
SAYFA 169
[65]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Alîköy’ünde Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Alî Efendi, münâfıklar hakkında bir Âyet-i Kerîme’yi soruyor. Şimdi zamanım îzâha müsâid olmadığı için, kısaca bir iki cümle beyân ediyorum.
Münâfık öldükten sonra namazı kılınmaz meâlindeki âyet, o zamandaki ihbâr-ı İlahî ile bilinen kat‘î münâfıklar demektir. Yoksa zan ile, şüphe ile, münâfık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, ehl-i kıbledir. Sarîh küfür söylemese veyâhûd tövbe etse, namazı kılınabilir. O Aliköy’de Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfızîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenâsı da, münâfık hakîkatına dâhil olmamak lâzım gelir. Çünkü münâfık itikādsızdır, kalpsizdir ve vicdânsızdır, Peygamber asm aleyhindedir. Şimdiki bazı zındıklar gibi. Alevî ve Şîaların müfritleri ise, değil Peygamber asm aleyhinde, belki Âl-i Beyt’in muhabbetinden ifrâtkârâne muhabbet besliyorlar. Münâfıkların tefrîtlerine mukābil, bunlar ifrât ediyorlar. Hadd-i Şerîatten çıktıkları vakit, münâfık değil, ehl-i bid‘a oluyorlar, fâsık oluyorlar, ekseriyetçe zındıkaya girmiyorlar. Hazret-i Alî ra yirmi sene hürmet ettiği ve onlara Şeyhü’l-İslâmlık mertebesinde onların hükmünü kabûl ettiği, Ebû Bekir,
SAYFA 170
Ömer, Osmân’a ra ilişmeseler, Hazret-i Alî ra o üç halîfeye hürmet ettiği gibi onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar yeter.
Hem mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin en büyük Üstâdı, Peygamber’den asm sonra Celcelûtiye’nin şehâdetiyle İmâm-ı Alî radıyallâhü anhdır. Onun muhabbetini da‘vâ eden Şîalar, Alevîler, Risâle-i Nûr’un derslerini Sünnîlerden ziyâde dinlemeseler, Âl-i Beyt’e muhabbet da‘vâları yanlış olur. Zâten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Alî’nin himmetiyle ma‘sûmlar Risâle-i Nûr’u şevk ile yazmalarını işitmiştim. Hatta o zamanda, o köyü de duâma dâhil etmiştim. İnşâallâh, yine orada imam olmak istenilen kardeşimiz Alî’nin himmetiyle ve Hâfız Alî’nin rh vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki duâlarım boş gitmeyecek, o köydeki iki kısım Sünnî, Alevî ittifâk edecek
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[66]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, bu def‘a hem Isparta, hem Denizli, hem İnebolu’dan Risâle-i Nûr’a âit üç ehemmiyetli mektûbları aldım. Ayrı mektûb yazmak hâlim müsâade etmediği için o mevzûlara nisbeten gāyet kısa bu uzun mektûbu yazıyorum.
SAYFA 171
Evvelâ: Mu‘cizât-ı Kur’âniye, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm gibi risâlelerin eski hurûfla tab‘ı mümkün olduğunu anladım. Dünya hâlini bilmiyorum. Eğer mümkünse Mu‘cizât-ı Kur’ân’ımızın tab‘ı masrafına medâr olmak için başta meyve ve Huccetullâhi’l-Bâliğa ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm zeyilleriyle, Mu‘cizât-ı Kur’âniye yine zeyilleri ve lâhikalarıyla tab‘edilse hem Âlem-i İslâm, hem istikbâl bu kutsî hizmeti alkışlayacak. Bu tab‘ mes’elesine bizleri ve bu memleketi minnetdâr eden Hâfız Alî ve Tâhirî Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Nûriye ve Hizb-i Kur’âniye’yi hangi matbaada tab‘etmişlerse, başta kahraman Tâhirî olarak siz intihâb ettiğiniz bir hey’et o matbaacının hem fikrinde, hem tedbîrinde eğer münâsibse bilfiil tab‘etmesinde muhâbere etsinler. Eğer orada münâsib olmazsa, Denizli’nin münâsib gördüğü Antalya’da yine Tâhirî’nin tedbîri ile dikkatle ve tashîhâtında tam çalışacak intihâb ettiğiniz bir iki zât bu işe girişsin.
Masârıf-ı tab‘iye ise, münâsib görseniz abone sûretinde sâir velâyetlerde arkadaşların iştirâkiyle toplanan abone paraları sarfedilsin. Gerçi Hâfız Mustafâ gibi bazı fedâkâr kardeşler masrafın büyük kısmını kendine alırlar. Bu azîm sevâb ve şeref Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine âittir. Onların meşveretiyle, tensîbiyle olur. Elhak bu Hâfız Mustafâ pek çok işi pek az zamanda görmüş. Bizleri tam minnetdâr eylemiş.
SAYFA 172
Mu‘cizât-ı Kur’ân, Hizb-i Kur’ân, Hizb-i Nûriye gibi fotoğrafla tab‘edilsin. Eğer pek ziyâde masrafı olmasa, Mu‘cizât-ı Kur’âniye ondan evvel onun bir müjdecisi olarak tab‘edilse ve serbestiyetimize medâr ve vesîle olan ve adliyeyi hayrette bırakan Meyve Risâlesi de ve feylesofları ve ehl-i vukūfu kendine meftûn eden Huccetullâhi’l-Bâliğa gāyet dikkat ve tashîhât ile ve mümkünse tevâfuklu bir sûrette ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm kerâmetli tevâfukunu bozmamak şartıyla tab‘edilmesine ve münâsib görseniz Diyânet İşleri Reîsi’nin ve Risâle-i Nûr’a tarafdâr a‘zâların re’yleri alınmasını tensîbinize havâle ediyorum.
Sâniyen: Salâhaddîn’in pek uzun ve on mektûb kadar beni memnûn eden ve sadâkatine ve sebâtına bu fırtınalar hiç te’sîr etmediğini ve dâimâ bir Abdurrahmân hükmünde bulunduğunu ve o havâlîdeki kardeşlerimiz fütûrsuz çalıştıklarını bildiren mektûbunu aldım, Mâşâallâh dedim. Baba oğlu Isparta kahramanları gibi sarsılmıyorlar. Fakat şimdi Risâle-i Nûr’un tab‘ sûretiyle intişârı, hakîkî bir ihlâs ve kuvvetli bir tesânüd ve birbirinin kusuruna bakmamak lâzım geldiğinden, Kastamonu vilâyetindeki kardeşlerimiz, Ispartalılar’a ihlâs ve tesânüdde benzemeye mecbûrdurlar. İnşâallâh, onlar dahi şahsî hissiyâtlarını bu kudsî hizmetin zararına isti‘mâl etmeyecekler.
SAYFA 173
Hem gerçi Risâle-i Nûr, parlak ve kuvvetli hakîkatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlûb etmiş, fakat eskiden ziyâde ihtiyâta ihtiyâcımız var. Çünkü münâfık düşmanlar durmuyorlar, bahâneler arıyorlar, hükûmeti iğfâle çalışıyorlar.
Salâhaddîn, husûsî kendine âit bir mes’eleyi soruyor. Dünya hayât-ı ictimâiyesine bağlanmak istiyor. Mâdem o hâslar içindedir, kat‘iyen Risâle-i Nûr’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek. Eğer bilse ki, o refîka-i hayatını bazı hâs kardeşlerimiz gibi Risâle-i Nûr’un hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayâta girebilir. Çünkü hâsların hayatı, Risâle-i Nûr’a âittir ve şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden şâkirdlerinin tensîbiyle kayıd altına girebilir. Peder ve vâlidesinin re’yleri de varsa, İnşâallâh zararı olmaz.
Hem Isparta, hem Denizli, hem Kastamonu ve civârındaki umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve Risâle-i Nûr’un bu nevi‘ yeni serbestiyetini müjde ve fütûr getirmeden çalışmalarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 174
[67]
Mahremdir
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Eğer o mahpûs daha inkâr ediyorsa hiç ilişmeyiniz. Çünkü o paranın on, belki kırk mislini maddeten zarar ettiği hâlde şimdi yine inkârında ısrâr ederse, her hâlde vazîfedâr bir iki adamı teşrîk etmiş. Beni incitmediklerine mukābil, bir nevi‘ rüşvet hesabıyla bir kısmını onlara vermiş. Daha ta‘mîr edemiyor ki, bu büyük hasâretini ve sû-i şöhretini kabûl ediyor. Belki de her fırsattan istifâdeye çalışan düşmanlarımızdan bir zındık ve aleyhimizde bir adliye me’mûru onu tutuyor, Cesâret verir. Yüzde doksan dokuz adamın nefretine ve tekzîbine hedef ediyor. Ben o bîçâreye acıyorum. Onun için o parayı isterdim. Yoksa hükümet tarafından iâşe hem sâir masraflara dâir ayda verilen, tahsîs edilen yüz banknotu kabûl etmeyip hükümeti kızdırarak maddeten çok zarara ve sıkıntılara tahammül eden bir adam, o parayı sadaka sayıp beş para ehemmiyet vermezdi.
Hem böyle işlerde Husrev alâkadâr görünmesin. Tâ aleyhinde böyleler bir söz söylemesinler. Risâle-i Nûr’un hizmetine bir zarar gelmesin. Eğer ikrâr ediyorsa, o paranın başkalara verdiği kısım kalsın. Yalnız kendinde kalan mikdârı versin, tâ bu dehşetli hatâdan temizlensin. Ben de onu helâl edeceğim ve bu sû-i şöhretini ta‘mîr etmeye çalışacağım.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 175
[68]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Merâk etmeyiniz, telâş edecek bir şey yok. Yalnız bayramdan sonra Ankara Emniyet-i Umûmiye Müdürü, mühim me’mûrlarla buraya gelmeleri ve bir cihette benimle de gizli alâkadâr bir sûrette gelmesinden evvel bir kumandan, onların gelmesinden cesâret alıp hafîfçe bana ilişti. Fakat sonra pişman oldular. O büyük me’mûrlar geldikten sonra, mûcib-i endîşe birşey olmadı. Tahmînimce, bana âit mes’ele bir derece kardeşlerime sirâyet etmesi cihetiyle, Feyzî’ye zâhiren hafîfçe ilişilmiş. Fakat ben merâk ediyorum, onu taharrî etmekte neyi bahâne etmişler? Neyi aramışlar? Tafsîlâtı nedir? Mâdem iki sene tedkîkāttan sonra üç mahkeme kitab ve mektûblarımızı bilâ-istisnâ bize iâde etmiş, elimizdedir. Biz de dünya siyâsetiyle alâkadâr olmadığımız onlarca tahakkuk etmiş, daha ne arayabilirler? Olsa olsa husûsî, belki kıskançlık eseri veyâhûd garaz veyâhûd gizli zındıkların tahrîkiyle böyle bazı kanunsuzluklar kanun nâmına yapılıyor. Bu hâllere mukābil, tam metânet ve ihtiyât ve tesânüd ve sarsılmamak ve telâş etmemek lâzımdır.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 176
[69]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Cennetü’l-firdevs'in meyveleri hükmünde olan emânetlerinizi, Husrev’in mektûbunda yazılı aynını aldık. Gāyet acele olduğu için pek bakamadım. Sonra îzâhât verilecek. İslâmköyü'nden gelen Mustafa’yı Hâfız Alî’nin yerinde, umûmunuz yerinde kabûl ettim. Cenâb-ı Hakk’a şükür, İslâmköy’ü Hâfız Alî’nin vefâtında revnaklı zamanını yine gösteriyor. Size bu mektûbla iki parçacık leffen gönderildi.
Ceylan da Husrev’in fevkalâde Onuncu Söz'üne mukābil kendi ma‘zûrlu bir Onuncu Söz'ü yeni harfle kendi gibi yeni hurûfu bilen ma‘sûmlar dâiresine takdîm ediyor. İslâmköylü Mustafa’yı canlı bir mektûb olarak size gönderiyoruz. Makinemizi ta‘mîr için başka yere göndermiştik. Kusura bakmayınız.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî