
SAYFA 157
herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücûmuna karşı mücâdele ediyoruz. Hadsiz şükür olsun ki, şimdiye kadar o ölüm i‘dâm-ı ebedîsini, yüz binler adam hakkında terhîs tezkeresine Risâle-i Nûr ile çevirdiğine yüz binler şâhid gösterebiliriz. Bu hakîkat nokta-i nazarından sizin gibi vatanperver, milliyetperverler bizi teşvîklerle alkışlaması lâzım gelirken, evhâmlarla ittihâm altına alıp tarassudlarla ta‘cîz etmek, ne kadar insaftan ve hamiyetten uzak olduğunu insâniyetinize havâle ediyorum.
Gayr-ı resmî tecrîd ve haps-i münferidde Saîdü’n-Nûrsî
[60]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Muhlis Kardeşlerim,
Hem maddî, hem ma‘nevî, hem nefsim, hem benimle temas edenler gāyet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: Neden herkese muhâlif olarak hiç kimsenin yapmadığı gibi sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes müştâk ve tâlib olduğu ve Risâle-i Nûr’un intişârına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risâle-i Nûr şâkirdlerinin hâsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?
SAYFA 158
Elcevab: Bu zamanda ehl-i îmân öyle bir hakîkate muhtâçtırlar ki, kâinâtta hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ ve basamak olamaz; ve hiç bir garaz ve maksat onu kirletemez; ve hiç bir şüphe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakîkatlerini ders versin. Umûm ehl-i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücûmuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risâle-i Nûr ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi‘ olmuyor. Tâ avâm-ı ehl-i îmânın nazarında, hayât-ı dünyeviyenin bazı gāyelerine basamak olmasın. Ve doğrudan doğruya hayât-ı bâkiyeden başka hiç bir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakîkati, hücûm eden şüpheleri ve tereddüdleri izâle etsin.
Ammâ, ma‘nevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl-i îmân ve hakîkatin istedikleri nûrânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde, eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, huccetler bulunduğu hâlde; sen değil tevâzu‘ ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hâtırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?
Elcevab: Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder. Öyle de, ehl-i îmânın hayât-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan
SAYFA 159
muhâfaza etmek için, lüzûm olsa hem lüzûm var kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîkî hayât-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risâle-i Nûr’dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terkederim.
Evet, her vakit, husûsen bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umûmiyede, siyâset ve felsefenin galebesinde ve enâniyet ve hodfurûşluğun heyecanlı asrında, büyük makamlar her şeyi kendine tâbiʻ ve basamak yapar. Hatta dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet eder. Ma‘nevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umûmun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakîkatleri basamak ve vesîle yapıyor diye ithâm altında kalıp, neşrettiği hakîkatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama fâidesi bir ise, revâcsızlıkla umûma zararı bindir.
Elhâsıl: Hakîkat-i ihlâs, benim için şân ve şerefe ve maddî ve ma‘nevî rütbelere vesîle olabilen şeylerden beni men‘ediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakîkat-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde hakāik-i îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşâd etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.
SAYFA 160
Çünkü o on adam, tam o hakîkati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebât edip, o çekirdekler hükmünde olan kalpleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, husûsî makamından ve husûsî hissiyâtından geliyor nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağılabilirler diye hizmetkârlığı, makāmâtlara tercîh ediyorum.
Hatta bu def‘a bana, beş vecihle kanunsuz, bayramda düşmanlarımın plânıyla bana ihânet eden o maʻlûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü mes’ele şa’şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm-ı nâs bana makam verip hârika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: Ya Rabbi, bunu ıslâh et veya cezâsını ver. Fakat böyle kerâmetvârî bir sûrette olmasın.
Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bu def‘a mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm, belki Lâhika’ya girmiş. Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dâirdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şüphe kalmamış. Beş adam aynen burada da tokat yediler. Hâşiye
SAYFA 161
Risâle-i Nûr’un bir kâtibi dedi ki: Neden dostların kusurâtına tokat gelir. Hücûm eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?
Elcevab: Me’mûr olmayan veya husûsî, şahsı iʻtibâriyle hıyânet eden, husûsî tokat yer. Bu nevi‘ vukūât pek çoktur. Ve tam sadâkat edenlerde, maîşetindeki bereket ve kalbindeki râhat cihetinde ikrâmlara mazhar olanlar dahi pek çoktur. Eğer me’mûr ise, kanun nâmına kanunsuz hıyânet eden, ilişen, o memlekete, o bîçâre ahâliye bir umûmî tokada vesîle olur. Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umûmî belâlara bir vesîle olur. Kendisi zâhiren husûsî tokat yememiş gibi görünüyor.
Hem eğer dinsizlik hesabına, îmânî hizmetimize ilişenler olsa اَلظُّلْمُ لَا یَدُومُ وَالْكُفْرُ یَدُومُ kāidesince, küfür derecesine giren öylelerin zulümleri büyük olduğu için âhirete te’hîr edilir, ekseriyetce küçük zulümler gibi cezâları dünyaca taʻcîl edilmez.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Bu mektûblar pek acele ve tashîhsiz olmasından, ben de yeni hurûf bilmiyorum ki bakayım. Siz tashîh ve ıslâh edersiniz.
SAYFA 162
[61]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, çok Mübârek, çok Fa‘âl, çok Hâlis, çok Kıymetdâr Kardeşim Husrev,
Senin bayramın ikinci gününde elime geçen mektûbun, bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise-i taarruziyeden neş’et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilaç hükmüne geçti. Bu ma‘nâyı hâtıra getirdi: Sana ihânet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, gül ve nûr fabrikasının kahramanlarının hârikulâde hürmet ve ihtirâmları varken, böyle bir iki vicdânsızın hakāretine değil, milyonlar düşmanların ihânetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskāt edebilir diye kalbime geldi. Fakat kendi şahsıma baktım ki, kurumuş, çürümüş, vazîfesi bitmiş bir hurmâ çekirdeği hükmünde iken, Risâle-i Nûr bahçesinde bir derece o çekirdekten tezâhür eden meyvedâr, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm. Sizin fevkalâde hüsn-ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nevi‘ vesîle olduğu cihetinde hüsn-ü zanna mazhar olmuş gördüm.
O mektûbun birinci sahîfesi güzeldir, ben de iştirâk ediyorum. İkinci sahîfede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta‘dîl ettim. Ezcümle: Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın
SAYFA 163
altı aylık hilâfeti ile beraber Risâle-i Nûr’un Cevşenü’l-Kebîr’den ve Celcelûtiye’den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazîfe-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakāik-i îmâniye noktasında Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halîfe nazarıyla bakabiliriz. Çünkü adâlet-i hakîkiye ile bu asırda insanları mes‘ûd edebilir bir isti‘dâdda bulunan Risâle-i Nûr’dur ve onun şahs-ı ma‘nevîsi, Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın bir muâvini, bir mütemmimi, bir ma‘nevî veledi hükmündedir diye senin mektûbunu ta‘dîl ettim. Buna kıyâsen, sana vekâleten bir iki yerde kalem karıştırdım. Fakat aynı günde mahkeme, kitablarım içinde bana teslîm ettikleri mektûblar, müsveddeleri ve onların üstünde yeşil kalemle işaretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksân bir parçayı gördüm, Fesübhânallâh dedim. Kahraman Husrev’in mektûbuna benimle cevâb ver diye ma‘nâsını aldım. Belki bu parça Lâhika’ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum.
Parça budur:
Benim çok kusûrlu şahsıma hüsn-ü zann ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil, belki vazîfeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusûrât ile âlûde mâhiyetim, benden kaçmaya bir vesîle olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin
SAYFA 164
pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibâtınızı bağlamayınız. Ben, size nisbeten kardeşim. Mürşidlik haddim değil. Üstâd da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetinize muhtâcım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkākım var. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle, sizlerle gāyet kudsî ve gāyet ehemmiyetli ve gāyet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaâtli bir hizmette, taksim-i mesaî kāidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı ma‘nevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstâdlığı ve irşâdı, bize kâfîdir.
Mâdem bu zamanda, her şeyin fevkinde hizmet-i îmâniye bir kudsî vazîfedir. Hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyâset dâireleri, ebedî, dâimî, sâbit hizmet-i îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olmaz. Risâle-i Nûr’un ta‘lîmâtı dâiresinde bize bahşettiği feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebât ve müfritâne irtibât ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz. Elhak, bunda tam terakkî etmişsiniz. Parça bitti
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Ve duâlarını ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 165
[62]
Ağır Cezâ Mahkemesi
Esas Karar
199 196
Adliye Emânet Me’mûrluğu’na
Bağlı üç sahîfeden ibâret dizi kağıdında müfredâtı yazılı kitab, risâle ve sâir eşyaların sâhibi bulunan Saîd Nûrsî’ye iâdesine mahkemece 256945 târîhinde karar verilmiş olduğundan, mezkûr kitab ve risâlelerin Emirdağı noterliği 223945 târîh ve 219 numaralı vekâletnâme ile Saîd Nûrsî’nin vekîli bulunan Denizli avukatlarından Ziyâ Sönmez’e verilmesi zımnında müzekkiredir.
296945
Başkan
Bana teslîm edilen kitabların listesinin başında Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi’nin kararnâmesinin bir sûretidir. Kitablarımızın listesini de sonra size göndereceğiz.
Bugün buraya Ankara’nın umûmî emniyet müdürü ile bir meb‘ûs buraya geliyorlar. Kavî bir ihtimâl ile benimle münâsebetdâr bir sûrette olacak. Müsâlahakârâne ihtimâli de kavîdir. Fakat ben dünyaya bakmamak için mümkün olduğu kadar görüşmemeyi niyet ettim.
Saîd Nûrsî
SAYFA 166
[63]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Geçen hâdise-i ihânetten merâk etmeyiniz. O hâdise söndü, plânları akîm kaldı. O yapan adam da, şimdi kendini nefret-i umûmîden kurtarmak için yeminler ile inkâr ediyor. Ben onu, o olduğunu bilemedim. Yoksa ilişmezdim. Zâten iliştiği bu kadardır. Elini uzattı, başımdaki mendili açtı. Hem de buraya Ankara Emniyet Müdür-ü Umûmîsi mühim me’mûrlar ile buraya gelmesini haber aldığı için o ihânete cesâret etti. O büyük me’mûrlar buraya geldiler. Benim aleyhimde olan Rumelili Vâli, benimle görüştürmedi. Ben de size gönderdiğim konuşma parçasını Afyon Emniyet Müdürü vâsıtasıyla Ankara’da ona göndermek için, bununla melfûf pusula ile Afyon Emniyet Dâiresi’ne gönderdim. Ben de kat‘iyen müteessir değilim. Zâten ehemmiyeti de kalmadı. Siz de hiç merâk etmeyiniz. Hem her şeyde olduğu gibi, bunda da kader-i İlâhî benim hakkımda onların o zulmünü ehemmiyetli bir merhamete çevirdiğini kat‘iyen gördüm, Allâh’a şükrettim.
Dünkü gün, bayramdan sonra bana göndereceğiniz emânetleri beklerken, mektûbunuzu aldım, Bir iş‘âr olmazsa, on gün sonra takdîm edeceğiz. cümlesini gördüm. Demek telâş etmişsiniz, onun için göndermediniz. Endişe edilecek bir şey yok.
SAYFA 167
Fakat buraya ehemmiyetli me’mûrlar geldikleri zamanda göndermemek, emânet buraya gelmemek, ihtiyârsız bir güzel ihtiyât olmuş.
Kahraman Rüşdü, oraya gelen Mehmet Emîn’e demişki: Isparta hapsinde emânet parayı inkâr eden adam, parayı getirmiş, teslîm etmiş. Eğer hakîkatse, o paradan Âyetü’l-Kübrâ’nın otuz nüshasının fiyatını alınız. Tâ o otuz nüshayı ben satacağım. Kendim nafakam için o mübârek fiyatını sarfedeceğim.
Emânet kitabları da bekliyoruz. Siz daha iyi bilirsiniz, nasıl gönderirseniz gönderiniz. Bugün bir nüsha Meyve’yi tashîh ederken, bana çok azametli ve ehemmiyetli ve hakîkatli göründü. Bu ehl-i dünyâya bağırarak dedim: Ne haltetseniz ediniz. Mâdem Cenâb-ı Hakk bu firdevs meyvesini gāyet geniş bir dâirede okutturup herkesin nazar-ı dikkatini ve merâkını celbedecek bir kuvvette şâkirdlerine ihsân eyledi. Bize verdiğiniz bütün işkenceler ve sıkıntılara peş para ehemmiyet vermeyiz, dedim. O göndereceğiniz emânetler içinde Onuncu, On Birinci Mes’eleleri tahattur ettim. Onun için emânet kitabları bekliyoruz dedim.
Umûm kardeşlerim dediğim vakit, ma‘sûmlar tâifesi, ümmî ihtiyârlar ve muhterem hemşîreler kısmı içinde dâimâ niyet ediyoruz. Bu ma‘nâda umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyor ve duâlarını ricâ ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 168
[64]
Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne,
Ben sizin, insaniyet ve vicdânınıza i‘timâden, mahrem işlerimi size beyân ediyorum. Hem vazîfe i‘tibârıyla, siz bizimle pek çok alâkadârsınız. Çünkü Risâle-i Nûr’un âsâyiş ve inzibâta hizmeti pek büyüktür. Polislerin vazîfelerini âsâyiş noktasında yirmi seneden beri yapıyor. Yüz bin şâkirdinden hiç bir vukūât olmadığı gibi, pek çok zâbıta me’mûrlarının i‘tirâflarıyla ve bir şey aleyhimizde kaydetmemeleriyle bunu isbat eder. Buraya Ankara Emniyet-i Umûmiye Müdürü geldiğini bir çocuktan işittim. Her hâlde benim hâlimi soracak diye bir şey kaleme aldım ki, râhatsızlığım münâsebetiyle ona konuşmak yerinde takdîm edeyim. Birden gittiğini işittim. Size leffen onu gönderiyorum. Münâsib görseniz, berâ-yı ma‘lûmât ona gönderirsiniz. Ben dünya işlerini bilmiyorum ve halklarla da görüşemiyorum. Senden başka burada kimsem yok ki re’yini alayım. Benim şahsıma âit mes’ele gerçi çok ehemmiyetsizdir, cüz’îdir. Fakat Risâle-i Nûr’a âit mes’ele, bu vatan ve millette pek çok ehemmiyeti var.
Size kat‘iyen ve çok emârelerle ve kat‘î kanâatimle beyân ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, Âlem-i İslâm’a ve dünyaya karşı gāyet şiddetle Risâle-i Nûr gibi eserlere muhtâç olacak; mevcûdiyetini, haysiyetini, şerefini, mefâhir-i târihiyesini onun ibrâzıyla gösterecektir
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 169
[65]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Alîköy’ünde Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Alî Efendi, münâfıklar hakkında bir Âyet-i Kerîme’yi soruyor. Şimdi zamanım îzâha müsâid olmadığı için, kısaca bir iki cümle beyân ediyorum.
Münâfık öldükten sonra namazı kılınmaz meâlindeki âyet, o zamandaki ihbâr-ı İlahî ile bilinen kat‘î münâfıklar demektir. Yoksa zan ile, şüphe ile, münâfık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, ehl-i kıbledir. Sarîh küfür söylemese veyâhûd tövbe etse, namazı kılınabilir. O Aliköy’de Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfızîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenâsı da, münâfık hakîkatına dâhil olmamak lâzım gelir. Çünkü münâfık itikādsızdır, kalpsizdir ve vicdânsızdır, Peygamber asm aleyhindedir. Şimdiki bazı zındıklar gibi. Alevî ve Şîaların müfritleri ise, değil Peygamber asm aleyhinde, belki Âl-i Beyt’in muhabbetinden ifrâtkârâne muhabbet besliyorlar. Münâfıkların tefrîtlerine mukābil, bunlar ifrât ediyorlar. Hadd-i Şerîatten çıktıkları vakit, münâfık değil, ehl-i bid‘a oluyorlar, fâsık oluyorlar, ekseriyetçe zındıkaya girmiyorlar. Hazret-i Alî ra yirmi sene hürmet ettiği ve onlara Şeyhü’l-İslâmlık mertebesinde onların hükmünü kabûl ettiği, Ebû Bekir,
SAYFA 170
Ömer, Osmân’a ra ilişmeseler, Hazret-i Alî ra o üç halîfeye hürmet ettiği gibi onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar yeter.
Hem mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin en büyük Üstâdı, Peygamber’den asm sonra Celcelûtiye’nin şehâdetiyle İmâm-ı Alî radıyallâhü anhdır. Onun muhabbetini da‘vâ eden Şîalar, Alevîler, Risâle-i Nûr’un derslerini Sünnîlerden ziyâde dinlemeseler, Âl-i Beyt’e muhabbet da‘vâları yanlış olur. Zâten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Alî’nin himmetiyle ma‘sûmlar Risâle-i Nûr’u şevk ile yazmalarını işitmiştim. Hatta o zamanda, o köyü de duâma dâhil etmiştim. İnşâallâh, yine orada imam olmak istenilen kardeşimiz Alî’nin himmetiyle ve Hâfız Alî’nin rh vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki duâlarım boş gitmeyecek, o köydeki iki kısım Sünnî, Alevî ittifâk edecek
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[66]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, bu def‘a hem Isparta, hem Denizli, hem İnebolu’dan Risâle-i Nûr’a âit üç ehemmiyetli mektûbları aldım. Ayrı mektûb yazmak hâlim müsâade etmediği için o mevzûlara nisbeten gāyet kısa bu uzun mektûbu yazıyorum.