Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 78
Evet, ben yirmi dört sâat evvel hassâsiyetimle ve a‘sâbımın rutûbetten te’sîriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi, aynen öyle de; ben ve köyüm ve nâhiyem, kırk dört sene evvel Risâle-i Nûr’daki rahmet yağmurunu bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissetmişiz demektir.
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[31]
[Hiss-i kable’l-vukū‘ mektûbunun tetimmesi]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un zuhûru hiss-i kable’l-vukū‘ ile küllî bir sûrette hissedilmesi gibi, Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin bir kısmının i‘tirâfıyla ve bir kısmının tarz-ı hayâtı Risâle-i Nûr gibi bir hizmete nâmzedliğini gösterdiği cihetle bu tetimmeyi yazıyorum. Evet, hiss-i kable’l-vukū‘ herkeste cüz’î küllî vardır. Hatta hayvanâtta dahi vardır. Hatta rüyâ-yı sâdıkanın ehemmiyetli bir kısmı, bu hiss-i kable’l-vukūun nev‘indendir. Hatta bazılarda ziyâde hassâsiyet cihetiyle kerâmet derecesine çıkar. Benim a‘sâbımdaki hassâsiyetle yağmurdan
SAYFA 79
yirmi dört sâat evvelki rutûbet-i havaiye ile yağmurun gelmesini hissetmem, bir cihette hiss-i kable’l-vukū‘ sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin tarz-ı hayâtlarına dikkat ettim, gördüm ki, aynı benim güzerân-ı hayâtım gibi, Risâle-i Nûr gibi bir netîceye göre techîz edilip sevkedilmiş.
Evet, Husrev, Feyzî, Hâfız Alî, Nazîf gibi çok kardeşlerimizin geçen tarz-ı hayâtları bu hizmet-i nûriyeye göre bir vaz‘iyet verildiğini onlar hissettikleri gibi; ben de çok hâs kardeşlerimde, hatta burada da aynen tarz-ı hayâtım gibi böyle bir nûrânî meyveyi vermek için tanzîm edilmiş görüyorum. Hissetmeyen kısmı, dikkat etseler hissedecekler. Ben kendim, bütün hayâtımın hârika kısmını, evvelce Gavs-ı A‘zam’ın ks bir silsile-i kerâmeti telakkî ediyordum. Şimdi Risâle-i Nûr’un bir silsile-i ikrâmâtı olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle: Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken, yolda, bir iki mühim ilm-i kelâm’a âit kitablar elime geçti. Dikkatle mütâlaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra, sebebsiz olarak hem ulemâyı, hem mekteb muallimlerini münâzaraya Kim ne isterse benden sorsun diye iʻlân ettim. Medâr-ı hayrettir ki, münâzaraya gelenlerin bütün sordukları suâller, yolda mütâlaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes’elelerdi. Hem feylesofların sordukları suâller, hâfızamda bulunan mes’elelerdi.
SAYFA 80
Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalâde muvaffakiyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfurûşluk ve ma‘nâsız izhâr-ı fazîlet ise, ileride Risâle-i Nûr’un İstanbul’ca ve ulemâca makbûliyetine ve ehemmiyetine zemîn ihzâr etmek imiş.
İkincisi: Hatta ben fakîr ve muhtâç olduğum ve zâhid ve sofu ve riyâzetçi olmadığım ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hânedânlık haysiyetinden, şân ve şerefinden hissedâr olmadığım hâlde târîhçe-i hayatımda yazıldığı gibi küçükten beri halkların mallarını, hediyelerini kabûl edemiyordum, ihtiyâcımı izhâra tenezzül edemiyordum. Beni bilenler gibi ben de çok hayret ederdim. Şimdi hâssaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki, Risâle-i Nûr’un dehşetli bir mücâhedesinde, tama‘ ve mal yüzünden mağlûb olmamak ve i‘tirâz gelmemek için o hâlet-i rûhiye bize ihsân edilmişti. Yoksa düşmanlarım, o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.
Hem ezcümle, Eski Saîd siyâsette çok ileri gittiği hâlde, Yeni Saîd de tarafdâr bulmak için çok muhtâç olduğu zamanda bütün insanları merâk ile meşgūl eden bu beş altı senedeki beşer tûfanları, siyâset fırtınaları içinde kat‘â ve aslâ beni meşgūl etmedi ve merâkla mağlûb etmedi ve beş sene, bilmeyi merâk etmedim. Beni bilenler gibi ben de bu hâle çok hayret ederdim. Hatta kendi kendime der idim: Acaba ben mi dîvâne olmuşum ki, bütün dünyayı kendiyle meşgūl eden bu hâdisâta bakmıyorum, ehemmiyet vermiyorum. Yoksa insanlar mı dîvâne olmuşlar? diye
SAYFA 81
hayret içinde idim. Şimdi hem ma‘nevî ihtârla, hem mezkûr hiss-i kable’l-vukū‘lar ile, hem meydandaki Risâle-i Nûr’un galebe ve serbestiyeti ile tahakkuk etti ki, Risâle-i Nûr’daki hakîkat-i ihlâs, Rızâ-yı İlâhîden başka hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ olamaz. Ve Kur’ân’dan başka hiç bir nokta-i istinâdı olmadığını isbat etmek için o acîb hâlet-i rûhiye verilmiş.
Husrev mektûbunda demiş ki: Yüzümüzden çektiğin zahmetlerden hakkını helâl et. Ben de derim: Yüz bin def‘a helâl ediyorum. Çünkü o zahmetler bütün rahmetler oldu. Noktaları silindi. Fakat benim hatâlar ve kusurlarımla sizin çektiğiniz zahmetler cihetiyle hakkınızı siz bana helâl etmelisiniz. Ben i‘tirâf ediyorum ki, sizin gibi hâlis, sâfî zâtlara tam kardeş olmaya lâyık değilim. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk merhametiyle sizlerin yüzünden beni de affeder
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[32]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sarsılmaz, Sebâtkâr, Fedâkâr, Vefâdâr Kardeşlerim,
Bilirsiniz ki, Ankara ehl-i vukūfu, Risâle-i Nûr’a âit kerâmetleri ve işârât-ı gaybiyeleri
SAYFA 82
inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde hissedâr olduğumu zannedip i‘tirâz etmişler. Ve böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi. Kerâmet izhâr edilmez demişler. Bunların bu hafîf tenkîdlerine mukābil müdâfaâtımda onlara cevâben demiştim ki: O kerâmetler bana âit değildir. Ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değildir. Belki Kur’ân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesinin tereşşuhâtı ve lem‘alarıdır ki, hakîkî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’da kerâmetler şeklini almıştır. O kerâmetler Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini takviye etmek için ikrâmât-ı İlâhiye nev‘indendir. İkrâm ise, izhârı bir şükürdür, câizdir, hem makbûldür.
Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevâbı bir parça îzâh edeceğim. Ve ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşîdât yapıyorum ve ne için bu birkaç aydır bu mevzû‘da çok ileri gidiyorum ve ne için ekser mektûblar o kerâmete bakıyor? diye ma‘nen suâl edildi.
Elcevab: Risâle-i Nûr’un hizmet-i îmâniyesinde, bu zamanda binler tahrîbâtçılara mukābil, yüz binler ta‘mîrâtçı lâzım gelirken ; hem benimle beraber lâakall yüzer kâtib ve yardımcı bulunmaya ihtiyâç varken ; değil çekinmek ve temas etmemek, belki milletin ve ehl-i idârenin takdîr ile ve teşvîk ile yardım etmeleri ve temas etmeleri zarûrî iken ; ve o hizmet-i îmâniye hayât-ı bâkiyeye baktığı için, hayât-ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercîh etmek ehl-i îmâna vâcib iken ; kendimi misâl olarak derim ki: beni her şeyden
SAYFA 83
ve temastan ve yardımcılardan men‘etmek ile beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak ve benden ve Risâle-i Nûr’dan soğutmak; ve benim gibi ihtiyâr, hasta, zayıf, garîp, kimsesiz bîçâreye, binler adamın göreceği vazîfeyi başına yüklemek; ve tecrîd ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev‘inden insanlarla temastan ve ihtilâttan çekilmeye mecbûr olmaklığım;
Hem o derece te’sîrli bir tarzda halkları ürkütmek ki, en ziyâde merbût görünen bazı dostlarım bana selâm vermemek, hatta bazı, namazı da terketmek derecesinde ürkütmek ile kuvve-i ma‘neviyeyi kırmak cihetlerinden ve sebeblerinden, ihtiyârım hâricinde bütün o mâni‘lere karşı Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerinin takviyesine medâr ikrâmât-ı İlâhiyeyi beyân ederek Risâle-i Nûr etrafında ma‘nevî bir tahşîdât yaptırmak; ve Risâle-i Nûr kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtâç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmıştır. Yoksa hâşâ, kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfurûşluk etmek, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh Risâle-i Nûr kendi kendine hem kendini müdâfaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma‘nen müdâfaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesîle olacaktır.
SAYFA 84
Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime, hâssaten duâları makbûl mübârek ma‘sûmlar tâifesine ve muhterem ihtiyârlar cemâatinden her birerlerine binler selâm ve duâ ederek Ramazân-ı Şerîflerini tebrîk ederiz. Duâlarını ricâ ederiz. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Isparta’daki umûm Risâle-i Nûr talebeleri nâmına Ramazân tebrîki münâsebetiyle yazılmış ve on üç fıkra ile ta‘dîl edilmiş bir mektûbdur.
[33]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Ey Âlem-i İslâm’ın dünya ve âhirette selâmeti için Kur’ân’ın feyziyle ve Risâle-i Nûr’un hakîkatiyle ve sâdık şâkirdlerinin himmetiyle mübârek gözlerinden yaş yerine kan akıtan;
SAYFA 85
ve ey fitne-i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında, Hazret-i Eyyûb aleyhisselâm'dan ziyâde hastalıklara, derdlere giriftâr olan; ve Kur’ân’ın nûruyla ve Risâle-i Nûr’un burhânlarıyla ve şâkirdlerin gayretiyle Âlem-i İslâm’ın maddî ve ma‘nevî hastalıklarını Hekîm-i Lokmân as gibi tedâviye çalışan;
Ve ey mübârek ellerinde mevcûd olan nûr parçalarının hak ve hakîkat olduğunu, Kur’ân’ın otuz üç âyetiyle ve Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiye ile isbat eden;
Ve ey kendisi hasta ve ihtiyâr ve zayıf ve gāyet acınacak bir hâlde iken, herkesten ziyâde Âlem-i İslâm’a can fedâ eder derecesinde acıyarak, kendine fenâlık etmek isteyenlere Kur’ân’ın hakîkatiyle ve Risâle-i Nûr’un hüccetleriyle ve nûr talebelerinin sadâkatleriyle hayırlı duâlar ve iyilikler etmekle karşılayan;
Ve yazdığı mühim eserlerinden Âyetü’l-Kübrâ ismindeki eserin tab‘edilmesiyle kendi zâtına ve talebelerine gelen musîbette hapishânelere düşen; ve o zindanları, Kur’ân’ın irşâdıyla ve Risâle-i Nûr’un dersiyle ve şâkirdlerin iştiyâkıyla bir Medrese-i Yûsufiye’ye çeviren ve bir dershâne yapan; ve içimizde bulunan ve câhil olanların hepsini, o dershânede Kur’ân’ı hatmettirerek çıkaran; ve o musîbette Kur’ân’ın kuvve-i kudsiyesiyle ve Risâle-i Nûr’un tesellisiyle ve kardeşlerin tahammülleriyle ihtiyâr ve zayıf olduğu hâlde, bütün ağırlıklarımızı ve yüklerimizi üzerine alan; ve yazdığı Meyve ve Müdâfaanâme Risâleleriyle Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câzıyla ve Risâle-i Nûr’un kuvvetli burhânlarıyla ve şâkirdlerinin
SAYFA 86
ihlâsı ile, izn-i İlâhî ile o zindan kapılarını açtırıp berâet kazandıran; ve o günde bize ve Âlem-i İslâm’a bayram yaptıran; ve hakîkaten Risâle-i Nûr’u, nûrun alâ nûr olduğunu isbat ederek kıyâmete kadar serbest okunup yazılmasına hak kazandıran;
Ve Âlem-i İslâm’ın Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın gıdâ-yı kudsîsiyle ve nûrun uhrevî taâmıyla ve şâkirdlerinin iştihâlarıyla ekmek, su ve hava gibi bu nûrlara pek çok ihtiyacı olduğunu ve bu nûrları okuyup yazanlardan binlerle kişi îmânla kabre girdiklerini isbat eden; ve kendine mensûb talebelerini, hiç bir yerde mağlûb ve mahcûb etmeyen; ve el-yevm Kur’ân’ın semâvî dersleriyle ve Risâle-i Nûr’un esâsâtıyla ve şâkirdlerinin zekâvetleriyle ve Meyve’nin Onuncu ve On Birinci Mes’eleleriyle ve çiçekleriyle firâk ateşiyle gece gündüz yanan kalplerimizin ateşini, âb-ı hayât ve şarâb-ı kevser gibi o mübârek mes’ele ve çiçekleriyle söndürüp bizleri sürûr ve feraha sevkeden;
Ve ey âlemin en çok korktuğu ölümü, Kur’ân-ı Azîmü’şşân’ın kat‘î va‘dleriyle ve tehdîdleriyle ve Risâle-i Nûr’un keşf-i kat‘îsiyle ve merhûm şâkirdlerinin müşâhedesiyle ve onlardaki keşfü’l-kubûr sâhiblerinin görmesiyle ehl-i îmân için i‘dâm-ı ebedîden kurtarıp bir terhîs tezkeresine çeviren; ve âlem-i nûra gitmek için güzel bir yolculuk olduğunu isbat eden; ve kâfirler ve münâfıklar için i‘dâm-ı ebedî olduğunu bildiren;
SAYFA 87
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bin Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm ve kırk vech-i i‘câzının tasdîki altında ihbârât-ı kat‘iyesiyle ve ondan çıkan Risâle-i Nûr’un en muannid düşmanlarını mağlûb eden hüccetleriyle ve nûr şâkirdlerinin çok emârelerin ve tecrübelerin ve kanâatlerinin teslîmiyle o korkunç, karanlık, soğuk ve dar olan kabri, ehl-i îmân için cennet çukurlarından bir çukur ve cennet bahçelerinin bir kapısı olduğunu isbat eden; ve kâfirler ve münâfıklar ve zındıklar için cehennem çukurlarından, yılan ve akreplerle dolu bir çukur olduğunu isbat eden;
Ve oraya gelecek olan Münker-Nekîr ismindeki melâikeleri, ehl-i hak ve hakîkat yolunda gidenler için, birer mûnis arkadaş yapan; ve Risâle-i Nûr’un şâkirdlerini talebe-i ulûm sınıfına dâhil edip, Münker-Nekîr suâllerine Risâle-i Nûr’la cevâb verdiklerini, merhûm kahraman şehîd Hâfız Alî’nin rh vefâtıyla keşfeden; ve hayâtta olanlarımızın da, yine Risâle-i Nûr’la cevâb vermemizi Rahmet-i İlâhiyeden duâ ve niyâz eden;
Ve Hazret-i Kur’ân’ı, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nevi‘ i‘câz-ı ma‘nevîsini göstermesiyle ve umûm kâinâta bakan Kelâm-ı Ezelî olmasıyla ve tefsîri olan Risâle-i Nûr’un Mu‘cizât-ı Kur’âniye ve Rumûzât-ı Semâniye Risâleleriyle ve Risâle-i Nûr’un gül fabrikasının serkâtibi ki, kahraman kardeşlerin ve şâkirdlerinin fevkalâde gayretleriyle, Asr-ı Saâdet'ten beri böyle hârika bir sûrette mu‘cizeli olarak yazılmasına hiç bir kimse
SAYFA 88
kādir olmadığı hâlde, Risâle-i Nûr’un kahraman bir kâtibi olan Husrev’e, yaz emri buyurulmasıyla, Levh-i Mahfûz’daki yazılan Kur’ân gibi yazılması;
Ve Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın hak Kelâmullâh olduğunu ve bütün semâvî kitabların en büyüğü ve en efdali ve bir Fâtiha içinde, binler Fâtiha ve bir İhlâs içinde, binler İhlâs ve hurûfâtının her biri on sevâbdan, yüz ve bin ve binlere kadar sevâb ve hasene verdiklerini hiç görülmedik ve işitilmedik pek güzel ve hârika bir sûrette ta‘rîf ve isbat eden;
Ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bin üç yüz seneden beri i‘câzını göstermesiyle ve muârızlarını durdurmasıyla ve nûrun gözlere gösterir derecede zâhir delilleriyle ve nûr şâkirdlerinin elmas kalemleriyle bu zamana kadar mislî görülmedik Risâle-i Nûr’un, dünyaya ferman okuyan risâleleriyle, bilhassa en mütemerridleri ve muannidleri susturan Yirmi Beşinci Söz ve Zeyilleriyle, kırk vecihle i‘câz-ı Kur’ânî olduğunu isbat eden;
Ve ey Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, hak peygamber olduğuna ve umûm yüz yirmi dört bin peygamberlerin efdali ve seyyidi olduğuna dâir binler mu‘cizelerini Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nâmındaki Risâle-i Nûr’u ile güzel bir sûrette isbat eden; ve Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Rahmeten-li’l-âlemîn olduğunu kâinâtta i‘lân etmesiyle ve nûrun baştan nihâyete kadar O’nun asm Rahmeten-li’l-âlemîn
SAYFA 89
olduğunu burhânlarla isbat etmesiyle ve o Resûl’ün asm ef‘âl ve ahvâli, kâinâtta numûne-i iktidâ olacak en sağlam ve en güzel rehber olduğunu, hatta körlere de göstermesiyle ve Anadolu’da ve husûsî memleketlerde nûrun intişârı zamanında belâların ref‘i ve susturulmasıyla musîbetlerin gelmesi şehâdetiyle ve nûr şâkirdlerinin gāyet ağır müşkilâtlar içinde kemâl-i metânetle hizmet ve irtibâtlarıyla o Zât’ın asm sünnet-i seniyesine ittibâ‘ etmek, ne kadar kârlı olduğunu beyân eden;
Ve bir sünnete bu zamanda ittibâ‘da yüz şehîdin ecrini kazandığını bildiren; ve sadaka kazâ ve belâyı nasıl def‘ediyorsa, Risâle-i Nûr da Anadolu’ya gelecek kazâ ve belâyı, yirmi senedir def‘ettiğini ayne’l-yakîn isbat eden Üstâd-ı Ekremimiz Efendimiz Hazretleri Hâşiye
SAYFA 90
Şimdi şu Risâle-i Nûr’un berâati, başta siz sevgili Üstâdımızı, sonra biz âciz kusûrlu talebelerinizi, sonra Âlem-i İslâm’ı sürûrlara sevkederek ikinci büyük bir bayram yaptırdığından, siz mübârek Üstâdımızın büyük Bayram-ı Şerîf’ini ve yine üçüncü bayram olan Ramazân-ı Şerîf’inizi ve Leyle-i Kadr’inizi tebrîk ederek, emsâl-i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı ve biz kusurluların kusurlarımızın affını ricâ ederek, umûmen selâm ile mübârek el ve ayaklarınızdan öperek mübârek duâlarınızı temennî ederiz, efendimiz hazretleri
Isparta ve havâlîsinde bulunan Risâle-i Nûr talebeleri
SAYFA 91
Haddimden yüz derece ziyâde olan bu mektûb muhteviyâtını tevâzu‘ ile reddetmek, bir küfrân-ı ni‘met ve umûm şâkirdlerin hüsn-ü zanlarına karşı bir ihânet olması; ve aynen kabûl etmek bir gurur, bir enâniyet ve benlik bulunması cihetiyle, umûm nâmına Risâle-i Nûr kâtibinin yazdığı bu uzun mektûbu, on üç fıkra ilâve ederek hem bir şükr-i ma‘nevî, hem gururdan, hem küfrân-ı ni‘metten kurtulmak için size bir sûretini gönderiyorum ki, Meyve’nin On Birinci Mes’elesi’nin âhirinde Risâle-i Nûr’un Isparta ve civârı talebelerinin bir mektûbudur diye ilhâk edilsin.
Ben bu mektûbu bu ta‘dîlât ile yazarken, iki def‘a bir güvercin yanımızdaki pencereye geldi. İçeriye girecekti, Ceylan’ın başını gördü, girmedi. Birkaç dakîka sonra başkası aynen geldi, yine yazanı gördü, girmedi. Ben dedim:
Her hâlde evvelki serçe ve kuddûs kuşları gibi müjdecidirler. Veyâhûd bu mektûb gibi müteaddid mektûbları yazdığımızdan bu mübârek mektûbun da ta‘dîli ile mübârekiyetini tebrîk için gelmişler, kanâatimiz geldi.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî