
SAYFA 389
(Baba oğul Mehmed Çalışkan, Keçel Geylan’ın bir küçücük fıkralarıdır)
(132)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاٰنِ
Çok Azîz, çok Kıymetdâr, çok Mübârek, çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Evvelâ istifsâr-ı hâtırla mübârek el ve ayaklarınızdan öperiz. On dördüncü asrın emsâlsiz zulüm ve zulümâtına karşı çıkan Risâle-i Nûr ve siz sevgili Üstâdımız, bugün artık Lillâhi’l-hamd muvaffak olmuştur. Yirmi seneden beri Hurûf-u Kur’âniyenin sönmesi için vurulan darbeler tamâmen akîm kalmıştır. Bugün artık nûrunuz sâyesinde, tekrar Kur’ân okumak için mahallelerde kadınlar ve erkekler tarafından okutulmaya başlamış, bir çok kadın erkek, genç ihtiyâr, çoluk çocuk vardır. Fakat bununla beraber yüreklerimizi yakan birşey varsa, o da siz sevgili Üstâdımızın dâr-ı bekāya bizleri bu zulmetli dünyada bırakıp da gitmeniz olacaktır. Yine kalplerimiz ağlayarak Hasan Feyzî ağabeyimizin söylediği şu mısrâ‘ları tekrârlıyoruz çekilip nûr-u hidâyet yine zindan olacak, yine firkat, yine hasret, yine hüsrân olacak bu mısrâ‘ın ma‘nâsını düşündük.
SAYFA 390
Âhirzamanın bir Rahmeten-li’l-âlemîni olan Risâle-i Nûr’un müellifi siz sevgili Üstâdımız dâr-ı bekāya teşrîf ettikten ve nûr güneşi çekildikten sonra, biz gibi körler nasıl yolumuzu göreceğiz diye hâtırıma geldi. Fakat yine Hasan Feyzî Efendi kardeşimizin cesed ve beden kınından çıkan rûh kılıncı bütün kuvvetiyle fa‘âliyete geçecektir cümleleri bizi biraz teselli edebildi. Mübârek Üstâdımız efendimiz, yine kalbimiz ağlıyor. Nûr çekildikten sonra ne olur bizim hâlimiz diye hazînâne düşünüyoruz. Bu husûsta duâlarınızı çok ricâ eder. Ve duâ defterinden silinmememizi yüksek şefkatinizden yalvarırız. Ve yine hizmet-i mübârekenize Ceylan’ın gitmesi için lâzım gelen ma‘nevî işlerin görülmesini dileriz.
Çok kusûrlu ve âciz ve günâhkâr talebeleriniz Mehmed Çalışkan, Keçel Geylan Ceylan
Lâhikaya geçsin 133
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek Muhterem Üstâdım,
Âh, mübârek Üstâdım, Emirdağı’nda iki cihân serveri Resûl-ü Ekrem’in bir vârisiyle ve Kur’ân-ı Azîm’in muazzez nûruyla karşılaştığıma halk edici Rahmân’a hesabsız şükürler olsun. Yalnız lâyık olan hürmeti îfâ edemediğimizden affımızı dilenirken,
SAYFA 391
bütün arkadaşlar da birlikte bu uğurda canlarımızı kurban etmeye hazırız. Geçende rüyada doğacak çocuğun adını Saîd konmasını emretmişsiniz, müsâadeniz var mı? Sûikaste cür’et gösteren gürûh-u nâriyenin Allâh her birisinin belâsını versin. Zehirin dâhil-i beden olduğunu hissedince âcizin bildiği tedbîr, bir okkaya yakın tuzlu ılık su; veya beş on aded yumurta akı içmeli, kustursun. Arkasından yani kayettikten sonra, müshil için Hint yağı almalı. Gerçi panzehiriniz Mâşâallâh, Bârekallâh, bunlara ihtiyâç bırakmıyor.
Yakından bütün hizmetinizi yapmaya ve el ve ayaklarınızı hürmetle öpmeye meftûn duânıza müştâk ve muhtâç âciz zavâllı talebeniz Emirdağlı Hayrî
(134)
Lâhikaya girsin
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Üstâdım,
Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki, her yerde nasıl ki Risâle-i Nûr kerâmetini göstermiş ise, burada da büyük bir câmi‘in hem hatîbi, hem de imamı olan Hâfız Mehmed, iki seneden beri herhangi bir işte ve yazıda eli titriyordu. Risâle-i Nûr’u yazmasıyla elinin titremesi derhâl durmuş. Evimize geldi. Ve bizi
SAYFA 392
müjdeledi. Ve bir de Mollâ Fethullâh kardeşimizin yazmış olduğu İhlâs risâlelerinden birisini siz Üstâdımıza takdîm ediyoruz. Kabûlünü ricâ ederiz.
Ilgın’da genç birisi eski yazı ile hiç alâkası yok, yalnız ibtidâî tahsîli görmüş. Mehmed Abdulmetîn isminde sizinle bir sefer evvelce görüşmüş olan Nebî isminde bir kardeşimiz, o genci bize getirdi. Birinci olarak bu iki kardeşlere yalnız Risâle-i Nûr’dan Siracü’l-Gāfilîn’i verdik. Bu genç Abdülmetîn ismindeki kardeşimiz, Siracü’l-Gāfilîn’den yeni hurûfla birkaç nüsha yazarak ve onun feyzinden doğan birkaç satırlık şiirini beraber siz Üstâdımıza gönderilmesi için bize göndermiş. Biz de bunu siz büyük Üstâdımıza gönderiyoruz. Abdulmetîn’in Gençlik Rehberi hakkındaki şiirini buraya yazıyoruz.
1
Sensin bize bu fânîde doğru yolu gösteren
Sensin bütün gençlere o ilhâmı veren
Seni okuyan kimsenin kalbine girer kerem
Sen şifâsın derdlere ey Sirâcü’l-Gāfilîn.
2
Cehâletten ayrılmak onu okumak demektir
Okudukça okumak ayrı bir zevk demektir
Seni okuyan kimse eğri yoldan çevrilir
Doğru yolun önderi ey Sirâcü’l-Gāfilîn.
SAYFA 393
3
Seni yazan ellerin ben de olsam türâbı
Görsem bir kez cemâlin şu fânîden geçmeden
Rabbim nasip eylesin şu kısa bir zamanda
Sensin bize yardımcı ey Sirâcü’l-Gāfilîn.
4
Ebedî dünyasını mes‘ûd eder okuyan
Bîçâredir ne yazık okuyup da tutmayan
Gāfilliğin sonu gelmez gireceğiz hep yere
Al ilhâmı Kur’ân’dan gelmesin cismin yere.
5
Kulun Mehmed derdini ancak böyle söyledi
Derdlerine şifâlar senden taleb eyledi
Gamı gitmez bu fânîde hiç kimsenin bir zaman
Ebedîde rahmet eyle yoksa hâlimiz yaman.
Çok muhterem huzûra Siracü’l-Gāfilîn’den aldığım ilhâm üzere âcizâne yazdığım birkaç beytin kabûlünü ricâ eder, ellerinizden hürmetle öperim efendim.
Duânıza muhtâc kardeşiniz Mehmed Abdulmetîn
SAYFA 394
(135)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Mübârek Üstâdım Efendim,
Bendeniz âciz, burada Risâle-i Nûr’un Çalışkanları ağabeylerimin meziyetleriyle iftihâr etmekteyim. Cenâb-ı Hakk sizin ve Risâle-i Nûr’un hürmetine bu husûsta maksadıma muvaffak eyler İnşâallâh. Benim nûra karşı hadsiz ebedî hürmetimi îzâh etmeye liyâkatim olmadığı için, çok hatâlarım uzun yazmaktan vazgeçirdi. Çalışkanların nûrun hürmetine asker olmaklığımla beraber, kısmen âcizâne Risâle-i Nûr vazîfemi elimden geldiği kadar îfâ etmeye çalışan çok kusûrlu bîçâre âciz talebeniz binler selâm ve binler hürmetlerimi sunar, mübârek el ve ayaklarınızdan öperim efendim hazretleri
Günâhkâr âciz talebeniz Mehmed Eşref
(136)
Lâhika’ya girsin
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Medâr-ı hayrettir ki, ben bugün niyet ettim ki, Zekâî’yi soracağım ne hâldedir diye, Husrev’e yazacaktım. Birden onun bu fıkrası elime verildi. Niyetim cevâbını aldı.
SAYFA 395
Azîz Üstâdıma;
1
Sabî iken âşikârdı hak yolunun râhîsi
Olacakmış en sonunda nûr-u âsârın dâhîsi
Öpmüş alnından rüyada hak dininin bânîsi
Bu sırdan hasımdı ona zındıkların âdîsi.
2
Tâ ezelden ufuklara, semâlara, a‘lâya
Âşık idin sürüklendin menfâlara, hücrâya
Hikmet-i Hakk zindanlara Hakk emrini îfâya
Girmiş idin sandı hasmın mahkûm olur i‘dâma.
3
Her çileye şükredip, hem cefâlara katlanan
Her hasmına acıyarak yol gösterip ağlayan
Ehl-i îmân yarasına tiryâkları bağlayan
Sendin Üstâd hem hayatı fânîlere satmayan.
4
Emr-i Hakk’ı lâyıkıyla bilâ-pervâ yazdın sen
Hak yolunda kaleminle mezârını kazdın sen
Gam-ı cihânî içinde iken bize nûrlar saçtın sen
Binler îmân ehlinin de duâsını aldın sen.
SAYFA 396
5
Fânî dedin, geçer dedin, mihnetleri zevk ettin
Zâlim zındık hepsi sana zulmetti de şükrettin
Alçak eller on tecrübe zehirledi hazmettin
Cevşen-i behâ iksîriyle te’sîrini def‘ettin.
6
Lâkin şimdi şu son günler, şu acılı zamanda
İftihârla vazîfe son, işin bitti ma‘nâda
Bir vasiyetnâmenizle karşılaştık bir anda
Hazân oldu bir cihân alevlendi bu canda.
7
Şâkirdlerin rûhu hasta bu acılı haberden
Yaş yerine kan akıtıyor gözlerinden kederden
Zekâî’nin derdli başı bu cihân-ı elemden
Sana bedel kurban gitsin söz al Üstâd ecelden.
8
Her risâlen bir üstâddır, Üstâd olur nûr-u sözler
Gavs-ı a‘zam, İmâm-ı Alî, seni gözünde gözler
Her şâkird ve ehl-i îmân bunu kalbinden özler
Defterinde okunsun bu îmân veren hak sözler.
9
Hasmın gönlüne düğüm, siz müsterih, biz ölgün
Vasiyetin hükmüne münkādız bizler her gün
SAYFA 397
Vazîfende kazandın ki âşikâr oldu bugün
Hakk’tan da umarız ecelden en şânlı bir düğün.
10
Dûr olmamak dünya gibi ukbâda dileğimiz
Bizi gönder, bizi gözet, günâhkâr her birimiz
Âşikârken nihân olmak zâhirî elemimiz
Bizi bekle azîz Üstâd, bîçâredir hepimiz.
11
Her an günâhkâr Zekâî her an emrine münkād
Ölüme müştâk olduk irşâdınla azîz Üstâd.
Risâle-i Nûr’un kusûrlu hâdimi Zekâî
[137]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ مِنَ الرَّسَٓائِلِ النُّورِیَّةِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ اٰمٖینَ
Azîz, Sıddîk, Fa‘âl Kardeşlerim, bu Dehşetli asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim,
Sizin fevkalâde sa‘y ve gayretiniz, Isparta ve civârını bir geniş Medresetü’z-Zehrâ’ya ve bir Câmiü’l-Ezher’e çevirdiğine bir delîl de, bu defʻa matbaacıları da hayrette
SAYFA 398
bırakan yazdıklarınız, Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’ndan yirmiden ziyâde mükemmel tevâfuklu nüshalarını bu yarım ümmî kardeşinize göndermenizdir. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizlere ve yazanlara ve yardım edenlere her bir harfine mukābil bin rahmet eylesin. Ve binler meyve-i cennet ihsân etsin. Ve yüzer hasenât defter-i a‘mâlinizde yazdırsın. Âmîn Âmîn Âmîn
Ben onlara baktım, kalbime geldi ki: Bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtları yok mu?
Birden ihtâr edildi ki: Onlar bu mecmûayı yazmakla, feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders-i îmânîyi en evvel kendi kendine tâm okuyorlar, ma‘nevî bir hazîne kazanıyorlar. Hem onların nüshaları, pek çokların îmânlarını kurtaracaklar veya îmâna gelecekler. Bir hadîste vardır ki: Bir tek adam seninle îmâna gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır. Hem onlar bu mübârek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyet’in büyük mücâhid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbâl, onları ve Nûrcuları çok alkışlayacak.
Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nın başında, bu gelen ve çizgi ile işâret edilen fıkra yazılsa münâsibdir. İsteyen, bu mektûbun başındaki kısmını da beraber yazabilir.
SAYFA 399
İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Celcelûtiye'sinde pek kuvvetli ve sarâhata yakın bir tarzda Risâle-i Nûr’dan ve ehemmiyetli risâlelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmi Sekizinci Lem‘a ile Sekizinci Şuâ‘ tâm isbat etmişler.
İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’un en son risâlesini Celcelûtiye’de وَبِاسْمِ عَصَا مُوسٰی بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir iki sene evvel Âyetü’l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi altmışdörtte te’lîfçe Risâle-i Nûr’un tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsâ as gibi ışık verecek, sihirleri ibtâl edecek bir risâleden haber vermesi;
Ve bu mecmûanın Meyve kısmı bir müdâfaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; Hüccetler kısmı da, nûrlara karşı cephe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukūfunu teslîme ve tahsîne mecbûr etmesi; ve istikbâlde zulmetleri dağıtacağına çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâmın bir taşta on iki çeşme akıtmasına ve on bir mu‘cizeye medâr olmasına mukābil ve müşâbih, bu son mecmûa dahi, Meyve on bir mes’ele-i nûraniyesi ve Huccetullâhi’l-Bâliğa kısmı on bir hüccet-i kātıası bulunması cihetinde bize kanâat verdi ki, İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu Asâ-yı Mûsâ ismindeki mecmûaya bakar ve ondan tahsînkârâne haber verir.
SAYFA 400
Sâlisen: Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabrî’nin bu defʻaki mersiyesini Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve nûrların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafâ’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ‘ı ve bana bir mektûb yazan tâm mübârek, ma‘sûm mahdûmu, burada ma‘sûmlar içinde nûrlara bir iştiyâk uyandıracak. Onun nâmı Saîd Nurî olmalı. Nûrsî köydür, ma‘nâsız olur. س olmasın, yalnız ی olsun; tâ nûrlara alâkasını göstersin. Daha çok şeyler yazacaktım, fakat başımda çok vazîfeler ve işler bulunmasından kısa kesmeye mecbûr oldum. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(138)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا
Üstâd-ı Celîlü’l-Kadrim Efendim Hazretleri,
Her ân ve zaman müştâk ve mütehassir bulunduğum dest-i mübârek ve dâmen-i pâklerini tekrar tekrar öperim. İki aydan beri etrafımı dinliyorum. Ve gördüm ki, vasiyetnâmeniz
SAYFA 401
hem Risâle-i Nûr şâkirdlerini, daha doğrusu bu memlekette umûm kulûb-u mü’minîn ve muvahhidîni dâğdâr etmiş, telâşa düşürmüş. Ve arîz-i amîk düşündürmüş olduğunu gördüm ve bildim. Bilhassa bu hakîr-i pür-kusûr, nâme-i mezkûreyi ilk görüş ve okuyuşumda ânî ve serâpâ bir sıcaklık ve müdhiş bir me’yûsiyet ve muhît bir hüzün içinde boğuluyordum. Bir müddet sonra rahmet-i İlâhiye ile o hüzün ve teessür bulutu azar azar başımdan sıyrıldı. Hissettim ki: Sûre-i Kevser’in ma‘nevî kevserinden bir katrecik rûh ve dimağıma verilmiş. O mübârek Sûre-i Kevser, alâ kadri’t-tâka inkişâfa başladı. Ve kalb-i hakîrâneme ma‘nen dendi: Nebiyy-i Zîşân Aleyhi’s-Salavâtü’r-Rahman Efendimiz Hazretleri de dîvân-ı Sübhâniye; kemâl-i hâhiş ve sürûr ile irtihâl buyurdular.
Ve hâkezâ, Enbiyâ-yı sâire ve evliyâ, asfiyâ ve etkiyânın en mühim gāye ve hedefleri âlem-i bekā olduğu bedîhî iken, kim ister ki, ahbâb ve yârânından geri kalsın? Hulâsa, Sultân-ı Enbiyâ Aleyhisselâtü Vesselâm’ın haklarında revâ gördükleri tefevvühâttan birisi ki, o kâfir, müşrik, münâfıklar اَبْتَرْ ta‘bîr-i gayr-ı lâyıkını atıf ve sarfettiler. Hâlbuki zerre kadar şuûr ve insafı olan derk eder ki, O Rahmeten-li’l-âlemîn’in her asırda ve her günde ve her anda ârâmsız temâdî ve teselsül edegelen şerîat-ı garrâ-yı Ahmediyesi asm ve 350 milyondan ziyâde tâbi‘ ve müntesibînlerinin on dört asır ve ilâ yevmi’l-kıyâme devam ve devri i‘lâm ve i‘lân ve isbat ediyor ki:
SAYFA 402
Ebter ancak o kâfirler ve münâfıklardır. Çünkü o ebterler, mezar denilen hazîre-i nîrâna sukūttan sonra bednâmlarından mâadâ, dünyada hiç bir zikr-i cemîle mazhar olamamışlar. Ancak Firavun, Nemrûd, Ebû Cehil vesâire aleyhim’ül-la‘ne gibi en mezmûm ve müteneffir sıfatlarıyla kendilerini kemâl-i nefretle andırmaya sebebiyet vermişler. Binâenaleyh nûrlar külliyâtı şiddetli ihtiyâç ânında zuhûr edip İnşâallâh ebede kadar asırları, âlemleri tenvîr ve teşrîf ettiği ve edeceği için, bu gibi mâbihi’l-iftihâr-ı yektâ âlem-i bekā sermâye-i feyyâzını Kur’ân-ı Kerîm’in nihâyetsiz hakāik ve gavâmizine atşân ve kemâl-i şevk ile muntazır bulunan ehl-i îmâna tefvîz ve tevdî‘ ve ehemm-i umûr ve vezâif-i bihakkın îfâ ile ölmüş kalpleri nûr-u îmânla ihyâ eden her zaman mevcûd ve berhayâttır. Nesli de hem kesretli, hem de ebede kadar dâim ve lâyezâldir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ تَعَالٰی هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّنَا
Hem irtihâlin şartı, vazîfe-i kudsiyenin tekemmül ve nihâyet bulmasına menût değil midir? Hâlbuki Mektûbâttan, Lem‘alardan henüz kaleme alınmayan mevzû‘lar var. Bilhassa Yirmi Beşinci Mektûb ki, lâakal üç senelik bir mevzû‘ değil midir? Eğer ilk niyet ve talebimizi Cenâb-ı Hakk müyesser ve muvaffak kılsa, umûm Kur’ân’ın tefsîri, ednâ otuz senelik vazîfe önümüzde beklemiyor mu? Hem Allâmü’l-guyûb olan Halık-ı Ekrem, zaman içinde zaman halk etmesi cihetiyle üç seneye otuz üç senelik meyve ve sümbüller vermesi, şe’n-i Kudretullâh’tan olduğuna şüphe var mı?