EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 14

41

aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risâle-i Nûr’un serbestiyeti cüz’î olmasından, rahmet dahi cüz’î olarak kaldı. İnşâallâh yakında benim de risâlelerim iâde edilecek. O vakit tâm serbest olacak ve intişârı küllîleşecek. Ve rahmet dahi tâm olacak. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

[14]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

[Hem ma‘nevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecbûriyet tahtında bir cevâbdır.]

Suâl: Neden ne dâhilde, ne hâriçte bulunan cereyânlara ve bilhassa siyâsetli cemâatlere hiç bir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyânlara temastan men‘ediyorsun? Hâlbuki, eğer temas etsen ve alâkadâr olsan, birden binler adam Risâle-i Nûr dâiresine girip, parlak hakîkatlerini neşredeceklerdi. Hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın.

42

Elcevab: Bu alâkasızlık ve ictinâbın en ehemmiyetli sebebi, mesleğimizin esası olan ihlâs bizi men‘ediyor. Çünkü bu gaflet zamanında, husûsen tarafgîrâne mefkûreler sâhibi, her şeyi kendi mesleğine âlet ederek, hatta dinini ve uhrevî harekâtını da o dünyevî mesleğe bir nevi‘ âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki hakāik-i îmâniye ve hizmet-i nûriye-i kudsiye, kâinâtta hiç bir şeye âlet olamaz. Rızâ-yı İlâhî’den başka bir gāyesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyânların tarafgîrâne çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlâsı muhâfaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkilleşmiş. En iyi çâre, cereyânların kuvveti yerine, inâyet ve tevfîk-i İlâhî’ye dayanmaktır.

İçtinâbımızın çok sebeblerinden bir sebebi de, Risâle-i Nûr’un dört esasından birisi olan Şefkat etmek, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsıyla, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz, cezâya müstehak olmaz olan düstûr-u irâde-i İlâhiyeye karşı, bu zamanda اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedîd bir zulüm ile mukābele eder. Tarafgîrlik hissiyle, bir cânînin hatâsıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftârlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir ma‘sûmun hakkı, yüz cânî için fedâ edilmez. Onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaz‘iyet, yüz ma‘sûmu birkaç cânî için zararlara sokar.

43

Meselâ hatâlı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyâr vâlide ve pederi ve ma‘sûm çoluk çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgîrâne adâvet etmek, şefkatin esasına zıddır.

Müslümanlar içinde tarafgîrâne cereyânlar yüzünden, böyle ma‘sûmlar zulümden kurtulamıyorlar. Husûsen ihtilâle sebebiyet veren vaz‘iyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir. Cihâd-ı dînî de olsa, kâfirlerin çoluk çocuklarının vaz‘iyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir, Müslümanlar onları kendi mülküne dâhil edebilir. Fakat İslâm dâiresinde birisi dinsiz olsa, çoluk çocuğuna hiç bir cihetle temellük edilmez, hukūkuna müdâhale edilmez. Çünkü o ma‘sûmlar, İslâmiyet râbıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyet’le ve cemâat-ı İslâmiye ile bağlıdır. Fakat kâfirin çocukları, gerçi ehl-i necâttırlar; fakat hukūkta, hayâtta pederlerine tâbi‘ ve alâkadâr olmasından, cihâd darbesinde o ma‘sûmlar memlûk ve esîr olabilirler.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle-i Mi‘râcınızı tebrîk ederim. Merhûm Hacı İbrâhîm’in, Re’fet Bey gibi müteallikātlarına benim tarafımdan ta‘ziye edip deyiniz ki: O merhûm, Risâle-i Nûr talebeleri dâiresi içindedir. Dâimâ onlara olan duâlara mazhardır. Biz de husûsî ona duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz ve duânıza dâimâ muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

44

[15]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Bir suâle mecbûrî cevâbın tetimmesidir.)

Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maîşet meşgalesi hengâmı ve şühûr-u selâsenin çok sevâblı ibâdet vakti ve zemîn yüzündeki fırtınaların silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetiyle, gāyet kuvvetli bir metânet ve vazîfe-i nûriye-i kudsiyede bir sebât olmazsa, Risâle-i Nûr’un hizmeti zararına bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf başlar.

Azîz kardeşlerim, siz kat‘î biliniz ki, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin meşgūl oldukları vazîfe, rû-yu zemîndeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dünyevî merâk-âver mes’elelere bakıp, vazîfe-i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz. Meyve’nin Dördüncü Mes’elesini çok defʻa okuyunuz, kuvve-i ma‘neviyeniz kırılmasın.

Evet, ehl-i dünyânın bütün muazzam mes’eleleri, fânî hayâtta zâlimâne olan düstûr-u cidâl dâiresinde, gaddârâne, merhametsiz ve mukaddesât-ı dînîyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader-i İlâhî onların o cinâyetleri içinde, onlara bir ma‘nevî cehennem veriyor. Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin çalıştıkları ve vazîfedâr oldukları fânî hayâta bedel, bâkî hayâta

45

perde olan ölümü ve hayât-ı dünyeviyenin perestişkârlarına gāyet dehşetli ecel cellâdının, hayât-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i îmânın saâdet-i ebediyelerine birer vesîle olduğunu, iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmektedir. Şimdiye kadar o hakîkati göstermişiz.

Elhâsıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayâta karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nûr-u Kur’ân ile cidâldeyiz. Onların en büyük mes’elesi muvakkat olduğu için bizim mes’elemizin en küçüğüne bekāya baktığı için mukābil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes’elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar. Biz neden kudsî vazîfemizin zararına onların küçük mes’elelerini merâkla ta‘kîb ediyoruz?

Bu âyet لَا یَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَیْتُمْ ve usûl-i İslâmiyenin ehemmiyetli bir düstûru olan اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ yani, Başkasının dalâleti sizin hidâyetinize zarar etmez. Sizler lüzûmsuz onların dalâletleriyle meşgūl olmayasınız düstûrun ma‘nâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz

Mâdem bu âyet ve bu düstûr, bizi zarara bilerek râzı olanlara acımaktan ve dalâletleri îmânımıza zarar vermeyenlerle meşgūl olmaktan men‘ediyor. Biz de bütün kuvvetimiz ve merâkımızla vaktimizi kudsî vazîfemize hasretmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâya‘nî bilip,

46

vaktimizi zâyi‘ etmemeliyiz. Çünkü elimizde nûr var, topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nûr gösteririz. Vaz‘iyetimiz bir nevi‘ nûrânî müdâfaadır.

Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi: Risâle-i Nûr’un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyâsete karşı ne fikirdedir diye, boğazlar hakkında boşboğazlığı münâsebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alâkadârâne ve bilerek cevâb verdi. Kalben, Yazık dedim. Bu vazîfe-i Nûriyede zararı olacak. Sonra şiddetle îkāz ettim.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیطَانِ وَالسِّیَاسَةِ bir düstûrumuzdur. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstûr onlara merhamete liyâkati selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister. Beşinci Şuâ‘ın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[16]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

İşârât-ı Gaybiye-i Gavsiye ve Aleviye’de, Altmışdörtte Risâle-i Nûr te’lîfçe tamam olur. Demek o târihten sonra, yalnız îzâhât ve hâşiyeler ve tetimmeler olacak. Bu münâsebetle iki nokta ihtâr etmek kalbime geldi.

47

Birincisi: Risâle-i Nûr’un fıtraten ve zamanın vaz‘iyetine göre talebesi olacak, başta ma‘sûm çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i îmânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve îmânın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyet’i kabûl etmek derecesinde zor oluyor, yabânî düşer. Bilhassa, peder ve vâlidesini dîndâr görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihnî terbiye olsa, daha ziyâde yabânîlik verir. O hâlde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet, hizmet yerinde istiskāl edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi‘ belâ olur. Âhirette de onlara şefâatçi değil, belki da‘vâcı olur ki: Neden îmânımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?

İşte bu hakîkate binâen, en bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risâle-i Nûr dâiresine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet ve hasenâtı ile onların defter-i a‘mâline vefâtlarından sonra hasenâtı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlâd olurlar.

Risâle-i Nûr’un ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risâle-i Nûr’a muhtâç, bir derece dünyadan ürkmüş veyâhûd küsmüş kadınlardır. Husûsen bir derece yaşlı da olsa, Risâle-i Nûr ona hakîkî bir gıdâ-yı ma‘nevîdir. Çünkü Risâle-i Nûr’un dört esasından birisi şefkattir ki, İsm-i Rahîm’in mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esaslı hâssaları ve fıtrî vazîfelerinin mayası, şefkattir.

48

Üçüncü kısım: Fıtrî olmasa da, vaz‘iyeti i‘tibâriyle Risâle-i Nûr’a ekmek ve ilaç gibi muhtâç olan hastalar ve ihtiyârlardır. Çünkü, Risâle-i Nûr hayât-ı bâkiyeyi güneş gibi gösterdiğinden ve dünyevî hayâtın fânîlik cihetinde mâhiyetini tâm gösterdiğinden, dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyârlıkla darbe gelen ve gaflet veya dalâlet cihetiyle ölümü i‘dâm tevehhüm eden hastalar ve ihtiyârlar Risâle-i Nûr’a o derece muhtâçtırlar ve öyle bir teselli, bir nûr alırlar ki, onların hastalık ve ihtiyârlığını sıhhat ve gençliğe tercîh ettirir.

İhtâr edilen ikinci nokta: Mâdem Arabîce altmış dörde girdik, işâret-i gaybiye hükmü ile Risâle-i Nûr tekemmül etmiş olur. Eğer Rûmî târîhî olsa, daha iki senemiz var. Hâlbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te’hîr edilen risâleler kalmış. Meselâ, Otuzuncu Mektûb ve Otuz İkinci Mektûb ve Otuz İkinci Lem‘a ve Otuz Üçüncü Lem‘a gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtâr edilmiş ki: Eski Saîd’in en mühim eseri ve Risâle-i Nûr’un fâtihası, Arabî ve matbû‘ olan İşârâtü’l-İ‘câz Tefsîri, Otuzuncu Mektûb olacak ve olmuş. Ve eski Saîd’in en son te’lîfi ve yirmi gün Ramazânda te’lîf edilen, kendi kendine manzûm gelen Lemeât Risâlesi Otuz ikinci Lem‘a olması ve Yeni Saîd’in en evvel hakîkatten şuhûd derecesinde kalbine zâhir olan ve Arabî ibâresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Habâb, Zehre, Şu‘le ve onların zeyillerinden ibâret büyükçe bir mecmûa Otuz Üçüncü Lem‘a olması ihtâr edildi.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç