
SAYFA 207
Câsûsların eline geçen mektûblar umûm mudur, yoksa bir kısmı mıdır? Getiren adam da kimdir, nasıl haber almışlar? diye merâk ettim. Fakat bu hâdise hayırdır. O adam da müteessir olmasın
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ eden ve duâlarını isteyen
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[75]
Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne,
Zâtınızı tanımadan bir def‘a gördüğüm vakit insaflı ve adâletli gördüğümden, herkesten evvel, alâkadâr olduğum bir hakîkati size beyân ediyorum. O hakîkati alâkadâr makamâta vazîfeniz i‘tibâriyle bildirmeyi size bırakıyorum. O hakîkat da şudur:
Benim şimdiki vaz‘iyetim, târihçe emsâli yoktur. Her şeyden tecrîd-i mutlak içinde, herkesten hatta câmi‘deki cemâat adamlarından ve temastan memnû‘ olduğum hâlde; ihtiyârlık, hastalık, yoksulluk içinde birden kalbime geldi ki: Mâdem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saâdetine hizmet etmek benim için farzdır. Maddî cihette elimden hiç bir şey gelmiyor. Yalnız Kur’ân’dan anladığım ve kaleme aldığım Meyve Risâlesi ile Hüccetü’l-Baliğa’yı yeni hurûfla tab‘etmek için bazı kardeşlerime izin verdim. O iki risâle iki seneye yakın alâkadâr Ankara
SAYFA 208
makamâtı ve ehl-i vukūfu, hem Denizli Mahkemesi tedkîkten sonra mûcib-i mes’ûliyet hiç bir şey bulmayarak bize resmen teslîm ettiler. Hem cevâb gönderdim ki, sansüre ve büyük muharrirlere göstersinler, sonra tab‘etsinler. Hem tab‘tan sonra resmen hükûmetin on iki makamâtına vermek bir usûldür. Sonra da İhlâs Risâlesi ile İktisâd Risâlesi’ni de o iki risâlenin âhirine ilhâk edip yeni hurûfla tab‘edilsin. Kat‘iyen size beyân ediyorum ki benim maksadım, bunun tab‘ında, bu mübârek milleti ve vatanı ma‘nevî ve maddî anarşilikten muhâfaza etmek ve âsâyiş ve inzibâta ma‘nevî yardım etmek ve anarşiliği uyandıran hâricî bir cereyânın istîlâsına ma‘nevî set çekmek ve Âlem-i İslâm’ın bize karşı i‘tirâz ve ittihâmını izâleye ve eski muhabbet ve uhuvvetini celbetmeye çalışmaktır. Fakat maatteessüf ben dünya ile alâkadâr olmadığımdan ve ehl-i idâre ile de görüşmediğimden ve dünya hâlini de bilmediğimden ve kanunsuz ilişmek belâsına ma‘rûz kaldığımdan, eskiden beri perde altında bana husûmet eden bazı insanlar, fırsat bulup zâbıtayı, ya adliyeyi evhâmlandırıyor.
Ezcümle: Acîb bir tesâdüfle işittim ki, dört risâlem ile bu iki sene zarfında yazdığım mektûbların sûretini taharrî me’mûrları şimendiferde tutmuşlar. O risâlelerin ikisi, İhlâstır. Gerçi bir derece mahremdir, fakat mahkeme, hem Ankara ehl-i vukūfu tedkîkten sonra zararsız görmüşler ki, bize iâde ettiler.
SAYFA 209
Hem sansüre ve büyük muharrirlere göstermek için İstanbul’a gönderilmiş İktisâd ise, bu zamanda herkese lâzımdır. On sekizinci Lem‘a olan Kerâmet-i Aleviye ise, yanlışlıkla onlara, beraber gönderilmiş. Değil o risâleyi tab‘etmek, belki en mahrem kardeşlerime de ancak okumasına izin veriyorum. Hem o, dünyaya bakmıyor. Hem ehl-i vukūf ve mahkeme, tedkîk etmiş, iâde etmişler.
Hem on sene evvel Eskişehir Hapishânesi’nde çok sıkıntılı bir zamanımda ve teselliye çok muhtâç olduğum bir zamanda bir müjde-i mânevî kalbime geldi, ben de kaleme aldım. Ammâ benim bu iki sene, belki dört beş senede yazdığım mektûbların sûretleri, değil o risâleler ile beraber tab‘ ve neşretmek, belki mahrem bir iki dostumun arzusu ile okumasını merâk edip beraber gönderilmiş. Bu mektûbları kendim yazdığımın sebebi, benim yüzümden hapiste sıkıntı çekenlere bir teselli, bir musâhabe ve bu vatan ve millete dünya ve âhiretlerine yirmi seneden beri büyük menfaatı görülen Risâle-i Nûr hakkında bir müdâvele-i efkâr etmek içindir. Hem zâtınıza, hem Ankara makamâtına yazdığım bazı hasbihâller, belki içinde bulunmuş. İşte bu mâhiyetteki risâleler ve mektûblar, taharrî me’mûrları tarafından alınmış, belki de size gelmiş veya gelecek ihtimâliyle size bu hakîkati beyân ediyorum. Benim şimdi pek ağır beş altı cihetteki sıkıntılarıma evhâm yüzünden kanunsuz bana iliştirmeye meydan vermemenizi, sizin vazîfeperverliğinizden ve ciddiyetinizden ümîd ediyorum.
Emirdağı’nda bir tecrîd-i mutlakta Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 210
(İstanbul’da hâdiseyi gören Risâle-i Nûr talebelerinin mektûbundan bir parçadır.)
[76]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşlerimiz,
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ dün, nûr’un ma‘nevî bir fütûhâtı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr-ü mutlakı dünyaya, husûsen Âlem-i İslâm’a yerleştirmek isteyen bir cem‘iyet ve onun nâşir-i efkârı ve tervîc-i âmâli olan bir iki gazete matbaası ve kütübhânesi darmadağın edilerek, dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteblilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. Kahrolsun komünistlik diye bedduâlar edildi. Bu cem‘iyetin binler lira maddî, milyonlar lira da ma‘nevî zararı oldu. Ve üzülen bizlere, kalbimiz ve rûhumuzla çok alâkadâr bir şahs-ı ma‘nevî:
Ey Nûrcular Şimdi maddî imkân hâsıl olmuyor diye üzülmeyiniz. Nûr’un fütûhâtı geniş bir sâhada devam ediyor. Küllî bir muvaffakiyet hâsıl oluyor. Vesâire vesâire diye bağırdı. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.
Risâle-i Nûr’un Kahraman şâkirdlerindden
Tâhirî, Mustafâ Usman, Salâhaddîn
SAYFA 211
Benimde kanâatim bu tab‘ işi geri kalmak çok maslahatlı olmasından, Risâle-i Nûr’a himâyetkârâne bir ikrâm-ı İlâhî ve bir inâyet-i Rabbâniyedir ki, AfyonKütahya ortasında kanunsuz, sebepsiz hafiyelerin ihlâs, iktisâd gibi herkese menfaâtli ve lâzım risâleleri evrâk-ı muzırra gibi müsâdere edip alıp bize bir küçük tokat vurmakla Afyon’a getirmeleri, İstanbul’daki tab‘ mes’elesine müşkülât yapmalarına karşı İstanbul hâdisesiyle o zulmün on derece fevkinde tokat yüzlerine vuruldu. İntikāmımız alındı.
S Nûrsî
[77]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Size ma‘nîdâr ve acîb ve Risâle-i Nûr talebeleriyle ve Risâle-i Nûr ve Âyetü’l-Kübrâ’nın kerâmetiyle ve ehl-i dünyânın bana ilişmek niyetleriyle alâkadâr, karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dâirelerinden birisi, hiç bir şey kurtulmayarak, hiç görmediğimiz acîb bir parlamakla gecenin en soğuk bir vaktinde üç sâat cehennem gibi yandığı hâlde; tam bitişiğinde, Risâle-i Nûr’un çalışkanlarından bir talebesi ve yine iki kardeşinin ve Ma‘sûm Ceylan’ın sermâyelerinin kısm-ı a‘zamı içinde bulunan büyük
SAYFA 212
mağazaları, o yangın yeri ile iki küçük dükkân fâsıla ile o dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken bîçâre Ceylan ağlayarak yanıma geldi, dedi: Biz yanıyoruz, mahvolduk Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyetü’l-Kübrâ’nın bir kısım matbû‘ nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Ben de Risâle-i Nûr’u ve Âyetü’l-Kübrâ’yı şefâatçi yapıp: Yâ Rabbî kurtar Üç sâat o dehşetli yangın hücûmunda bütün o büyük dâireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risâle-i Nûr’un ve Âyetü’l-Kübrâ’nın hıfzında olan mağazaya kat‘iyen ilişmedi. Ve altındaki şâkirdin dükkânı da müstesnâ olarak sağlam kaldı. Yalnız ahâli camlarını kırdılar. Eğer ahâli ilişmeseydi, eşyâlarını almasaydılar, hiç bir zarar olmayacaktı.
İşte Isparta halıhânesinin yangını ile, Risâle-i Nûr’un derslerine köşklerini tahsîs eden zâtların o dehşetli yangınla bitişik iki kardeşinin iki hânesinin kurtulması, Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olduğu gibi; Kastamonu’da aynen bu Emirdağı gibi, orada karşımdaki dehşetli bir yangının ittisâlinde Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Hâfız Ahmed’in evi hârika bir sûrette kurtulması ve hemşîresinin üçüncü kat yangın içinde hârika bir tarzda, hem elmas ve altın mücevherâtını, hem canını Risâle-i Nûr’un bereketiyle kurtarması misillü; burada da bu yangında,
SAYFA 213
Risâle-i Nûr’un çalışkan talebelerinden ve çalışkan hânedânından üç kardeş olarak dört zâtın o dehşetli yangından kurtulması, Risâle-i Nûr’un ve Âyetü’l-Kübrâ’nın bir kerâmeti olduğunu hem benim, hem onların, hem sâir kardeşlerimizin kat‘î kanâatimiz geldi. Burada eksik olmayan az bir rüzgâr esseydi, o çarşı dükkânlarının ekserîsini yandırabilirdi. Hatta Âyetü’l-Kübrâ mağazasından onon beş dükkân, tâ uzakta eşyâlarını çıkarıp kaçırdılar.
Bazı emârelerle, Sandıklı’da, hem Afyon, Kütahya ortasında, Risâle-i Nûr’u ve yeni mektûbları elde etmeleriyle bana karşı bir ilişmek emâreleri göründü. O iki hâdisede, İstanbul hâdiseleriyle tokat yediler. Bu def‘a, niyetlerinde bana ilişmek cezâsı olarak bu tokat geldi. İnşâallâh o niyetten onları vazgeçirdi ve korkutup susturdu.
Kardeşlerim Sizin zekâvetiniz ve tedbîriniz, benim tesânüdünüz hakkında nasîhatime ihtiyâç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin tesânüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında sû’-i zan verdiriyorlar, tâ birbirini ithâm etsin. Belki filan talebe bize câsûsluk ediyor, der; tâ bir inşikāk düşsün. Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenâlığa karşı iyilikle mukābele ediniz. Fakat çok ihtiyât ediniz, sır vermeyiniz. Zâten sırrımız yok, fakat vehhâmlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor,
SAYFA 214
ıslâhına çalışınız, perdeyi yırtmayınız. Sizin, husûsen Isparta medresesindeki tesânüdünüz hem Risâle-i Nûr’u, hem şâkirdlerini, hem bu memleketin yüzünü ak etmiş. Ve her tarafta Risâle-i Nûr’a çalıştıran ehemmiyetli bir sebeb, tesânüdünüzdür ve şevk ve gayretinizdir. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebediyen râzı olsun. Cenâb-ı Hakk sizleri bu hizmet-i îmâniyede dâim ve muvaffak eylesin. Âmîn âmîn.
Umûm kardeşlerime tâife tâife, birer birer selâm ve duâ ve duâlarını ricâ ediyoruz.
Saîdü’n-Nûrsî
Yangın hakkında Üstâdımızın yazdığı hakîkate kat‘î kanâatımız geldi, gözümüzle gördük
Osmân, Mehmed, Hasan, Ceylan ve yardım eden İbrâhîm
[78]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim,
Senin mektûblarını iyi gördüm. Fakat şimdiki gazeteciler ve baştakiler, bu hakîkatleri tam takdîr edemiyorlar. Hem Risâle-i Nûr yalvarmaz, onlar yalvarmalı ve aramalı. Ve kıymetini takdîr edip müşteri olduktan sonra onların yardımını kabûl eder.