EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

104

Evet, kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattır ve dehşetli bir hasârettir. Cenâb-ı Hakk, beni böyle hasâretlerden muhâfaza eylesin, âmîn

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını ricâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[40]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Denizli’nin bir Husrev’i Hasan Feyzî’nin uzunca, tafsîlâtlı bir mektûbunu vâsıtanızla aldım. Ve bildim ki, nasıl bir dâne toprak altına konulur, tâ çok dâneleri sünbül versin. Aynen öyle de, şehîd merhûm Hâfız Alî, o tarlada toprak altına girdi, otuz kırk Hâfız Alî'leri sünbül verdi ve verecek, kanâatim geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risâle-i Nûr’un hizmetine çalışanlara yazınız ki:

Bir iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risâle-i Nûr’a hizmet ettiklerinden, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini

105

unutmayacağız. Ve Denizli, nazarımızda ikinci bir Isparta hükmüne geçtiği gibi, hapishânesini dahi bir Medrese-i Nûriye ma‘nâsında biliyoruz.

Feyzî’nin mektûbunda isimleri bulunan ve bilhassa hâkim-i âdil ile beraber hakîkî adâlete çalışanlar M. H. R. ve Avukat Ziyâ gibi bütün o zâtlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu’yu ve Âlem-i İslâm’ı ma‘nen minnetdâr eylemişler. Onlar, bizim gibi Risâle-i Nûr’a sâhibdirler. Eğer lüzûm olsa, elime teslîm edilen bir kısım mecmûaları da onlara emâneten okutmak için göndereceğim. Orada kalan kitablar, lüzûmu varsa, muattal kalmamak şartıyla kalabilir. Büyük mecmûa elinde bulunan Ş. V. K. muattal bırakmamak ve okutmak ve mümkün ise, hapishâneyi teşrîk etmek şartıyla onun elinde kalsın. Daha isterse, daha başkaları da ona ve oraya göndereyim.

Ben Denizli gibi, az bir zamanda, bize ve Risâle-i Nûr’a metîn kahraman sâhibleri ve kardeşleri verdiği için, elimden gelse, kemâl-i sürûr ve sevinçle onların mübârek hapishânesinde bakiye-i ömrümü geçirmek istiyorum. Bizimle çok alâkadâr ve hapishânede görüştüğümüz veya bana hizmet eden Beylerbeyli Süleymân ve Tavaslı Mehmed Çavuş gibi ne kadar dostlar varsa, hepsine çok selâm ediyorum. Ve her vakit ma‘nevî kazançlarımıza ve duâlarımıza dâhildirler. Ve Feyzî’nin mektûbunda isimleri bulunan zâtlara bilhassa birer birer selâm ve umûmunun Ramazânlarını ve Leyle-i Kadirlerini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.

106

Milâslı Halîl İbrâhîm, hakîkaten Risâle-i Nûr’un demir gibi metîn ve sarsılmaz bir şâkirdidir. O kasaba onunla iftihâr etmeli. Hem o zâtın, hem Hasan Feyzî’nin haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zanları netîcesinde yazdıkları parlak manzûm iki parçayı, Risâle-i Nûr’a hitâb ediyorlar ve benim ehemmiyetsiz şahsımı perde ve ârızî bir ünvân olarak yapmışlar diye kabûl ediyorum. Yoksa benim ne haddim var ki, o meziyetlere sâhib olayım. Hem ona, hem Risâle-i Nûr’un avukatı Ahmed Feyzî’ye ve arkadaşlarına ve eski kahraman kardeşlerimizden Şefîk’e çok selâm ve duâ ediyoruz.

Kardeşlerim, Âyetü’l-Kübrâ Ramazân’da zuhûr ettiği gibi, zannımca Ramazân’da da matbaadan çıktığını, Isparta’ya geldiğini ve Ramazân’da serbestiyetle okunması ve câmi‘lere okutmak için girmesi gibi, bu Ramazân-ı Şerîf’te Âyetü’l-Kübrâ’dan çıkan ve bir sâat tefekkür bir sene ibâdet ma‘nâsını taşıyan Hizb-i Nûriye o Âyetü’l-Kübrâ’dan çıktığı misillü, bizim tesbîhâtımızda otuz üç def'a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Âyetü’l-Kübrâ’nın berekâtı ve feyziyle on dakîkada aynı hakîkat-i tevhîdi veren iki sahîfe kadar Ramazân’ın nûruyla kalbime ihtâr edildi. Ben de on dakîkada Âyetü’l-Kübrâ’nın tamamını okuyor gibi ve her bir mertebede, mukaddimesinde denildiği gibi, küre-i arzın küllî dili benim hayâlen lisânım olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. Ve denizler ve dağlar ve unsurların ve göklerin ve insan tabakalarının lisân-ı hâlleri benim dillerim olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ derler diye,

107

ben de her bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dedikçe, ya بِلِسَانِ الْاَرْضِ ya بِلِسَانِ السَّمٰوَاتِ ya بِلِسَانِ الْجَوِّ ya بِلِسَانِ الْعَنَاصِرِ derim; gibi. İnşâallâh, sonra size gönderilecek.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[41]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Meyve’nin Dördüncü Mes’elesindeki bir hakîkatın îzâhını Eski Saîd’in âfâka bakmak damarıyla ve bana hizmet eden kâtibin Ramazân başlarında bayram alâmetini şarkta bir hâdisenin te’sîriyle heyecanla demesi ve bu Ramazân-ı Şerîf’teki kıymetdâr vakitleri radyonun mâlâ-ya‘niyâtıyla zâyi‘ etmemesi için ma‘nen kalbime kaç def‘a ihtâr edildi ki, O geniş ve karışık fırtınalı hakîkatin kısaca zararlarını beyân eyle. Ben de gāyet muhtasar bazı işaretler nev‘inde, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin merâklarını ta‘dîl etmek niyetiyle beyân ediyorum. Fakat hem mes’ele çok geniş, vaktim de dar, hâlim de perişan olmasından, anlamasında zahmet çekeceksiniz, zekâvetinize güveniyorum.

108

Meyve’nin o Dördüncü Mes’elesinde denilmiş ki: Dünya siyâsetine karışmadığımın sebebi, o geniş ve büyük dâirede vazîfe az ve küçük olmakla beraber, câzibedârlık cihetiyle merâklıları kendiyle meşgūl eder, hakîkî ve büyük vazîfelerini onlara unutturur veya noksân bıraktırır. Hem her hâlde bir tarafgîrlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerîk olur meâlinde orada denilmiştir.

Şimdi ben de derim ki: Ey merâk yüzünden ve âfâkî hâdisâtın verdiği sarhoşâne gafletten zevk alan bîçâreler Eğer insanın fıtratındaki merâk, insaniyet damarıyla sizin farz ve lâzım vazîfeniz zararına, o hâdisâta o geniş boğuşmalara sevkediyor. Bu da bir ihtiyâc-ı ma‘nevîdir, fıtrîdir derseniz, ben de derim:

Kat‘iyen biliniz ki, insanın, çok mu‘cizâtlı hilkatine merâk etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemâl-i merâkla temâşâsına daldığı gibi; aynen bu asırda, nev‘-i beşerin muvakkat ve fânî, tahrîbci geniş hâdiseleri ve zemîn yüzünde yüz bin millet ve insan nev‘i gibi çok hâdisât-ı acîbeye mazhar o milletlerden, her baharda yalnız bir tek arı milletine ve üzüm tâifesine baksan, bu nev‘-i beşerdeki hâdisâtın yüz def‘a daha mûcib-i merâk ve rûhânî, ma‘nevî zevklere medâr hâdiseler var. Bu hakîkî zevklere ehemmiyet vermeyip beşerin zararlı, şerli, ârızî hâdiselerine bu kadar merâk ve zevk ile bağlanmak, dünyada ebedî kalmak ve o hâdiseler dâimî olmak

109

ve herkese o hâdiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hâdiseye sebebiyet verenlerin hakîkî fâil ve mûcid olmak şartıyla olabilir. Hâlbuki havanın fırtınaları gibi geçici hâllerdir. Sebebiyet verenlerin te’sîrleri pek cüz’î. Ondaki zarar ve menfaati, o vaz‘iyet şarktan, bahr-i muhîtten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin onun tasarrufunda ve senin cismin onun tedbîr ve îcâdında olan bir Zât-ı Akdes’in rubûbiyetini ve hikmetini nazara almayıp, tâ dünyanın nihâyetinden zarar ve menfaati beklemek, ne derece dîvânelik olduğu ta‘rîf edilmez.

