EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

254

[89]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Mübârek Vârislerim ve Emîn Vekîllerim,

Evvelen: Size kat‘iyen haber veriyorum ki, hakkımızda ve Risâle-i Nûr hizmetinde, inâyet-i Rabbâniye ve tevfîkat-ı Samedânîye devam ediyor. Zâhiren çirkin perdeler altında, gāyet güzel netîceler var. Bir zararımıza bedel, yüz menfaat bizlere ihsân ediliyor. Onun için geçici, muvakkat sıkıntılara ve sarsıntılara ehemmiyet vermemek lâzımdır.

Sâniyen: Mümkün olduğu kadar Asâ-yı Mûsâ mecmûasını yazmakta fütûr ve tevakkuf verilmesin. O kudsî birinci vazîfenin pek çok ehemmiyeti var. بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ onun hakkında İmâm-ı Alî radiyallâhu anh demiş. Size iki Alî’nin on dört parça mübârek risâlelerini tashîh edip posta ile gönderdim. Burada hem beni, hem talebeleri şevk ile tam çalıştırdılar. Kastamonu’da imdâdıma geldikleri gibi, burada dahi o iki kahraman yine imdâdıma yetiştiler.

255

Sâlisen: Ben burada gerçi pek çok sıkılıyorum. Fakat sizlerin fütûrsuz çalışmanızı düşündükçe ve iştiyâkla beklediğim mülâyimâne ve tesellîkâr mektûblarınızı gördükçe, o sıkıntılar gider, bazen sevinçlere inkılâb ederler. Benim mektûblarımı yazan, şimdilik yanıma gerçi gelemiyor, fakat şahsî hizmetten başka, Risâle-i Nûr’a âit üç dört vazîfesi var. Onları mükemmel yapıyor. Hem benim husûsî işlerimi de kapıya gelip anlar, gider, onları da yapar.

Râbian: Sâir yerlerdeki kardeşlerimiz Asâ-yı Mûsâ yazmasına başlamışlar mı? Bu birinci vazîfeyi eskiden yapan ve yanında mevcûd bulunan zâtlar, bir cild içine alıp, ikinci vazîfe-i îmâniye olan mu‘cizâtları zeyilleriyle beraber tedârikine başlasınlar veyâhûd geri kalanlara yardım etsinler. Elden geldiği kadar güzel ve tashîhli yazılmalı.

Hâmisen: Âlimlerden sonra muallimler dahi risâleye ihtiyâçlarını hissetmeye başladıklarına çok emâreler var. Bir emâre budur:

İstanbul’da dînî konferansta okumak niyetiyle Âyetü’l-Kübrâ risâlesini istemeleridir. Umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

256

(90)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, Metîn, Mübârek Kardeşlerim,

İki Alî’nin bir kitabını sehven gönderemedim. Sonra gönderilecek. Hem Sikke-i Gaybî mecmûasında tashîhinde bir sehvimi ıslâh eden melfûf pusula ile Mustafâ Usman’ın bir mektûbunu gönderdim. Medâr-ı şükrândır ki, münâfıklar yalnız benimle uğraşıyorlar, Risâle-i Nûr yerinde beni sıkıyorlar. Ben de bütün zaafım ve aczim ile beraber kemâl-i sabır ve tahammül edip Allâh’a şükrederim. Sizin her hafta tatlı mektûblarınız benim sabır ve şükrümü çok takviye eder, ziyâdeleştirirler. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun ve dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn Âmîn Âmîn umûmunuza selâm

Saîdü'n Nûrsî

Melfûf pusulanın mündericâtı: Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’nin mukaddemesindeki اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا bahsinin üçüncü emârenin âhirinde bir kâtibin sehvi beni de sehve sevkedip acele baktım. Bu def‘a postaya verilen nüshanızı bu sûretle tashîh ediniz. İşte âhir satırdan evvel iki satırın sahîh sûreti budur: Yüz ح ح ح ب د otuz, dördüncü ی on beşالف bir ە ile beraber on âhirdeki tenvîn vakfen elif olduğu için yekûnu bin üç yüz.

257

Mustafâ Usman’ın mektûbudur.

[91]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Çok Azîz, Sıddîk, Kahraman ve Bahtiyar Emirdağlı Kardeşlerim,

Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş‘ir, mübârek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütufnâmelerini aldık. Her birerlerinize, husûsen bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civâr talebeleri nâmına büyük geçmiş olsun der ve bu vesîle ile dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda, umûm ehl-i îmân ve husûsen Nûrcular nâmına, o maddî yangında çocuk Ceylan’ın ağlamakla meded istemesi gibi, bir ma‘nevî Ceylan olarak, o büyük ve o çok müşfik Üstâda: Meded, biz yanıyoruz, mahvolduk diye niyâz eylerim. Bu Emirdağ yangınında, günün en çok nüfûzuna sâhib kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve ovaları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifâk ve şikāk ateşleri saçarak, kardeşine: Kardeşini öldür diye bağıran ve en nihâyette Âlem-i Hristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra Âlem-i İslâm mahallesine saran ve evimizin saçaklarına

258

kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm ve bu azîm yangında itfâiye vazîfesini üzerine alan Risâle-i Nûr’a ve Risâle-i Nûr’un günün en büyük mütfisi, en büyük tahassungâhı ve en büyük melce’i ve penâhî ve onun şahs-ı ma‘nevîsinin duâlarının bârgâh-ı Ehadiyette kabûl olduğuna sarîh bir işâret var. Ve âdetâ ona hücûm edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitâb ediyor:

Ey Fahr-i Âlem’in asm gösterdiği doğru yoldan şaşanlar Dünyanın fânî metâ‘larıyla gururlanıp taşanlar Ve ey dünyamıza zararı olur korkusuyla, Nûr-u Kur’ândan kaçanlar Sizler dünyanızın uçurumlara gittiği zannıyla, o bâkî ve tatlı sandığınız fânî ve hakîkatte çok acı lezzetlerinizin zevâl bulmak, şedîd ve elîm elem ve ızdırâblara tahavvül etmek üzere olduğunu tahmîn ederek ma‘nâsızca radyoların başına koşuyorsunuz. Bu koşmakta ve bu dedikoduları dinlemekte ne fâide var? Zevâl bulucu lehviyât ve lezâizle körleşmiş bakan gözleriniz, artık yeter, biraz hakîkati görsün. Sağırlaşmış duyan kulaklarınız, biraz hakîkati duysun ki, bu acîb ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, husûsen ehl-i îmânın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak günümüzün en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkîmâtı olan

259

Risâle-i Nûr’un nûrânî siperlerine ilticâ etmekle ve onun dâire-i kudsiyesine dehâlet etmekle kurtulacak ve îmânınızı kurtararak, i‘dâm-ı ebedî zannettiğiniz ölümü, bir hayât-ı bâkiyeye tebdîl edeceksiniz. Ve işte o nûrun mübârek tercümanının ve mübârek şahs-ı ma‘nevîsinin اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَیْنَا وَاَجِرْ طَلَبَةَ رَسَٓائِلِ النُّورِ وَوَالِدَیْهِمْ مِنَ النَّارِ ve emsâli duâlarının kabulüyle ve şefâatıyla ve hürmetine, benim dehşetli fakat cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şâkirdlerinin, hâdimlerinin ve risâlelerinin muhâfızı bulunan mağazaları nasıl âzâd olmuş, kurtulmuş ise, sizler de o mübârek şâkirdler gibi, o mübârek dâire-i kudsiyeye dehâlet ettiğinizde, dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlâd ü ıyâlinizin bir nevi‘ çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve her birerleriniz maddî ve ma‘nevî felâh ve saâdete nâil olacaksınız. Bakıp da görmeyen ve görüp de görmek istemediğinizden kapadığınız gözlerinizi açınız, görünüz. Ve azîm tehlikelerin çok yakın olduğunu ihsâs ve telâş ve ızdırâbınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayan dünya havâdislerini veren radyo başına değil, ayaklarınızdaki bütün dermân ve kuvvetinizle Risâle-i Nûr başına ve onun netîcesi emniyet ve selâmet ve saâdet olan nûrânî dâiresine koşunuz.

Bizlere de: Ey Nûrcular Allâh’ın sizlere ihsân ettiği ezelî lütfuna karşı secdeden başınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere

260

lütfunu hiç bir husûsta esirgemeyen Rabb-i Rahîm’e, gecenin bu mübârek saatlerinde kalkarak vazîfe-i şükrü edâ ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbâli düşünmek derdiyle akl-ı maâşı sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız. Nûrun kudsî kerâmât ve imdâdını müşâhede ediniz. Dünya fânîdir, binler sene yaşamak olsa, bâkî olan hayât-ı uhreviyenin yanında hiç ender hiç mesâbesindedir. Fakat fânî olmakla beraber, bâkî hayâtın bâkî meyvelerini verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübârek mezraaya en mübârek ve nûrânî ve verimli ve bereketli olan nûr tohumlarını ekiniz. Zîrâ eken biçer, atalarımızdan kalma mübârek bir sözdür.

Ey Nûrcular Sizin hakîkî vazîfeniz, dünyaya bakmak değildir. Farz-ı muhâl olarak dünyaya da bakılsa, bakınız ve görünüz ve zuhûru muhtemel dehşetli yangınlar sebebiyle ve o yüzden karşılaşmanız ihtimâli bulunan tehlikeler dolayısıyla kat‘iyen sarsılmayınız, fütûr getirmeyiniz. Çalışınız, çalışınız, çalışınız Ve kat‘iyen inanınız ki, nûrun şefâatı, nûrun duâsı, nûrun himmeti sizi kurtaracaktır. İşte bu da‘vânın şâhidi Emirdağlı Nûrcuların benim dehşetli ateşimden zararsız kurtulmalarıdır. Şimdiden umûmunuza müjdeler olsun.

Kardeşiniz Mustafâ Usman

261

[92]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ مِنْ رِسَالَةِ عَصَا مُوسٰی

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hizmet-i îmâniyede Azimkâr Arkadaşlarım,

Evvelâ: Birinci vazîfe-i nûriye İnşâallâh matbaanın pek çok fevkinde iş görecek. Hem şimdi de şâkirdlerine büyük sevâblar ve kuvvetli îmân ve îmânî hizmetler veriyor. Acaba bu vazîfe ileri gidiyor mu, yoksa bu kışın ağır şerâitiyle geri mi kalıyor?

İkinci vazîfe de, Onuncu Söz’ü zeyilleriyle beraber, iki mu‘cizât risâleleri ve zeyillerinin âhirinde bulunmak lâzımdır. Birinci vazîfesini bitirenler, yine mevcûdu varsa, bir cild içine almaya çalışsınlar; yoksa tedârik etsinler. Çünkü Âlem-i İslâm, şimdiki intibâhı ve vahdet-i İslâm’a çalışması, her hâlde Risâle-i Nûr gibi eserleri arayacak ve büyük dâirelerin geniş nazarlarına elbette büyük mecmûalar lâzımdır.

Sâniyen: Sizin bana ma‘nen yardımınız iki cihetle pek zâhir ve pek büyüktür.

Birincisi: Sizin fütûrsuz hizmet-i nûriyede çalışmanız, benim bütün musîbetlerimi ve sıkıntılarımı hiçe indiriyor, bilakis sürûrlara kalbediyor.

262

İkinci Cihet: Kat‘iyen biliniz ki, duânız onların ağır ve işkenceli zulümlerini, benim hakkımda inâyetkâr, maslahatdâr merhametlere çevirmesine sebeb olduğuna kat‘iyen şüphem kalmadı. Ezcümle:

Me’mûrları ve halkları benden ürkütmeleri, beni büyük hatâlardan ve tasannu‘lardan ve ihlâsa münâfî hâletlerden ve vaktimi zâyi‘ etmekten kurtarıp, kader-i İlâhînin hakkımda, zulm-ü beşerî içinde tam adâletini ve inâyetini gösterdi. Buna kıyâsen başıma ne gelse, altında bir rahmet var. Yalnız benim ile meşgūl olmaları için on dirhem zararım, Risâle-i Nûr’un on bin lirasını kurtarıyor. Onun için siz beni hiç merâk etmeyiniz. Hatta bazen damarlarıma dokunduracak tarzdaki ihânetlerine karşı bedduâ etmek isterken, onların yakında ölüm i‘dâmıyla kabr-i haps-i münferidde azâbları ve bu ihânetlerinin netîcesinde bana âit maslahatları ve hizmetimize menfaatleri düşündükçe, bedduâdan vazgeçiyorum.

Sâlisen: Her hafta bir iki mektûbunuz bana hem şifâ, hem medâr-ı teselli ve ma‘nevî bir sohbetle sizin ile görüşmeye vesîle olmasından, kemâl-i şevk ile postayı bekliyorum.

Umûmunuza birer birer selâm ve duâ

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

263

[93]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hakîkat yolunda Hakperest Arkadaşlarım,

Bu def‘a sizin beş altı mübârek mektûblarınıza yalnız bir tek müşevveş mektûbla cevâb vermemden gücenmeyiniz.

Evvelâ: Halîl İbrâhîm’in mektûbu, şahsıma verdiği fevkalâde meziyetler için kabûl etmemek mesleğimizce lâzım gelirken, iki ma‘nîdâr tevâfuku bana hem kendini kabûl ettirdi, hem Lâhika’ya girdi. Fakat şahsıma âit kısmını bazen tayyettim ve bazısının üstünde Risâle-i Nûr kelimesini yazdım, ibâredeki suâllerine cevâb oldu.

Birinci tevâfuk: Hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak için bir yüzbaşı bana karşı beş vecihle kanunsuz hakāret ve ihânet ettiği aynı zamanda, belki aynı saatte, yüz tane böyle yüzbaşıdan ehl-i hakîkat nazarında daha ehemmiyetli ve Risâle-i Nûr’un erkânından bir kardeşimiz, bu mektûbu, haddimden yüz derece ziyâde ihtirâm verip o gibi ihânetleri hiçe indirerek yazmış. Şâkirdlerin erkân-ı mühimmesinden dört zât, aynı hakîkate iştirâk etmişler. Ben de bu garîp tevâfukun hâtırı için, mesleğime muhâlif olan o mektûbu kabûl edip ta‘dîl ederek Lâhika’ya geçirdim müsveddeyi size gönderdim.

264

İkinci tevâfuk: Ben gece Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni yazanları düşündüm ve yeni mektûblarda o noktada bahis aradım. Bu ağır kışta ve ara sıra bana münâfıkların ilişmeleri, bunlara fütûr vermek ihtimâli var. Bu yazıcılara bir kamçı-yı teşvîk lâzım. Nasıl ki Hasan Feyzî ve Halîl İbrâhîm’in edîbâne iki ta‘rîf-nâmeleri çokları yazıya şevkle sevkettiler diye bir teşvîk vesîlesini aradım. Birden sabahta benim ölümümü mevzû‘ yapan ve şâkirdleri korkutan ve sa‘yde ve yazıda acele etmelerine medâr o mektûbu aldım, dedim: Halîl’in sadâkatı, kerâmet derecesine çıkmış.

Sâniyen: Feyzî ve Emîn’in mektûbu, benim çok endişelerimi izâle etti. Evet, bu iki kardeşimizin sadâkatları ve hizmetleri ve Risâle-i Nûr’a sahâbetlerinin çok ehemmiyeti var. Ve hapishânede dokuz ayda, dokuz sene kadar kıymetdâr hizmet eden Hilmî ve Sâdık ve İhsân ve Beş kardeş nâmında Risâle-i Nûr’a kalemiyle çok hizmet eden ihtiyâr Tahsîn gibi ve Feyzî ve Emîn’in mektûbunda işâret edilen umûm o civârda çok alâkadâr olduğum kardeşlerimin hizmet-i nûriyede devamları, beni sürûrla ağlattırdı. Fakat öz kardeşim Müftü Abdülmecîd, beni çok merâk ediyor. Görüşemediğim buranın müftüsünden, hâlimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzî ve Emîn’in üçüncüsü Abdülmecîd olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzûmlu mektûbları ona da göndersinler.

265

Hem benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Saîd’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Saîd’in dahi Hulûsî ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.

Hem benim hakkımda musîbet ve fenâ haberleri aldığı vakit, merhûm pederim Mîrzâ rahmetullahialeyh gibi olsun, merhûme vâlidem Nûriye rahmetullahialeyha gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayâtımda hakkımda acîb havâdisler peder ve vâlideme ihbâr ediliyordu. Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi gibi fenâ haberleri babam işittikçe keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi: Mâşâallâh, oğlum yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiş ki, herkes ondan bahsediyor. Vâlidem ise, onun sürûruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok def‘a gösteriyordu.

Sâlisen: Lütfî’nin sebâtkâr ve pek ciddî vârisi Abdullâh Çavuş’un ve İslâmköylü merhûm Hâfız Alî’nin şâkird ve vârislerinden Mustafâ’nın mektûblarını umûm nûr fabrikasının kahramanları hesabına kabûl ettim. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki, o köyleri de Sava ve Kuleönü gibi birer Medrese-i Nûriye hükmüne getirmiş.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

266

Halîl İbrâhîm’in mektûbunun sûretidir.

(94)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Muhterem Mübârek Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Mektûb-u âlîlerinde işâret-i gaybiyenin Altmışdörtte Risâle-i Nûr te’lîfçe tamam oluyor diye haber-i gaybîyeyi iki hâl tasdîk ediyor cümleleri bizleri ağlatmış ve mahzûn ve mükedder eylemiştir. Ve ciğerlerimizi dağlamaktadır. Zîrâ hayâtımızın hayatı ve canımızın bahâsı ve gönlümüzün safâsı ve gözümüzün nûru, kalbimizin sürûru, maddî ve ma‘nevî gıdâmızın ukde-i hayâtiyesi olan nûr denizin kaptan-ı eşref-i zamânın, bedîi ve Risâle-i Nûr’un müellif-i muhteremi biricik Üstâdımız efendimiz hazretleri acaba bizleri yetim mi bırakacak? Ve bu asr-ı zulmette parlayan şems-i tâbân seyrini mi değiştirecek? Ve yegâne kesb-i şeref-i fahrımız olan Üstâd-ı yektâmız dîde-i dünyâdan ufûlüyle bizleri mahzûn ve mükedder ve müteessir mi eyleyecek? Ve onun şefkat-i ma‘nevîyesinden mahrûm mu kalacağız? Gerçi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın menba‘ından fışkıran şelâle-i nûr ve sertâc-ı evliyâ olan Risâle-i Nûr nâm-ı mübeccelesi ve onun açtığı hidâyet yolu; ve İslâmiyet güneşi; ve insaniyet şuâ‘ı ve melekûtiyet deryası rûhlarımızı tenvîr

267

ve iskā ettiği âb-ı hayâtı kanımızda küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ ve hatta rûhumuz misüllü bütün eczâ-yı bedeniyemizde tahallül ve hatta aklımız, fikrimiz, şuûrumuz ve gözümüz, nûrumuz ve kalbî sürûrumuz ve bütün maddî ve ma‘nevî havâssımız olan nûr denizi ve cevher pazarı ve gevher deryası meydanda yanımızda ve elimizdedir.

Fakat başta Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ve onun muhtelif bâhirlerinde ve hâssaten فَمِنْهمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ ayât-ı beyânâtıyla sarâhat derecesinde işâret buyurduğu Mev‘ûd-u Peygamberî asm ve Sahâbet-i Haydarî ra ve Himâyet-i Gavsî ks ve Selef-i sâlihînden nice aktâb ve asfiyâ ve mümtâz evliyânın zuhûrundan haber verdikleri ve ta‘rîf ve tavsîfinden âciz ve nâkıs bulunduğum muhterem, muazzam ve mübârek ve muazzez, mübeccel Üstâdımız, efendimiz, nûrumuz, ziyâmız, sevgilimiz, mürşidimiz, güzelimiz, kaptan-ı deryâmız, ağabeyimiz, kardeşimiz, arkadaşımız, yoldaşımız, teselli-i hâtırımız, nâsırımız, muînimiz, şefîimiz, sebeb-i necâtımız, cevherimiz, gevherimiz, şukûfe-i baharımız, bülbülümüz, Zümrüd-ü Ankāmız, hümâ-yı devletimiz ve bu kadar ünsiyet ettiğimiz tâ makām-ı mahbûbiyetin şâhikalarına yükselen medâr-ı tesellimiz ve dürr-ü yektâmız, acaba senin firâkın bizleri deli dîvâne etmez mi? Senin gaybûbiyetine bizler nasıl tahammül edebiliriz? Aman aman Üstâdımız efendim Sen sağ ol, ben sana kurban olayım. Talebelerin dîde-i dünyâda gaybûbetine tahammülü yoktur. Senden daha çok istifâde ve istifâza bekliyorlar. Senin meşâmm-ı rûhumuz olan mektûb-u âlîlerin daha elimize gelmeden evvel bizleri Ya‘kūb-vârî اِنّٖی لَاَجِدُ رٖیحَ یُوسُفَ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç