
SAYFA 69
[27]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Âyetü’l-Kübrâ’nın matbû‘ nüshalarından beş on tanesi bana geldi. Tam tashîh edilmediği için noktalarda, kelimelerde matbaa sehivleri var. Husûsen mukaddemesinde daha ziyâdedir. Ben size bir rehber göndereceğim. Siz Denizli’deki nüshaları bütün oraya celbediniz, tashîh ediniz, sonra satılsın. Ben demiştim, Denizli’de bir sülüsü onlara satılsın. Şimdi sehivleri gördüğüm için tashîhten sonra Denizli’deki lâyık ve müştâklara verilebilir.
Azîz kardeşlerim Hazret-i Alî ra وَبِالْاٰیَةِ الْكُبْرٰٓی اَمِنّٖی مِنَ الْفَجَتْ fıkrasında Âyetü’l-Kübrâ yüzünden şâkirdleri bir musîbete düşüp ve onun berekâtıyla emniyet ve selâmete çıkacaklarını kerâmetkârâne haber verdiği gibi, Âyetü’l-Kübrâ Risâle-i Nûr içinde yüzer matbû‘ nüshasıyla serbestiyet noktasında daha ziyâde mevkii alması cihetiyle bu memlekete üç büyük yağmur rahmetine birinci vesîle olduğu gibi; ben dünya hâlini bilmiyorum, fakat eskiden beri boğazımızı sıkan ve dâimâ bizi istîlâ etmeye fırsat bekleyen ve dehşetli kuvvet alan ve tarafdârlar bulan ve bizi istinâdsız zannıyla fırsat bekleyenin istîlâsından ve esâretinden Âyetü’l-Kübrâ ve arkadaşlarının serbestiyeti çok hâdise ve emârelerle, şimdiye kadar Risâle-i Nûr, sadaka gibi
SAYFA 70
belâların def'ine bir vesîle olduğundan, bu da bu belâya karşı bir vesîledir denilebilir. Ve İmâm-ı Alî’nin ra وَاسْمُ عَصَا مُوسٰی بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasında, bir vecihte Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi maksûd olduğu gibi, Denizli Meyvesi’nin on bir mes’elesi aynen Asâ-yı Mûsâ’nın on bir mu‘cizesine tevâfuk edip, bu fıkrada aynen Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi gibi İmâm-ı Alî’nin ra medâr-ı nazarı olduğu kalbime ihtâr edildi.
Demek Meyve Risâlesi Asâ-yı Mûsâ gibi, çok firavunları susturur, mağlûb eder. Âyetü’l-Kübrâ’yı tab‘eden kahraman ve mübârek kardeşlerimiz, pek büyük bir hizmet-i nûriye yapmışlar. Merhûm HâfızAlî’nin rh hizmet-i nûriyesi bununla da devam ediyor.
Bana hapishânede yazdıklarınız Meyve Risâlesi’nin o küçücük defterler kıt‘asında onuncu ve on birinci mes’elelerini beş altı nüsha yazınız. Benim yanımdaki elmas kalemlerin yâdigârları olan beş altı nüshasının arkalarına ilâve edilecek. Hem size bu âhirlerde yeni hurûfla yazdığım mektûbları eski hurûfla yazıp sûretini bana gönderseniz iyi olur. Bu yeni hurûfla yazdığımız bütün mektûblar gāyet acele ve dikkatsiz ve tashîhsiz yazılmış. Siz hem ıslâh, hem tashîh edebilirsiniz. Yeni hurûfla yedi sekiz mektûbun vusûlüne dâir bir iş‘ârınızı almadığımızdan merâk ediyoruz.
SAYFA 71
Şa‘bân-ı muazzamın ortasında ve Leyle-i Kadr’in ikincisi hükmünde ve her bir hayrı on binler sevâbı kazandıran Leyle-i Berâtınızı bütün rûh-u cânımızla tebrîk ediyoruz. Ve o mübârek gecede amel-i sâlihânız ve duâlarınızın makbûliyetine Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ı şefâatçi yapıp dergâh-ı İlâhî’ye duâ ve ricâ ve niyâz ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[28]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Âyetü’l-Kübrâ’nın matbû‘ nüshaları perde altında çok hizmet görmüşler. Baştaki ihtârın âhirinde beyaz yerde bir hâşiye olarak size altı satır sûretini gönderdik. Siz münâsib görürseniz yazdırırsınız, hem ıslâh ve tashîh edersiniz. Benim kat‘î kanâatim geldi ki:
Bu def‘a, Âyetü’l-Kübrâ’yı dikkatle ve muârızları nazara alıp okudum. Şüphem kalmadı ki, Risâle-i Nûr’un çok şiddetli darbelerine karşı muârızlar, zayıf bahâneler ve sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz kusurları medâr-ı mes’ûliyet gördükleri hâlde, bu dehşetli darbeleri nazara almayıp hem berâetimizi, hem Risâle-i Nûr’un serbestiyetini
SAYFA 72
kabûl etmelerinin sebebi, başta Âyetü’l-Kübrâ olarak Risâle-i Nûr’un Meyve ve Hucceti’l-Bâliğa gibi eczâlarındaki hârikulâde kuvvet ve sarsılmaz hakîkatler, onların dehşetli inâdlarını kırmasıdır. Çâresiz mecbûriyetle serbestiyetini ve berâetimizi resmen kabûl etmişler. Hâşiye Fakat yine gizli zındıka komitesi, elinden geldiği kadar nazar-ı millette kendilerini lâ‘netten, nefretten bir derece kurtarmak için, kusurlarımızı arıyorlar ve hükûmeti iğfâl etmeye çalışıyorlar. Onun için biz, eskisi gibi ihtiyâtımızı elden bırakmamalıyız. Hâşiye
SAYFA 73
(29)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Ramazân-ı Şerîf’inizi rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk bu Ramazânı, Leyle-i Kadr’ini hakkımızda bin aydan hayırlı eylesin. Âmîn. Ramazân-ı Şerîf’teki duâlarınızı kabûl eylesin. Âmîn.
Sizin bir taahhütlü, iki tafsîlâtlı mektûbunuzu bir hafta fâsıla ile aldım. Yalnız Âyetü’l-Kübrâ başındaki ihtârın hâşiyesi olacak parçasından ve Medrese-i Nûriyenin
SAYFA 74
üstâdı Hacı Hâfız’a yazdığım mektûbdan bahsetmemişsiniz. Hem İşârâtü’l-İ‘câz otuz birinci değil, Otuzuncu Mektûb olacak. Otuz Birinci ise Lem‘alardan ibârettir. Belki İşârâtü’l-İ‘câz Otuzuncu Mektûbdur. Hem matbû‘ Lemeât ve Arabî Risâleler, Şuâ‘lar değil, belki Otuz İkinci Lem‘a, Otuz Üçüncü Lem‘a olacakları yazılmıştı. Bundan evvelki mektûbunuzda sehven yanlış yazılmış.
Eskiden tam bir Abdurrahmân makamını kazanan Zekâî yine o makamını kazandığı ve yeni hurûflu mektûblarımızı hem teksîr, hem tercüme etmesi cihetiyle faʻâl büyük bir Ceylan olarak kabûl ettiğimizi tebşîr ediniz.
Mâşâallâh, Bârekallâh Kâtip Osmân hakîkaten uzun zamandan beri Risâle-i Nûr kâtibi ünvânını tam almış. Isparta’nın Tâhirî’si ve Hâfız Alî’sidir, isbat ediyor. Ve yeni Halîl İbrâhîm de İnşâallâh Milâs’lı Halîl İbrâhîm’in sebâtı sadâkatinde bir kardeşimiz olacaktır
Saîdü’n-Nûrsî
[30]
Azîz Kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un zuhûrundan kırk sene evvel, geniş bir hiss-i kable’l-vukū‘, acîb bir tarzda, hem bende, hem bizim köyde, hem nâhiyemizde tezâhür ettiğini şimdi bir ihtâr-ı ma‘nevî ile kat‘î kanâatim gelmiş. Şefîk ve kardeşim Abdülmecîd gibi eski talebelerime
SAYFA 75
bu sırrı fâş etmek isterdim. Şimdi Cenâb-ı Hakk sizlerde çok Abdülmecîdleri ve çok Abdurrahmânları verdiği için, size beyân ediyorum:
Ben on yaşında iken, büyük bir iftihâr, hatta bazen temeddüh sûretinde bir hâletim vardı. İstemediğim hâlde pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime der idim: Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne, husûsen cesârette çok fazla gösterişin ne içindir? bilmiyordum, hayret içinde idim. Bir iki aydır o hayrete cevâb verildi ki: Risâle-i Nûr, kable’l-vukū‘ kendini ihsâs ediyordu. Sen âdî odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissedip hodfurûşluk ederdin.
Bizim Nûrs köyümüz ise, hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki, bizim köyümüz, müstesnâ bir sûrette fevkalâde gösteriş ve cesârette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler. Güyâ büyük bir memleketi fetheder gibi kahramânâne bir tavır almak istiyordular. Ben hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim. Şimdi hakîkî bir ihtâr ile bildim ki, o ma‘sûm Nûrslu insanlar, Nûrs Karyesi, Risâle-i Nûr’un nûruyla büyük bir iftihâr kazanacak. O vilâyetin, nâhiyenin ismini işitmeyen, Nûrs Köyü’nü ehemmiyetle tanıyacak diye bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile o ni‘met-i İlâhiyeye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler.
SAYFA 76
Hem o nâhiyemiz olan Hizan Kazâsı’na tâbi‘ Isparta’da, birdenbire meşhûr, Seydâ nâmında Şeyh Abdurrahmân-ı Tagî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistân onlar ile iftihâr eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münâzara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir dâire-i ilim ve tarîkat içinde öyle bir vaz‘iyet hissediyordum ki, güyâ rûy-i zemîni fethedecek bu hocalardır.
Eski meşhûr ulemâ ve evliyâlar ve allâmeler ve kutublar, onların medâr-ı bahsi oldukça, ben de dokuz on yaşında iken dinliyordum, kalbime geliyordu ki, bu talebeler, âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütûhât yapmışlar gibi vaz‘iyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyâde zekâveti olsa idi, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münâzarada, bir mes’elede birisi galebe çalsa, büyük bir iftihâr alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyât bende de vardı. Hatta tarîkat şeyhleri ve dâirelerinde medâr-ı hayret bir müsâbaka, hem nâhiye, hem kazâ, hem vilâyetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.
Şimdi bir ihtâr ile kat‘î kanâatim geldi ki, o talebe arkadaşlarım, o üstâdlar hükmünde hocalarım, o mürşidlerim, evliyâ ve şeyhlerim, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile rûh hissedip akıl bilmeyerek ki en lüzûmlu bir zamanda o talebeler içinde ve o hocaların şâkirdleri içinde ve o mürşidlerin mürîdleri içinde parlak bir nûr çıkacak,
SAYFA 77
ehl-i îmânın imdâdına gelecek diye, o istikbâldeki ni‘met-i İlâhiyeye karşı teşekkürlerini tefâhür ve müsâbaka sûretinde gösterdiklerini kat‘î kanâatim gelmiş. Çünkü şimdiki gāyet ağır ve acîb şerâit içinde ve hadsiz muârızların karşısında ve bin seneden beri kuvvet bulan dalâletin mukābilinde ve gāyet vehhâm ve garazkâr düşmanlarımızın desîselerinin ihâtasında ve iki dehşetli mahkemenin uzun tedkîkātında Risâle-i Nûr’un bu fevkalâde galebesi ve hârikulâde perde altında tenvîrâtı ve düşmanlarını mecbûr edip serbestiyetini kazanması gösteriyor ki, o bu mevki‘ine lâyıktır ki, kable’l-vukū‘ İmâm-ı Alî Radıyallâhü Anh ve Gavs-ı a‘zam ks ondan haber verdikleri gibi, bunlar köy ve nâhiye ve vilâyetim, benimle beraber şuûrsuz olarak geleceğini hissedip mesrûr olmuşlar. Hâşiye
Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâdem Abdülmecîd ve Abdurrahmânlar bildiğimden, bu mahrem sırrı size de açtım.
SAYFA 78
Evet, ben yirmi dört sâat evvel hassâsiyetimle ve a‘sâbımın rutûbetten te’sîriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi, aynen öyle de; ben ve köyüm ve nâhiyem, kırk dört sene evvel Risâle-i Nûr’daki rahmet yağmurunu bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissetmişiz demektir.
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[31]
[Hiss-i kable’l-vukū‘ mektûbunun tetimmesi]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un zuhûru hiss-i kable’l-vukū‘ ile küllî bir sûrette hissedilmesi gibi, Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin bir kısmının i‘tirâfıyla ve bir kısmının tarz-ı hayâtı Risâle-i Nûr gibi bir hizmete nâmzedliğini gösterdiği cihetle bu tetimmeyi yazıyorum. Evet, hiss-i kable’l-vukū‘ herkeste cüz’î küllî vardır. Hatta hayvanâtta dahi vardır. Hatta rüyâ-yı sâdıkanın ehemmiyetli bir kısmı, bu hiss-i kable’l-vukūun nev‘indendir. Hatta bazılarda ziyâde hassâsiyet cihetiyle kerâmet derecesine çıkar. Benim a‘sâbımdaki hassâsiyetle yağmurdan
SAYFA 79
yirmi dört sâat evvelki rutûbet-i havaiye ile yağmurun gelmesini hissetmem, bir cihette hiss-i kable’l-vukū‘ sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin tarz-ı hayâtlarına dikkat ettim, gördüm ki, aynı benim güzerân-ı hayâtım gibi, Risâle-i Nûr gibi bir netîceye göre techîz edilip sevkedilmiş.
Evet, Husrev, Feyzî, Hâfız Alî, Nazîf gibi çok kardeşlerimizin geçen tarz-ı hayâtları bu hizmet-i nûriyeye göre bir vaz‘iyet verildiğini onlar hissettikleri gibi; ben de çok hâs kardeşlerimde, hatta burada da aynen tarz-ı hayâtım gibi böyle bir nûrânî meyveyi vermek için tanzîm edilmiş görüyorum. Hissetmeyen kısmı, dikkat etseler hissedecekler. Ben kendim, bütün hayâtımın hârika kısmını, evvelce Gavs-ı A‘zam’ın ks bir silsile-i kerâmeti telakkî ediyordum. Şimdi Risâle-i Nûr’un bir silsile-i ikrâmâtı olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle: Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken, yolda, bir iki mühim ilm-i kelâm’a âit kitablar elime geçti. Dikkatle mütâlaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra, sebebsiz olarak hem ulemâyı, hem mekteb muallimlerini münâzaraya Kim ne isterse benden sorsun diye iʻlân ettim. Medâr-ı hayrettir ki, münâzaraya gelenlerin bütün sordukları suâller, yolda mütâlaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes’elelerdi. Hem feylesofların sordukları suâller, hâfızamda bulunan mes’elelerdi.
SAYFA 80
Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalâde muvaffakiyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfurûşluk ve ma‘nâsız izhâr-ı fazîlet ise, ileride Risâle-i Nûr’un İstanbul’ca ve ulemâca makbûliyetine ve ehemmiyetine zemîn ihzâr etmek imiş.
İkincisi: Hatta ben fakîr ve muhtâç olduğum ve zâhid ve sofu ve riyâzetçi olmadığım ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hânedânlık haysiyetinden, şân ve şerefinden hissedâr olmadığım hâlde târîhçe-i hayatımda yazıldığı gibi küçükten beri halkların mallarını, hediyelerini kabûl edemiyordum, ihtiyâcımı izhâra tenezzül edemiyordum. Beni bilenler gibi ben de çok hayret ederdim. Şimdi hâssaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki, Risâle-i Nûr’un dehşetli bir mücâhedesinde, tama‘ ve mal yüzünden mağlûb olmamak ve i‘tirâz gelmemek için o hâlet-i rûhiye bize ihsân edilmişti. Yoksa düşmanlarım, o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.
Hem ezcümle, Eski Saîd siyâsette çok ileri gittiği hâlde, Yeni Saîd de tarafdâr bulmak için çok muhtâç olduğu zamanda bütün insanları merâk ile meşgūl eden bu beş altı senedeki beşer tûfanları, siyâset fırtınaları içinde kat‘â ve aslâ beni meşgūl etmedi ve merâkla mağlûb etmedi ve beş sene, bilmeyi merâk etmedim. Beni bilenler gibi ben de bu hâle çok hayret ederdim. Hatta kendi kendime der idim: Acaba ben mi dîvâne olmuşum ki, bütün dünyayı kendiyle meşgūl eden bu hâdisâta bakmıyorum, ehemmiyet vermiyorum. Yoksa insanlar mı dîvâne olmuşlar? diye
SAYFA 81
hayret içinde idim. Şimdi hem ma‘nevî ihtârla, hem mezkûr hiss-i kable’l-vukū‘lar ile, hem meydandaki Risâle-i Nûr’un galebe ve serbestiyeti ile tahakkuk etti ki, Risâle-i Nûr’daki hakîkat-i ihlâs, Rızâ-yı İlâhîden başka hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ olamaz. Ve Kur’ân’dan başka hiç bir nokta-i istinâdı olmadığını isbat etmek için o acîb hâlet-i rûhiye verilmiş.
Husrev mektûbunda demiş ki: Yüzümüzden çektiğin zahmetlerden hakkını helâl et. Ben de derim: Yüz bin def‘a helâl ediyorum. Çünkü o zahmetler bütün rahmetler oldu. Noktaları silindi. Fakat benim hatâlar ve kusurlarımla sizin çektiğiniz zahmetler cihetiyle hakkınızı siz bana helâl etmelisiniz. Ben i‘tirâf ediyorum ki, sizin gibi hâlis, sâfî zâtlara tam kardeş olmaya lâyık değilim. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk merhametiyle sizlerin yüzünden beni de affeder
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[32]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sarsılmaz, Sebâtkâr, Fedâkâr, Vefâdâr Kardeşlerim,
Bilirsiniz ki, Ankara ehl-i vukūfu, Risâle-i Nûr’a âit kerâmetleri ve işârât-ı gaybiyeleri
SAYFA 82
inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde hissedâr olduğumu zannedip i‘tirâz etmişler. Ve böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi. Kerâmet izhâr edilmez demişler. Bunların bu hafîf tenkîdlerine mukābil müdâfaâtımda onlara cevâben demiştim ki: O kerâmetler bana âit değildir. Ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değildir. Belki Kur’ân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesinin tereşşuhâtı ve lem‘alarıdır ki, hakîkî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’da kerâmetler şeklini almıştır. O kerâmetler Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini takviye etmek için ikrâmât-ı İlâhiye nev‘indendir. İkrâm ise, izhârı bir şükürdür, câizdir, hem makbûldür.
Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevâbı bir parça îzâh edeceğim. Ve ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşîdât yapıyorum ve ne için bu birkaç aydır bu mevzû‘da çok ileri gidiyorum ve ne için ekser mektûblar o kerâmete bakıyor? diye ma‘nen suâl edildi.
Elcevab: Risâle-i Nûr’un hizmet-i îmâniyesinde, bu zamanda binler tahrîbâtçılara mukābil, yüz binler ta‘mîrâtçı lâzım gelirken ; hem benimle beraber lâakall yüzer kâtib ve yardımcı bulunmaya ihtiyâç varken ; değil çekinmek ve temas etmemek, belki milletin ve ehl-i idârenin takdîr ile ve teşvîk ile yardım etmeleri ve temas etmeleri zarûrî iken ; ve o hizmet-i îmâniye hayât-ı bâkiyeye baktığı için, hayât-ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercîh etmek ehl-i îmâna vâcib iken ; kendimi misâl olarak derim ki: beni her şeyden