Hem îmân ve hakîkat noktasında, bu çeşit merâkların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakîkî vazîfe-i insâniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş dâire ise siyâset dâiresidir. Husûsen böyle umûmî ve mücâdele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir îmân lâzım ki, her şeyde, her vaz‘iyette, her bir harekette kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniyenin izini, eserini görsün. Tâ o zulm-i zulümâtta kalp boğulmasın, îmân sönmesin, akıl tabiat ve tesâdüfe saplanmasın.

Hatta ehl-i hakîkat, hakîkat ve Ma‘rifetullâhı bulmak için kesret dâirelerini unutmaya çalışıyorlar, tâ kalp dağılmasın. Ve lüzûmlu ve kıymetli şeye sarfetmek lâzım gelen merâkı, zevki, şevki lüzûmsuz fânî şeylerde telef olmasın. Hatta bu ehemmiyetli sırdandır ki, dîn düstûrlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi

110

îmânlar taşıyan bir kısım sahâbeler ve onlara benzeyen mücâhidînden, selef-i sâlihînden başka siyâsetçi, ekserce tâm müttakî dîndâr olamaz. Tâm ve hakîkî dîndâr, müttakî olanlar siyâsetçi olmazlar. Yani maksad-ı aslî siyâsetini yapanlarda, dîn ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakîkî dîndâr ise, bütün kâinâtın en büyük gāyesi ubûdiyet-i insaniyedir diye siyâsete aşk-ı merâk ile değil, ikinci üçüncü mertebede, onu dine ve hakîkata âlet etmeye eğer mümkünse çalışabilir. Yoksa bâkî elmasları, kırılacak âdî şişelere âlet yapar.

Elhâsıl: Nasılki sarhoşluk, hakîkî vazîfelerden gelen elemleri ve ihtiyâçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle, menhûs ve kısa bir zevk verir. Öyle de, böyle fânî boğuşmaları ve hâdiseleri merâkla ta‘kîb etmek, bir nevi‘ sarhoşluktur ki, hakîkî vazîfelerden gelen ihtiyâcât ve yapmamaktan gelen teellümâtı muvakkaten unutturduğu için menhûs bir zevk verir. Ya tehlikeli bir ye’se düşüp لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ âyetindeki nehy-i İlâhîye muhâlefet eder, tokada müstehak olur. Veya لَا تَرْكَنُٓوا اِلَی الَّذٖینَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ olan şiddetli tehdîd-i İlâhî tokadına mazhar olur, zâlimlerin zulümlerine hasbî olarak ma‘nen iştirâk eder, bilistihkāk cezâsını da dünyada, âhirette çeker.

Yalnız ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli kalbime geliyor ki: Bu geniş boğuşmaların netîcesinde, eski Harb-i Umûmî’den çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin

111

üstâdı, menba‘ı olan Avrupa’da Deccâlâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medâr, Âlem-i İslâm’ın tâm intibâhıyla ve yeni dünyanın, Hristiyanlığın hakîkî dinini düstûr-ı hareket ittihâz etmesiyle ve Âlem-i İslâm’la ittifâk etmesi ve İncil, Kur’ân’a ittihâd edip tâbi‘ olması, o dehşetli gelecek iki cereyâna karşı semâvî bir muâvenetle dayanıp İnşâallâh galebe eder.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm. Gelen veya geçen Leyle-i Kadirlerini tebrîk ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[42]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, Risâle-i Nûr dâiresi, husûsen Isparta ve civârı ve içindeki kardeşlerim hayâlî nazarımda Horhor Medresem gibi yanımda hazır, ben de içinde bulunup istediğim vakit onlarla konuşup sohbet ediyorum. Tevahhuş, yalnızlık, tecrîd, inzivâ bu hakîkî sohbete mâni‘ değiller.

Dün birbiriyle münâsebetdâr ve isti‘dâdca birbirine benzer iki eski kardeşimin bir yenisinin te’sîrli ve sürûrlu mektûblarını almakla mesrûriyetimden, yine bir parça sizinle konuşacağım.

112

Yirmi Yedinci Mektûb’a girecek ve kendim muhâfaza ettiğim, kardeşlerimin bana yazdıkları mektûblardan bir kısmı bir vakit size gönderilecek. Husûsen Husrev’in müjdeli fıkralarını ve bu def‘a uzun mektûbuyla eski Zekâî’mi ve merhûm Lütfî’nin tâm arkadaşı Abdurrahmân’ın bir vârisi ve büyük bir Ceylan olan Zekâî’nin mektûbu eski hâtırâtımı kalbimde ihyâ edip beni hazînâne sevindirdi. Yirmi Yedinci Mektûb’daki güzel fıkralarını hâtırladım.

Benim Isparta’da Mehmet nâmındaki müteaddit kardeşlerimden tenekeci terzi Mehmetlerden başka, Nakkāş Mehmet ve Mehmet Celâl gibi dostlarım acaba ne hâldedirler? Şimdi tahattur ettim. Bilhassa Hoca Şerîf Efendi hayattamıdır? Merâk ediyorum.

Husrev’in yazdığı müjdeli Âyetü’l-Kübrâ te’sîrâtı ve Isparta’nın diyânetçe geri değil, ileri gitmesi ve şâkirdlerin tevakkuf ve çekinmek değil, daha ileri atılması kuvvetli bir falihayırdır ki, Risâle-i Nûr gül, nûr fabrikalarından dâimâ Âlem-i İslâm’a hizmet edecek kahramanlar yetiştirecek müjdesini veriyor. Ve merhûm Hâfız Alî ve Tâhirî ve mübâreklerin Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Kur’âniye ve Hizb-i Nûriyeyi tab‘ ve neşretmeleriyle müşkil şerâit içinde o kadar büyük bir hizmet-i îmâniye ve nûriye yaptılar ki, değil yalnız bizleri ve bu memleketi ve Âlem-i İslâm’ı, belki ondan istifâde eden dinsiz feylesofları da minnetdâr eylemişler. Risâle-i Nûr’un Isparta medresesinden böyle şâkirdlerin çıkması, elbette Isparta’yı bir Şâm-ı Şerîf hükmüne getiriyor.

113

Ve bize çektirilen zahmetler ve sıkıntıları hiçe indiriyor. İnşâallâh Kastamonu ve Denizli dahi Isparta gibi birer Medrese-i Kübrâ-yı Nûriye olmasını Rahmet-i İlâhiyeden ümîdvârız.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve eyyâm-ı mübâreke ve kudsî gecelerini tebrîk ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[43]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Size bu def‘a Risâle-i Nûr’un yüz otuz parçasından birisi olan Âyetü’l-Kübrâ nâmında matbû‘ bir risâleyi uzun bir mektûb yerinde gönderiyorum. Bu risâle bizimle beraber müsâdere edilmişti. Şimdi berâet kazandı, bize teslîm oldu. Üstünde ismim yazılmadı, siz de ihtiyât edersiniz.

Zâtınızın şahsıma karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn-ü zannınızı, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl edebilirim. Yoksa o makamlarda görmek benim haddim değil.

Hem Risâle-i Nûr’un mesleği tarîkat değil, hakîkattir. Sahâbe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Risâle-i Nûr bu hizmeti,

114

lillâhi’l-hamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risâle-i Nûr dâiresi, Hazret-i Alî ra ve Hasan ra ve Hüseyin’in ra ve Gavs-ı a‘zam’ın ks ihbârât-ı gaybiyeleriyle şâkirdlerinin bu zamanda bir dâiresidir. Çünkü Hazret-i Alî ra üç kerâmet-i gaybiyesiyle Risâle-i Nûr’dan haber verdiği gibi, Gavs-ı a‘zam ks da kuvvetli bir sûrette Risâle-i Nûr’dan haber verip tercümanını teşcî‘ etmiş. Bu mahrem dört risâle, Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiyeye âit dört risâle, İnşâallâh bir vakit size gönderilebilir. Mahkeme ehl-i vukūfu onlara i‘tirâz edememiş. Yalnız Bu yazılmamalı idi diye küçük bir tenkîd etmişler. Ben de cevâb verdim, onlar sustular. Zâten ben üveysî bir sûrette doğrudan doğruya hakîkat dersimi Gavs-ı a‘zamdan ks ve Zeynelâbidîn ra ve Hasan ra, Hüseyin ra vâsıtasıyla İmâm-ı Alî’den ra almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz dâire onların dâiresidir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[44]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Sizin bu def‘a neş’eli, güzel mektûblarınız, Risâle-i Nûr’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişârı hakkında beni çok mesrûr eyledi. ve kahraman Tâhirî’nin

115

yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmaya sevketti. Kalben dedim: Mâdem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çâresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki, iki ehemmiyetli sebebden, inâyet-i İlâhiye tâm serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab‘etmek tâm müsâade etmiyor.

Birinci sebeb: İmâm-ı Alî’nin ra işâret ettiği gibi, perde altında her müştâk, kendi kalemi ile veyâhûd başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibâdet ve âhirette şehîdlerin kanıyla râcihâne müvâzene edilen mürekkeb ile mücâhede hükmündeki kitabetle envâr-ı îmânı neşretmektir. Eğer tab‘edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemâl-i merâkla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazîfesini kaybeder.

İkinci sebeb: Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-ı Arabiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab‘ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurûfu bildikleri için, en çok risâleleri yeni hurûfla tab‘etmek lâzım gelecek. Bu ise, Risâle-i Nûr’un yeni hurûfa bir fetvâsı olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercîh etmeye sebeb olur. Onun için şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risâle-i Nûr’a serbestiyet verilmemişti. Lillâhi’l-hamd, şimdi hakîkatlerinin kuvvetiyle serbestiyeti kazandı. Hatta eski harfle tab‘ yasak iken, Âyetü’l-Kübrâ’yı bize teslîm ettirip bir kerâmet-i ekber gösterdi.

116

Biz şimdi gāyet mühim ve herkese lâzım Meyve ile Huccetullâhü’l-Bâliğa’yı ikisi bir cild olarak yeni hurûfla tab‘etmek için Tâhirî ile İstanbul’a gönderdim. Yalnız Meyve’nin Onuncu ve On Birinci Mes’elelerini vakit bulamayıp tashîhsiz ona verdim. Şâyet tab‘edilse, o iki mes’eleyi tâm tashîh edip ona gönderirsiniz. Hâşiye Hem o iki risâle, dâhilde, ya hâriçte, âşikâre veya gizli, İstanbul’da veya dışarıda eski harflerle tab‘etmek lâzımdır.

Hem Mu‘cizât-ı Kur’âniye zeyilleriyle ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm dahi zeyilleriyle beraber ikisi bir cild içinde eski harflerle imkân dâiresinde ya İstanbul veya başka yerde eski harflerle, tevâfuklu Hizbü’n-Nûriye, Hizbü’l-Kur’ân gibi tab‘etmesine çalışmak lâzımdır ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın göze görünen tevâfuk mu‘cizesinin muhâfaza ile tab‘edilmesine mukaddime olsun. Fakat teennî ile, meşveret ile, ihtiyât ile bu kudsî mes’eleye çalışmak lâzımdır. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, en eski şâkirdlerden olan Kâtib Osmân ve Halîl İbrâhîm hiç sarsılmadan, değişmeden, sadâkatlerinde ve hizmetlerinde demir gibi devam edip çoklara da hüsn-ü misâl oluyorlar.

117

[45]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, size dört mes’eleyi beyân etmek kalbime ihtâr edildi:

Birincisi: Hem lisân-ı hâl, hem lisân-ı kāl ile ve başka tezâhürâtlarla sorulan bir suâle cevâbdır. Deniliyor ki: Mâdem Risâle-i Nûr hem kerâmetlidir, hem tarîkatlardan ziyâde îmân hakîkatlarinin inkişâfında terakkî veriyor ve sâdık şâkirdleri kısmen bir cihette velâyet derecesindedirler. Neden evliyâlar gibi ma‘nevî zevkler ve keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor? Hem onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar, Bunun hikmeti nedir?

Elcevab: Evvelâ: Sebebi sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada muvakkat zevkler, kerâmetler tâm nefsini mağlûb etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevî ameline bir sebeb teşkîl eder, ihlâsı kırılır. Çünki amel-i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz. Aranılsa sırr-ı ihlâsı bozar.

Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar, tarîkatta sülûk eden âmî ve yalnız îmânı taklîdi bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bazen zayıf olanları takviye ve vesveseli şüphelilere kanâat vermek içindir. Hâlbuki Risâle-i Nûr’un îmânî hakîkatlarına gösterdiği huccetler, hiç bir cihette vesveselere meydan vermediği gibi, kanâat vermek cihetinde de kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyâç bırakmıyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç