
SAYFA 411
Sâniyen: Safranbolu’nun sâdık şâkirdlerinden Osmân ve Ahmed’in iki mektûbları, onların fevkalâde sadâkat ve nûrlara alâkadârlıklarını gösteriyor.
Mâşâallâh, Osmân az zamanda hem Kur’ân’ı ders almış, hem nûrları yazmış, şimdi de Asâ-yı Mûsâ’yı yazıyor. Fedâkâr Mustafâ Usman’a ve Hıfzı’ya tâm bir kardeş ve Ahmed dahi tâm alâkadârdır. Mektûbunda imlâsı noksân olmasından ne dediğini bilemedim. Onlara, Safranbolu’da ve Kastamonu ve civârındaki kardeşlerime çok selâm ve duâ ederiz ve duâlarını isteriz. Medresetü’z-Zehrâ’daki Isparta ve civârı umûm kardeşlerimize de birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(Taşköprülü Sâdık Bey’in mektûbudur)
(142)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâdım Efendim Hazretleri,
Fâidesiz yazı ve mektûbumla Üstâdımı iz‘âc ve kıymetdâr dakikalarını israf ettirmek istemiyordum. Arzî ve semâvî âfâtlara ve maddî cereyânlara karşı Anadolu’nun ma‘nevî muhâfızı ve beşeriyeti tevhîd ve istikāmet yoluna misilsiz ve i‘câzlı eserleriyle
SAYFA 412
sevkeden ve hissiyât-ı insâniyesini risâlelerindeki hakîkatlerle kamçılayarak uyandıran ömrünü ve hayatını bu uğura bezlettiği mahkemelerin uzun müddet ve en ince tedkîki ve zâbıtanın her tarafta geniş mikyâsta aramasıyla tahakkuk eden bu asrın ma‘nevî me‘bûsuna târîhin burjuva ve engizisyon devirlerinde bile misli görülmeyen tazyîk ve işkencelerin yapılma haberleri, bana bu feryâdnâmeyi yazarak Üstâdımın kıymetli dakikalarını bir an için işgāl etmek cür'etini verdi. Mükellef bulunduğu hâlde hiç bir kardeşine, hatta Üstâdına bile üzerine farz olan teâvün-ü İslâmiye borcunu ödeyemeyen bîçâre kitleler meyânında bir ferd olarak bulunuyorum. Ve bu tazyîklerle ezilen rûhumun iniltilerini Üstâdıma duyurarak, elemlerine bir kat daha eklediğimden dolayı kusurumun affını hâk-ı pâyinden ricâ ederim. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den saâdet ve İslâmiyet güneşinin bir an evvel doğmasını niyâz ederek ebed yolunda ve ebedde dahi muhtâç olduğum büyük büyük, pek büyük Üstâdımın kudsî teveccühlerine ve şifâdâr duâlarına dâimî ihtiyâcımı arzederek mübârek el ve ayaklarınızdan öperim, Üstâdım efendim hazretleri.
Her ân rûhu ağlayan, teselli ve şifâyı Risâle-i Nûr’u yazmakta bulan bîçâre ve fakîr talebeniz Taşköprülü Sâdık
SAYFA 413
[143]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bir iki hafta Husrev’in kalemiyle mektûbunu almadığımdan ve Konya’ya gönderdiğim mecmûaların cevâbı gelmediğinden ve bir Vekîl-i Dâhiliye başta olarak, düşmanlarımız anarşistlerle beraber beni emsâlsiz tazyiklerinden ve buradaki münâfıklar bazı sâfdil dostlarımızdan hem Eskişehir’e, hem Konya’ya kitablar gönderdiğimi ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûalarını Hâşiye aldığımı haber almalarından endişeler ederken, birden hiç emsâli görülmemiş bir buçuk metre kar ve dehşetli fırtına ve soğuk bu mevsimde gelmesi; bir hiddet, bir gazab eseri ve nûrlara bir tecâvüz niyetinin netîcesi olması zannettim. Dört def‘a zelzeleler ve geçen sene yağmursuzluk gibi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleriyle münâsebetdâr olabilir diye sordum: Bu belâ umûmî midir, yoksa Afyon ve Eskişehir vilâyetlerine mi mahsûstur? Dediler ki: O iki vilâyete mahsûstur. Ben de, Elhamdülillâh dedim. Demek Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine umûmî bir taarruz yoktur. Belki yalnız bana ve elimdeki nûrlara ve çok güvendiğim Eskişehir, fakat Denizli gibi bir Medrese-i Nûriye olacağını tahmîn ettiğim hâlde,
SAYFA 414
Denizli’den on derece noksân kalmasının sebebi, onları da Afyon ve Emirdağı gibi ürkütmektir. Her ne ise, merâk etmeyiniz. İnşâallâh bu hâdise-i cevviye, aynı İstanbul mekteblilerinin hâdisesi gibi, gizli masonları, niyet ettikleri yeni bir taarruzdan vazgeçirdi. İnâyet-i Rabbâniye himâye ediyor.
Sâniyen: Bu def‘a yedi sekiz mektûblarınızı aldım. Husûsî cevâblara hâlim ve kalemim ve vaktim müsâade etmediğinden gücenmeyiniz. Mehmed Feyzî ve Emîn’in mektûblarını, ilişmeden Lâhika’ya geçirdik. O ikisi, sekiz sene husûsî hizmetimde bulunmaları cihetiyle, haddimden çok ziyâde tavsîfâtlarını bir nevi‘ ma‘nevî duâ ve sebeb-i teşvîk ve kanâat bir hüsn-ü zan ve tercümân-ı nûr haysiyetiyle Üstâdlarına bir alâmet-i sadâkat ve bir vesîka-i i‘tikād ve irtibâttır diye ilişmedim. Ve Feyzî’nin merhûme vâlidesinin Risâle-i Nûr dersleriyle güzel ve nûrânî vefâtı, nûrların şâkirdlerine sekerât vaktinde ve sıkıntılı zamanlarında imdâda yetişmesine bir parlak numûne olarak Lâhika’ya girmesi münâsibdir.
Halîl İbrâhîm’in bu def‘aki mektûbunda kazâ ve kader-i İlâhîden, Nedendir? Nedendir? diye çok suâllerinin birden cevâbı, bizlere mücâhidâne çok hasenât kazandırmak ve nûrlara herkesin nazar-ı dikkatini celbetmekle umûma okutmaktır. Fakat bir derece kazâ ve kadere i‘tirâz ma‘nâsını hayâle getirdiği için, şimdilik Lâhika ile ta‘mîmi
SAYFA 415
münâsib olmaz. Ve mektûbunun âhirindeki, Cevşenü’l-Kebîr’den alınan fıkralar, duâlar çok güzeldir.
Sâlisen: Husrev’in mektûbunda, Atabeyli Kötürüm Alî ve Eğirdirli Kâzım’ın nûrlara tâm şevkle hizmetleri, hatta rûhanîleri de onları tebrîke ve tahsîne sevkeder. Ve Aliköy’ünden bana mektûb yazan on dört yaşındaki Mustafa Veysel, pederiyle hem Kur’ân’a, hem nûrlara hizmetleri ve üç Alî'lerin gayret ve himmetleriyle o köy ma‘sûmları Risâle-i Nûr’a çalışmaları, değil yalnız beni belki umûm nûr şâkirdlerini tahsîne ve şükre sevkeder.
Râbian: Salâhaddin Abdurrahman, Feyzî’nin vâlidesinin vefâtı münâsebetiyle yazdığı mektûbun âhirindeki Feyzî’ye ta‘ziyesi ve hâşiyede, benim ölümümü kabûl etmemesi ve Gavs-ı a‘zam’ın ks bir kısım himâyeti Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ne geçmesi diye beni sürûrla ağlattırdı. Ve Safranbolu kahramanları Mehmed Feyzî ve Emîn’in şehnâmelerine iştirâkleri ve merkez-i hükûmette umûmî bir arabî hattı ve hurûfu kursu açılması ve Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’nin fütûhâtına ve kerâmetine alâmet olmasını müjdelemeleri, pek büyük bir inşirâh vermesiyle bu kışın bütün çektiğim sıkıntıları hiçe indirdi.
Denizli fedâkâr çalışkanlarından Tavaslı Mollâ Mehmed’in sûreten kısa, fakat ma‘nen uzun mektûbunda, o dahi ölümüme râzı olmuyor ve haddimden çok ziyâde kıymet veriyor
SAYFA 416
gördüm. Hem ona, hem hapiste görüştüğüm kardeşlerimize, hem Hasan Feyzî ve Hâfız Mustafâ ve arkadaşlarına binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlere selâm ve duâ eden ve duâlarınızın tiryâk gibi te’sîrini gören kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Mehmed Feyzî ve Emîn’in mektûbudur.
(144)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve çok Mübârek ve çok Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri,
Evvelâ hürmetle el ve ayaklarınızdan öper, saâdetler içinde hayırlı ömürler ve âfiyetlerinizi Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den niyâz eder, kusurumun affını istirhâm ederim. Sâniyen hayâtımda sevgili Üstâdımdan sonra ziyâde sevdiğim ve husûsî hizmetini yapmakla mütelezziz olduğum merhûme vâlide, iki senedir dağdağa-i dünyâdan âlem-i nûra istirâhate geçmeye şevkle hazırlanıyordu. Rebîü’l-evvelin on ikinci Cum'a gecesinde Rahmet-i Rahmâna kanat açarak, mübârek kardeşimizin Ahmed Husrev
SAYFA 417
ve şehîd Merhûm Hâfız Alî rh Efendi kardeşimizin mübârek vâlidelerinin gittiği âleme bu üçüncü Âişe ismindeki rahmetullâhi aleyhâ vâlide dahi tayerân etti.
Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn, başta sevgili mübârek Üstâdımız olarak umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerine hizmet-i nûriyeye müsâid hayırlı ömürler ihsân buyursun. Âmîn.
Sevgili Üstâdım, her zaman Risâle-i Nûr, talebelerinin imdâdına yetiştiği gibi, bu def‘a dahi hem ma‘sûme ve ihtiyâre bir şâkirdi ve hem bu miskîn, âciz, tembel, kusûrlu, bîçâre bir talebesinin vâlidesi olması münâsebetiyle, öyle hârika bir sûrette yetişti, imdâdına koştu ki, bizi hayretler içinde bıraktı. Şöyle ki: Bu iki senedir çok teselliye muhtâç olan hastalığının imtidâdında, şifâ-yı hakîkîyi ve nûr-u tesellîyi veren derslerini, husûsen Hastalar ve İhtiyârlar Risâleleri ve Yirminci Mektûb ve Yirmi Birinci Mektûb ve On Yedinci Söz’ün Birinci Makamı gibi hakîkat-i mevti bildiren nûrlu derslerini âb-ı zemzem gibi mükerreren ders alıp hâline tâm bir sabır içinde şükretmesi; ve sekerâtında yine Risâle-i Nûr’un hâlis şâkirdleri haber verilmediği hâlde, birden bire gelip Sûre-i Yâsîn ve Sûre-i İhlâs ve سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحٖیمٍ tilâvetleri ve tevhîd sadâları içinde hiç şaşırmadan beraber okuyarak tekmîl-i enfâs etmesi; ve hatta o gece sabaha kadar Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından kefeni üzerinde Sûre-i Yâsînler ve Cevşenü’l-Kebîrler, Hizb-i Nûrîler ve salavât-ı şerîfeler ve Duâ-yı Rahmânlar
SAYFA 418
okunup hem Üstâdımıza, hem merhûme vâlideye, hem bütün Risâle-i Nûr şâkirdlerine duâlar edilmesi; ve sabahta yine haber verilmediği hâlde İnebolu’dan Salâhaddîn, Devrekânî’den Ahmed Kureyşî, Daday’dan Fuâd kardeşlerimiz Asâ-yı Mûsâ’ya âit vazîfe ile gelip defninde hazır olmaları gibi çok alâmetler emâreler var ki, Üstâdına ve Risâle-i Nûr şâkirdlerine kesretle duâ eden, hatta uykuda iki eli mütemâdiyen açık yatmayı bizim hapsimizden sonra kendine âdet eden o vâlideye bu bîçâreler muîni olan Risâle-i Nûr imdâdına yetişip hüsn-ü âkıbetine vesîle olduğuna şüphemiz kalmadı. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Sevgili kıymetdâr müşfik Üstâdım, zât-ı âlînizin hayatı bana her şeye bedel, kâfî ve vâfî ve medâr-ı tesellîdir diye vâlidenin müfârakatinden gelen teessürü izâleye çalışıp, hemen Risâle-i Nûr’un nûr-u tesellîyi veren derslerine mürâcaat ettiğim bir hengâmda, birden bire sevgili Üstâdımızın vasiyet etmekte olduğunu haber veren ve bir bedbaht tarafından zehir vermeye cesâret edildiğini iş‘âr eden gāyet heyecanlı ve acıklı ve hüzünlü bir nâmelerini aldık. Hüzün hüzün üstüne, musîbet musîbet üstüne geldi. Âh, öyle mahzûn olduk ki, sanki bütün âlem hüzünle dolmuş gibi oldu. Gözlerimiz kanlı yaşlarla doldu. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sevgili Üstâdımızın firkatini göstermesin. Âmîn Âmîn Âmîn.
SAYFA 419
Ey sevgili Üstâdımız; ve ey ism-i Nûr’a mazhar Saîdü’n-Nûrsî, اَلسَّیّدْ بدیع الزّمان سَلَّمَهُ اللّٰهُ تَعَالٰی; ve ey otuz üç âyât-ı Kur’âniyenin husûsî iltifâtına nâil
ve ey یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰی نُورٍ âyetinin bir sırrına ve وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا âyetinin bir iltifâtına mazhar; ve ey اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً مَدَی الدَّهْرِ وَالْاَیَّامِ یَا نُورُ جَلْجَلَتْ münâcât-ı haydarîyeye bir mâsadak; ve ey فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ ile müeyyed; ve ey فَالْوَاصِلُ اِلٰی سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعٖیدُ الْمُقَرَّبُ tebşîriyle mübeşşer; ve ey yüz elliyi mütecâviz âsâr-ı bedîa-i i’câzkârânenle tabîiyyûnluk ve maddiyyûnluk fikr-i küfrîsini öldürüp nev‘-i beşeri küfr-ü mutlak bataklığından sâhil-i selâmete çıkaran hârika-i kudret; ve ey münevver kalbi ağrâz-ı dünyâdan pâk olduğu hâlde, yetmiş sene bu dine hizmet eden Muhyiddîn;
Ve ey vâris-i kitabullah; ve ey vâris-i Resûlullâh; ve ey اٰیَةٌ خَارِقَةٌ مِنْ اٰیَاتِ اللّٰهِ; ve ey قُرَّةَ الْعُیُونِ لِطَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ; ve ey ilmen, ahlâken, etvâren, ahvâlen ve ef‘âlen bir hazîne-i maârif ve bir sefîne-i kemâlât ve bir numûne-i imtisâl; ve ey Risâle-i Nûr şâkirdlerine bir mir’ât-ı tecelliyât; ey Allâme-i muhakkik; ey ma’den-i hamiyet ve şefkat; ve ey Eflâtûnlara ve Fârâbîlere ve İbn-i Sînâlara bir kütübhâne-i hikmet ve hakîkat olan Sevgili Üstâd, اَلسَّیّدْ سَعٖیدُ النُّورْسِی, Risâle-i Nûr isminde sende tulû‘ eden
SAYFA 420
şemsü’ş-şümûs-u ma‘nevî kemâl-i haşmetle tele’lü edip ebeden parlayacak. Hem senin mâ-i hayâta kanmış ve bekā-yı billâha mazhar olmuş hakîkî vücûduna aslâ gelmez fenâ
Eğer kabûl olursa rûh u cânımız olsun sana kurban. Yâ Rabb, bihakk-ı sırr-ı Furkān, gelmesin Üstâdımıza ziyân. O nûru söndürmek isteyen şakî, müba‘id, muazzib, İsm-i Kahhâr hürmetine kahrolsun. O zehir vermeye cesâret eden el kurusun. Yâ Rab, بِحَقِّ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ ve بِحَقِّ حقائقِ رسائلِ النور, Üstâdımızı سَلَّمَهُ اللّٰهُ تَعَالٰٓی اِلَی الْاَبَدِ maddî ve ma‘nevî her türlü taarruzdan masûn eyle. Âmîn Âmîn Âmîn.
Orada bulunan umûm kardeşlerimize ayrı ayrı selâmlar ve duâlar eder ve duâlarını ister ve tekrar sevgili Üstâdımızın el ve ayaklarından öper, hayır duâlarını gözler, âfiyetlerini Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn'den niyâz ederiz. Abdülmecîd Efendi’ye gönderilecek nûrlar hakkındaki emîrnâmenizi aldık. Bundan sonra da aldığımız nûrları kendisine göndereceğiz inşâallâh.
Çok kusûrlu fakat üstâdlarının affını bekleyen bîçâre âciz talebelerinizden Feyzî ve Emîn
SAYFA 421
Isparta Medresetü’z-Zehrâsı’nın parlak bir Medrese-i Nûriyesi olan Sava’da o medresenin mübârek Üstâdının hafîdi Ahmed’in samîmî bir târifnâmesidir. Lâhika’ya geçirilsin.
(145)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
1
Her eserden daha nûrlu Sözleri
Her kitabdan daha şevkli Lem‘aları
Bu asırda bulunmaz bunların hiç değeri
Zîrâ meşgūl olanlardan giderir gamı, kederi.
2
Tek bir kelimesi bin elmasa bedeldir
Nûr eserler bütün eserlerden güzeldir
Görünmüyor bunların şimdi benzeri
Nûr bahridir hep Sözleri, Mektûbât’la Lem‘aları.
3
Bu nûrların te’sîrlidir sözleri
Her birisi semâ-yı Kur’ânın parıldayan yıldızı
Türk vatanı bu nûrların zuhûr eden menba‘ı
Üstâdımın hediyesi, hem Kur’ân’ın tefsîri.
SAYFA 422
4
İlimlerin kaynağıdır bu nûrlar elbet
Îmânların miftâhıdır bu eserler elbet
Görmek istemeyenler dîvânedir elbet
Îmân ile hizmet edeni mes‘ûd eder elbet.
5
Ey nûrlar, gözüm açıp gördüm sizi
Hem yazdım okuyarak sevdim sizi
Nûrunla açtın gözümüzü, ettin iknâ‘ kalbimizi
Budur emelimiz, râh-ı hidâyetten ayırma bizi.
6
Yoluna kurban olayım ey güzel nûrlar
Seninle kalbimize doluyor îmânla sürûrlar
Muvakkat bir zaman hicrânınla oldumsa mahzûn
Yakında bahr-ı ummânına girip olurum memnûn.
7
Âh, ben küçükten beridir nûr içinde yaşadım
Âh, ne çâre asker olup ağlayarak ayrıldım
Kırk bir aydır bu nûrları düşündükçe özledim
Kavuştur Allâh’ım bu nûrlara diye gözledim.
8
Sakın arkadaş çirkin ellere kaptırma, tanı
Düşün ki çoktur arayıp da bulamayanı
SAYFA 423
Bulmak isteyen dolaşsın Konya Afyon’u
İ‘mâlâthânesini Isparta’da bulur menba‘ını.
9
Ey bu zamanda gaflet zulmetinde kalan vatandaş
Ey bu nûrlardan mahrûm kalan arkadaş
Derdine dermân, kalbine îmân bulmak istersen
Bu nûrları her yerde arayıp bulmaya çalış.
10
Gezme sergerdân, nûr dâiresinde tahkîkî îmân
Buna şâhid kalb-i selîm, hem de bozulmayan vicdân
Her zulmete ziyâ, her derde devâdır güyâ bir Lokmân
İçinde istif edilmiş eczâcısı Üstâd Bedîüzzamân.
11
Buna şâhid başta Hazret-i Kur’ân-ı Azîmüş-şân
Ediyor isbat otuz üç âyâtıyla ayân
Gösterdi bize Hazret-i Alî ra şecâatte aslan
Hem pîr-i muazzam كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ ile ediyor i‘lân
12
Hem bunları te’yîd ediyor binlerce velî
Ediyor kanâat Allâh’ın sevgili kulu
Bakıp da göremiyor başka doğru bir yolu
Allâh’ın emrini tutmayanlar hepsi de deli.
SAYFA 424
13
Canım fedâdır ey Risâle-i Nûr senin yoluna
Hakîkî olayım kardeş nâşirine hâdimlerine
Hiç görülmüyor benzeyen senin hakîkatlerine
Canım fedâ olsun Risâle-i Nûr, hem de müellifine.
14
Derdlere dermân, kalplere îmân nûru
Her tarafa şân verir, düşmanın kalbine sızı
Bir seher yıldızı bu nûrların yüzü
Kırk bir aydan beridir rûhum arzular sizi.
15
Anadolu sînesinde doğup parladın
Ehl-i îmâna müjdeler verip etrafına topladın
Ehl-i gaflet dehşet alıp zulümlerle saldırdı
Nihâyette mağlûb edip onları da susturdun.
16
Her yerde hayretle zikrolunur nâmın
Gökyüzüne çıkmak mıdır muradın
Şüphe yok ki bir urvetü’l-vüskāsın
Hep yolunda can vermektir muradım.
17
Fedâ edeceğim yolunda cismimi elbet
Fânî cismim seninle bâkîleşir elbet