EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 60

157

herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücûmuna karşı mücâdele ediyoruz. Hadsiz şükür olsun ki, şimdiye kadar o ölüm i‘dâm-ı ebedîsini, yüz binler adam hakkında terhîs tezkeresine Risâle-i Nûr ile çevirdiğine yüz binler şâhid gösterebiliriz. Bu hakîkat nokta-i nazarından sizin gibi vatanperver, milliyetperverler bizi teşvîklerle alkışlaması lâzım gelirken, evhâmlarla ittihâm altına alıp tarassudlarla ta‘cîz etmek, ne kadar insaftan ve hamiyetten uzak olduğunu insâniyetinize havâle ediyorum.

Gayr-ı resmî tecrîd ve haps-i münferidde Saîdü’n-Nûrsî

[60]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Muhlis Kardeşlerim,

Hem maddî, hem ma‘nevî, hem nefsim, hem benimle temas edenler gāyet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: Neden herkese muhâlif olarak hiç kimsenin yapmadığı gibi sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes müştâk ve tâlib olduğu ve Risâle-i Nûr’un intişârına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risâle-i Nûr şâkirdlerinin hâsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?

158

Elcevab: Bu zamanda ehl-i îmân öyle bir hakîkate muhtâçtırlar ki, kâinâtta hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ ve basamak olamaz; ve hiç bir garaz ve maksat onu kirletemez; ve hiç bir şüphe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakîkatlerini ders versin. Umûm ehl-i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücûmuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.

İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risâle-i Nûr ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi‘ olmuyor. avâm-ı ehl-i îmânın nazarında, hayât-ı dünyeviyenin bazı gāyelerine basamak olmasın. Ve doğrudan doğruya hayât-ı bâkiyeden başka hiç bir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakîkati, hücûm eden şüpheleri ve tereddüdleri izâle etsin.

Ammâ, ma‘nevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl-i îmân ve hakîkatin istedikleri nûrânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde, eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, huccetler bulunduğu hâlde; sen değil tevâzu‘ ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hâtırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?

Elcevab: Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder. Öyle de, ehl-i îmânın hayât-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan

159

muhâfaza etmek için, lüzûm olsa hem lüzûm var kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîkî hayât-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risâle-i Nûr’dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terkederim.

Evet, her vakit, husûsen bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umûmiyede, siyâset ve felsefenin galebesinde ve enâniyet ve hodfurûşluğun heyecanlı asrında, büyük makamlar her şeyi kendine tâbiʻ ve basamak yapar. Hatta dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet eder. Ma‘nevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umûmun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakîkatleri basamak ve vesîle yapıyor diye ithâm altında kalıp, neşrettiği hakîkatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama fâidesi bir ise, revâcsızlıkla umûma zararı bindir.

Elhâsıl: Hakîkat-i ihlâs, benim için şân ve şerefe ve maddî ve ma‘nevî rütbelere vesîle olabilen şeylerden beni men‘ediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakîkat-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde hakāik-i îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşâd etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.

160

Çünkü o on adam, tam o hakîkati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebât edip, o çekirdekler hükmünde olan kalpleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, husûsî makamından ve husûsî hissiyâtından geliyor nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağılabilirler diye hizmetkârlığı, makāmâtlara tercîh ediyorum.

Hatta bu def‘a bana, beş vecihle kanunsuz, bayramda düşmanlarımın plânıyla bana ihânet eden o maʻlûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü mes’ele şa’şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm-ı nâs bana makam verip hârika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: Ya Rabbi, bunu ıslâh et veya cezâsını ver. Fakat böyle kerâmetvârî bir sûrette olmasın.

Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:

Bu def‘a mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm, belki Lâhika’ya girmiş. Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dâirdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şüphe kalmamış. Beş adam aynen burada da tokat yediler. Hâşiye

161

Risâle-i Nûr’un bir kâtibi dedi ki: Neden dostların kusurâtına tokat gelir. Hücûm eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?

Elcevab: Me’mûr olmayan veya husûsî, şahsı iʻtibâriyle hıyânet eden, husûsî tokat yer. Bu nevi‘ vukūât pek çoktur. Ve tam sadâkat edenlerde, maîşetindeki bereket ve kalbindeki râhat cihetinde ikrâmlara mazhar olanlar dahi pek çoktur. Eğer me’mûr ise, kanun nâmına kanunsuz hıyânet eden, ilişen, o memlekete, o bîçâre ahâliye bir umûmî tokada vesîle olur. Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umûmî belâlara bir vesîle olur. Kendisi zâhiren husûsî tokat yememiş gibi görünüyor.

Hem eğer dinsizlik hesabına, îmânî hizmetimize ilişenler olsa اَلظُّلْمُ لَا یَدُومُ وَالْكُفْرُ یَدُومُ kāidesince, küfür derecesine giren öylelerin zulümleri büyük olduğu için âhirete te’hîr edilir, ekseriyetce küçük zulümler gibi cezâları dünyaca taʻcîl edilmez.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Bu mektûblar pek acele ve tashîhsiz olmasından, ben de yeni hurûf bilmiyorum ki bakayım. Siz tashîh ve ıslâh edersiniz.

162

[61]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, çok Mübârek, çok Fa‘âl, çok Hâlis, çok Kıymetdâr Kardeşim Husrev,

Senin bayramın ikinci gününde elime geçen mektûbun, bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise-i taarruziyeden neş’et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilaç hükmüne geçti. Bu ma‘nâyı hâtıra getirdi: Sana ihânet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, gül ve nûr fabrikasının kahramanlarının hârikulâde hürmet ve ihtirâmları varken, böyle bir iki vicdânsızın hakāretine değil, milyonlar düşmanların ihânetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskāt edebilir diye kalbime geldi. Fakat kendi şahsıma baktım ki, kurumuş, çürümüş, vazîfesi bitmiş bir hurmâ çekirdeği hükmünde iken, Risâle-i Nûr bahçesinde bir derece o çekirdekten tezâhür eden meyvedâr, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm. Sizin fevkalâde hüsn-ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nevi‘ vesîle olduğu cihetinde hüsn-ü zanna mazhar olmuş gördüm.

O mektûbun birinci sahîfesi güzeldir, ben de iştirâk ediyorum. İkinci sahîfede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta‘dîl ettim. Ezcümle: Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın

163

altı aylık hilâfeti ile beraber Risâle-i Nûr’un Cevşenü’l-Kebîr’den ve Celcelûtiye’den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazîfe-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakāik-i îmâniye noktasında Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halîfe nazarıyla bakabiliriz. Çünkü adâlet-i hakîkiye ile bu asırda insanları mes‘ûd edebilir bir isti‘dâdda bulunan Risâle-i Nûr’dur ve onun şahs-ı ma‘nevîsi, Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın bir muâvini, bir mütemmimi, bir ma‘nevî veledi hükmündedir diye senin mektûbunu ta‘dîl ettim. Buna kıyâsen, sana vekâleten bir iki yerde kalem karıştırdım. Fakat aynı günde mahkeme, kitablarım içinde bana teslîm ettikleri mektûblar, müsveddeleri ve onların üstünde yeşil kalemle işaretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksân bir parçayı gördüm, Fesübhânallâh dedim. Kahraman Husrev’in mektûbuna benimle cevâb ver diye ma‘nâsını aldım. Belki bu parça Lâhika’ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum.

Parça budur:

Benim çok kusûrlu şahsıma hüsn-ü zann ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil, belki vazîfeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusûrât ile âlûde mâhiyetim, benden kaçmaya bir vesîle olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin

164

pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibâtınızı bağlamayınız. Ben, size nisbeten kardeşim. Mürşidlik haddim değil. Üstâd da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetinize muhtâcım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkākım var. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle, sizlerle gāyet kudsî ve gāyet ehemmiyetli ve gāyet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaâtli bir hizmette, taksim-i mesaî kāidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı ma‘nevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstâdlığı ve irşâdı, bize kâfîdir.

Mâdem bu zamanda, her şeyin fevkinde hizmet-i îmâniye bir kudsî vazîfedir. Hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyâset dâireleri, ebedî, dâimî, sâbit hizmet-i îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olmaz. Risâle-i Nûr’un ta‘lîmâtı dâiresinde bize bahşettiği feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebât ve müfritâne irtibât ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz. Elhak, bunda tam terakkî etmişsiniz. Parça bitti

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Ve duâlarını ricâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç