EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

162

[61]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, çok Mübârek, çok Fa‘âl, çok Hâlis, çok Kıymetdâr Kardeşim Husrev,

Senin bayramın ikinci gününde elime geçen mektûbun, bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise-i taarruziyeden neş’et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilaç hükmüne geçti. Bu ma‘nâyı hâtıra getirdi: Sana ihânet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, gül ve nûr fabrikasının kahramanlarının hârikulâde hürmet ve ihtirâmları varken, böyle bir iki vicdânsızın hakāretine değil, milyonlar düşmanların ihânetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskāt edebilir diye kalbime geldi. Fakat kendi şahsıma baktım ki, kurumuş, çürümüş, vazîfesi bitmiş bir hurmâ çekirdeği hükmünde iken, Risâle-i Nûr bahçesinde bir derece o çekirdekten tezâhür eden meyvedâr, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm. Sizin fevkalâde hüsn-ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nevi‘ vesîle olduğu cihetinde hüsn-ü zanna mazhar olmuş gördüm.

O mektûbun birinci sahîfesi güzeldir, ben de iştirâk ediyorum. İkinci sahîfede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta‘dîl ettim. Ezcümle: Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın

163

altı aylık hilâfeti ile beraber Risâle-i Nûr’un Cevşenü’l-Kebîr’den ve Celcelûtiye’den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazîfe-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakāik-i îmâniye noktasında Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halîfe nazarıyla bakabiliriz. Çünkü adâlet-i hakîkiye ile bu asırda insanları mes‘ûd edebilir bir isti‘dâdda bulunan Risâle-i Nûr’dur ve onun şahs-ı ma‘nevîsi, Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın bir muâvini, bir mütemmimi, bir ma‘nevî veledi hükmündedir diye senin mektûbunu ta‘dîl ettim. Buna kıyâsen, sana vekâleten bir iki yerde kalem karıştırdım. Fakat aynı günde mahkeme, kitablarım içinde bana teslîm ettikleri mektûblar, müsveddeleri ve onların üstünde yeşil kalemle işaretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksân bir parçayı gördüm, Fesübhânallâh dedim. Kahraman Husrev’in mektûbuna benimle cevâb ver diye ma‘nâsını aldım. Belki bu parça Lâhika’ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum.

Parça budur:

Benim çok kusûrlu şahsıma hüsn-ü zann ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil, belki vazîfeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusûrât ile âlûde mâhiyetim, benden kaçmaya bir vesîle olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin

164

pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibâtınızı bağlamayınız. Ben, size nisbeten kardeşim. Mürşidlik haddim değil. Üstâd da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetinize muhtâcım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkākım var. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle, sizlerle gāyet kudsî ve gāyet ehemmiyetli ve gāyet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaâtli bir hizmette, taksim-i mesaî kāidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı ma‘nevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstâdlığı ve irşâdı, bize kâfîdir.

Mâdem bu zamanda, her şeyin fevkinde hizmet-i îmâniye bir kudsî vazîfedir. Hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyâset dâireleri, ebedî, dâimî, sâbit hizmet-i îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olmaz. Risâle-i Nûr’un ta‘lîmâtı dâiresinde bize bahşettiği feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebât ve müfritâne irtibât ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz. Elhak, bunda tam terakkî etmişsiniz. Parça bitti

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Ve duâlarını ricâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

165

[62]

Ağır Cezâ Mahkemesi

Esas Karar

199 196

Adliye Emânet Me’mûrluğu’na

Bağlı üç sahîfeden ibâret dizi kağıdında müfredâtı yazılı kitab, risâle ve sâir eşyaların sâhibi bulunan Saîd Nûrsî’ye iâdesine mahkemece 256945 târîhinde karar verilmiş olduğundan, mezkûr kitab ve risâlelerin Emirdağı noterliği 223945 târîh ve 219 numaralı vekâletnâme ile Saîd Nûrsî’nin vekîli bulunan Denizli avukatlarından Ziyâ Sönmez’e verilmesi zımnında müzekkiredir.

296945

Başkan

Bana teslîm edilen kitabların listesinin başında Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi’nin kararnâmesinin bir sûretidir. Kitablarımızın listesini de sonra size göndereceğiz.

Bugün buraya Ankara’nın umûmî emniyet müdürü ile bir meb‘ûs buraya geliyorlar. Kavî bir ihtimâl ile benimle münâsebetdâr bir sûrette olacak. Müsâlahakârâne ihtimâli de kavîdir. Fakat ben dünyaya bakmamak için mümkün olduğu kadar görüşmemeyi niyet ettim.

Saîd Nûrsî

166

[63]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Geçen hâdise-i ihânetten merâk etmeyiniz. O hâdise söndü, plânları akîm kaldı. O yapan adam da, şimdi kendini nefret-i umûmîden kurtarmak için yeminler ile inkâr ediyor. Ben onu, o olduğunu bilemedim. Yoksa ilişmezdim. Zâten iliştiği bu kadardır. Elini uzattı, başımdaki mendili açtı. Hem de buraya Ankara Emniyet Müdür-ü Umûmîsi mühim me’mûrlar ile buraya gelmesini haber aldığı için o ihânete cesâret etti. O büyük me’mûrlar buraya geldiler. Benim aleyhimde olan Rumelili Vâli, benimle görüştürmedi. Ben de size gönderdiğim konuşma parçasını Afyon Emniyet Müdürü vâsıtasıyla Ankara’da ona göndermek için, bununla melfûf pusula ile Afyon Emniyet Dâiresi’ne gönderdim. Ben de kat‘iyen müteessir değilim. Zâten ehemmiyeti de kalmadı. Siz de hiç merâk etmeyiniz. Hem her şeyde olduğu gibi, bunda da kader-i İlâhî benim hakkımda onların o zulmünü ehemmiyetli bir merhamete çevirdiğini kat‘iyen gördüm, Allâh’a şükrettim.

Dünkü gün, bayramdan sonra bana göndereceğiniz emânetleri beklerken, mektûbunuzu aldım, Bir iş‘âr olmazsa, on gün sonra takdîm edeceğiz. cümlesini gördüm. Demek telâş etmişsiniz, onun için göndermediniz. Endişe edilecek bir şey yok.

167

Fakat buraya ehemmiyetli me’mûrlar geldikleri zamanda göndermemek, emânet buraya gelmemek, ihtiyârsız bir güzel ihtiyât olmuş.

Kahraman Rüşdü, oraya gelen Mehmet Emîn’e demişki: Isparta hapsinde emânet parayı inkâr eden adam, parayı getirmiş, teslîm etmiş. Eğer hakîkatse, o paradan Âyetü’l-Kübrâ’nın otuz nüshasının fiyatını alınız. Tâ o otuz nüshayı ben satacağım. Kendim nafakam için o mübârek fiyatını sarfedeceğim.

Emânet kitabları da bekliyoruz. Siz daha iyi bilirsiniz, nasıl gönderirseniz gönderiniz. Bugün bir nüsha Meyve’yi tashîh ederken, bana çok azametli ve ehemmiyetli ve hakîkatli göründü. Bu ehl-i dünyâya bağırarak dedim: Ne haltetseniz ediniz. Mâdem Cenâb-ı Hakk bu firdevs meyvesini gāyet geniş bir dâirede okutturup herkesin nazar-ı dikkatini ve merâkını celbedecek bir kuvvette şâkirdlerine ihsân eyledi. Bize verdiğiniz bütün işkenceler ve sıkıntılara peş para ehemmiyet vermeyiz, dedim. O göndereceğiniz emânetler içinde Onuncu, On Birinci Mes’eleleri tahattur ettim. Onun için emânet kitabları bekliyoruz dedim.

Umûm kardeşlerim dediğim vakit, ma‘sûmlar tâifesi, ümmî ihtiyârlar ve muhterem hemşîreler kısmı içinde dâimâ niyet ediyoruz. Bu ma‘nâda umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyor ve duâlarını ricâ ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

168

[64]

Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne,

Ben sizin, insaniyet ve vicdânınıza i‘timâden, mahrem işlerimi size beyân ediyorum. Hem vazîfe i‘tibârıyla, siz bizimle pek çok alâkadârsınız. Çünkü Risâle-i Nûr’un âsâyiş ve inzibâta hizmeti pek büyüktür. Polislerin vazîfelerini âsâyiş noktasında yirmi seneden beri yapıyor. Yüz bin şâkirdinden hiç bir vukūât olmadığı gibi, pek çok zâbıta me’mûrlarının i‘tirâflarıyla ve bir şey aleyhimizde kaydetmemeleriyle bunu isbat eder. Buraya Ankara Emniyet-i Umûmiye Müdürü geldiğini bir çocuktan işittim. Her hâlde benim hâlimi soracak diye bir şey kaleme aldım ki, râhatsızlığım münâsebetiyle ona konuşmak yerinde takdîm edeyim. Birden gittiğini işittim. Size leffen onu gönderiyorum. Münâsib görseniz, berâ-yı ma‘lûmât ona gönderirsiniz. Ben dünya işlerini bilmiyorum ve halklarla da görüşemiyorum. Senden başka burada kimsem yok ki re’yini alayım. Benim şahsıma âit mes’ele gerçi çok ehemmiyetsizdir, cüz’îdir. Fakat Risâle-i Nûr’a âit mes’ele, bu vatan ve millette pek çok ehemmiyeti var.

Size kat‘iyen ve çok emârelerle ve kat‘î kanâatimle beyân ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, Âlem-i İslâm’a ve dünyaya karşı gāyet şiddetle Risâle-i Nûr gibi eserlere muhtâç olacak; mevcûdiyetini, haysiyetini, şerefini, mefâhir-i târihiyesini onun ibrâzıyla gösterecektir

Saîdü’n-Nûrsî

169

[65]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Alîköy’ünde Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Alî Efendi, münâfıklar hakkında bir Âyet-i Kerîme’yi soruyor. Şimdi zamanım îzâha müsâid olmadığı için, kısaca bir iki cümle beyân ediyorum.

Münâfık öldükten sonra namazı kılınmaz meâlindeki âyet, o zamandaki ihbâr-ı İlahî ile bilinen kat‘î münâfıklar demektir. Yoksa zan ile, şüphe ile, münâfık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, ehl-i kıbledir. Sarîh küfür söylemese veyâhûd tövbe etse, namazı kılınabilir. O Aliköy’de Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfızîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenâsı da, münâfık hakîkatına dâhil olmamak lâzım gelir. Çünkü münâfık itikādsızdır, kalpsizdir ve vicdânsızdır, Peygamber asm aleyhindedir. Şimdiki bazı zındıklar gibi. Alevî ve Şîaların müfritleri ise, değil Peygamber asm aleyhinde, belki Âl-i Beyt’in muhabbetinden ifrâtkârâne muhabbet besliyorlar. Münâfıkların tefrîtlerine mukābil, bunlar ifrât ediyorlar. Hadd-i Şerîatten çıktıkları vakit, münâfık değil, ehl-i bid‘a oluyorlar, fâsık oluyorlar, ekseriyetçe zındıkaya girmiyorlar. Hazret-i Alî ra yirmi sene hürmet ettiği ve onlara Şeyhü’l-İslâmlık mertebesinde onların hükmünü kabûl ettiği, Ebû Bekir,

170

Ömer, Osmân’a ra ilişmeseler, Hazret-i Alî ra o üç halîfeye hürmet ettiği gibi onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar yeter.

Hem mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin en büyük Üstâdı, Peygamber’den asm sonra Celcelûtiye’nin şehâdetiyle İmâm-ı Alî radıyallâhü anhdır. Onun muhabbetini da‘vâ eden Şîalar, Alevîler, Risâle-i Nûr’un derslerini Sünnîlerden ziyâde dinlemeseler, Âl-i Beyt’e muhabbet da‘vâları yanlış olur. Zâten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Alî’nin himmetiyle ma‘sûmlar Risâle-i Nûr’u şevk ile yazmalarını işitmiştim. Hatta o zamanda, o köyü de duâma dâhil etmiştim. İnşâallâh, yine orada imam olmak istenilen kardeşimiz Alî’nin himmetiyle ve Hâfız Alî’nin rh vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki duâlarım boş gitmeyecek, o köydeki iki kısım Sünnî, Alevî ittifâk edecek

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[66]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, bu def‘a hem Isparta, hem Denizli, hem İnebolu’dan Risâle-i Nûr’a âit üç ehemmiyetli mektûbları aldım. Ayrı mektûb yazmak hâlim müsâade etmediği için o mevzûlara nisbeten gāyet kısa bu uzun mektûbu yazıyorum.

171

Evvelâ: Mu‘cizât-ı Kur’âniye, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm gibi risâlelerin eski hurûfla tab‘ı mümkün olduğunu anladım. Dünya hâlini bilmiyorum. Eğer mümkünse Mu‘cizât-ı Kur’ân’ımızın tab‘ı masrafına medâr olmak için başta meyve ve Huccetullâhi’l-Bâliğa ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm zeyilleriyle, Mu‘cizât-ı Kur’âniye yine zeyilleri ve lâhikalarıyla tab‘edilse hem Âlem-i İslâm, hem istikbâl bu kutsî hizmeti alkışlayacak. Bu tab‘ mes’elesine bizleri ve bu memleketi minnetdâr eden Hâfız Alî ve Tâhirî Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Nûriye ve Hizb-i Kur’âniye’yi hangi matbaada tab‘etmişlerse, başta kahraman Tâhirî olarak siz intihâb ettiğiniz bir hey’et o matbaacının hem fikrinde, hem tedbîrinde eğer münâsibse bilfiil tab‘etmesinde muhâbere etsinler. Eğer orada münâsib olmazsa, Denizli’nin münâsib gördüğü Antalya’da yine Tâhirî’nin tedbîri ile dikkatle ve tashîhâtında tam çalışacak intihâb ettiğiniz bir iki zât bu işe girişsin.

Masârıf-ı tab‘iye ise, münâsib görseniz abone sûretinde sâir velâyetlerde arkadaşların iştirâkiyle toplanan abone paraları sarfedilsin. Gerçi Hâfız Mustafâ gibi bazı fedâkâr kardeşler masrafın büyük kısmını kendine alırlar. Bu azîm sevâb ve şeref Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine âittir. Onların meşveretiyle, tensîbiyle olur. Elhak bu Hâfız Mustafâ pek çok işi pek az zamanda görmüş. Bizleri tam minnetdâr eylemiş.

172

Mu‘cizât-ı Kur’ân, Hizb-i Kur’ân, Hizb-i Nûriye gibi fotoğrafla tab‘edilsin. Eğer pek ziyâde masrafı olmasa, Mu‘cizât-ı Kur’âniye ondan evvel onun bir müjdecisi olarak tab‘edilse ve serbestiyetimize medâr ve vesîle olan ve adliyeyi hayrette bırakan Meyve Risâlesi de ve feylesofları ve ehl-i vukūfu kendine meftûn eden Huccetullâhi’l-Bâliğa gāyet dikkat ve tashîhât ile ve mümkünse tevâfuklu bir sûrette ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm kerâmetli tevâfukunu bozmamak şartıyla tab‘edilmesine ve münâsib görseniz Diyânet İşleri Reîsi’nin ve Risâle-i Nûr’a tarafdâr a‘zâların re’yleri alınmasını tensîbinize havâle ediyorum.

Sâniyen: Salâhaddîn’in pek uzun ve on mektûb kadar beni memnûn eden ve sadâkatine ve sebâtına bu fırtınalar hiç te’sîr etmediğini ve dâimâ bir Abdurrahmân hükmünde bulunduğunu ve o havâlîdeki kardeşlerimiz fütûrsuz çalıştıklarını bildiren mektûbunu aldım, Mâşâallâh dedim. Baba oğlu Isparta kahramanları gibi sarsılmıyorlar. Fakat şimdi Risâle-i Nûr’un tab‘ sûretiyle intişârı, hakîkî bir ihlâs ve kuvvetli bir tesânüd ve birbirinin kusuruna bakmamak lâzım geldiğinden, Kastamonu vilâyetindeki kardeşlerimiz, Ispartalılar’a ihlâs ve tesânüdde benzemeye mecbûrdurlar. İnşâallâh, onlar dahi şahsî hissiyâtlarını bu kudsî hizmetin zararına isti‘mâl etmeyecekler.

173

Hem gerçi Risâle-i Nûr, parlak ve kuvvetli hakîkatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlûb etmiş, fakat eskiden ziyâde ihtiyâta ihtiyâcımız var. Çünkü münâfık düşmanlar durmuyorlar, bahâneler arıyorlar, hükûmeti iğfâle çalışıyorlar.

Salâhaddîn, husûsî kendine âit bir mes’eleyi soruyor. Dünya hayât-ı ictimâiyesine bağlanmak istiyor. Mâdem o hâslar içindedir, kat‘iyen Risâle-i Nûr’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek. Eğer bilse ki, o refîka-i hayatını bazı hâs kardeşlerimiz gibi Risâle-i Nûr’un hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayâta girebilir. Çünkü hâsların hayatı, Risâle-i Nûr’a âittir ve şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden şâkirdlerinin tensîbiyle kayıd altına girebilir. Peder ve vâlidesinin re’yleri de varsa, İnşâallâh zararı olmaz.

Hem Isparta, hem Denizli, hem Kastamonu ve civârındaki umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve Risâle-i Nûr’un bu nevi‘ yeni serbestiyetini müjde ve fütûr getirmeden çalışmalarını tebrîk ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

174

[67]

Mahremdir

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Eğer o mahpûs daha inkâr ediyorsa hiç ilişmeyiniz. Çünkü o paranın on, belki kırk mislini maddeten zarar ettiği hâlde şimdi yine inkârında ısrâr ederse, her hâlde vazîfedâr bir iki adamı teşrîk etmiş. Beni incitmediklerine mukābil, bir nevi‘ rüşvet hesabıyla bir kısmını onlara vermiş. Daha ta‘mîr edemiyor ki, bu büyük hasâretini ve sû-i şöhretini kabûl ediyor. Belki de her fırsattan istifâdeye çalışan düşmanlarımızdan bir zındık ve aleyhimizde bir adliye me’mûru onu tutuyor, Cesâret verir. Yüzde doksan dokuz adamın nefretine ve tekzîbine hedef ediyor. Ben o bîçâreye acıyorum. Onun için o parayı isterdim. Yoksa hükümet tarafından iâşe hem sâir masraflara dâir ayda verilen, tahsîs edilen yüz banknotu kabûl etmeyip hükümeti kızdırarak maddeten çok zarara ve sıkıntılara tahammül eden bir adam, o parayı sadaka sayıp beş para ehemmiyet vermezdi.

Hem böyle işlerde Husrev alâkadâr görünmesin. Tâ aleyhinde böyleler bir söz söylemesinler. Risâle-i Nûr’un hizmetine bir zarar gelmesin. Eğer ikrâr ediyorsa, o paranın başkalara verdiği kısım kalsın. Yalnız kendinde kalan mikdârı versin, tâ bu dehşetli hatâdan temizlensin. Ben de onu helâl edeceğim ve bu sû-i şöhretini ta‘mîr etmeye çalışacağım.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

175

[68]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Merâk etmeyiniz, telâş edecek bir şey yok. Yalnız bayramdan sonra Ankara Emniyet-i Umûmiye Müdürü, mühim me’mûrlarla buraya gelmeleri ve bir cihette benimle de gizli alâkadâr bir sûrette gelmesinden evvel bir kumandan, onların gelmesinden cesâret alıp hafîfçe bana ilişti. Fakat sonra pişman oldular. O büyük me’mûrlar geldikten sonra, mûcib-i endîşe birşey olmadı. Tahmînimce, bana âit mes’ele bir derece kardeşlerime sirâyet etmesi cihetiyle, Feyzî’ye zâhiren hafîfçe ilişilmiş. Fakat ben merâk ediyorum, onu taharrî etmekte neyi bahâne etmişler? Neyi aramışlar? Tafsîlâtı nedir? Mâdem iki sene tedkîkāttan sonra üç mahkeme kitab ve mektûblarımızı bilâ-istisnâ bize iâde etmiş, elimizdedir. Biz de dünya siyâsetiyle alâkadâr olmadığımız onlarca tahakkuk etmiş, daha ne arayabilirler? Olsa olsa husûsî, belki kıskançlık eseri veyâhûd garaz veyâhûd gizli zındıkların tahrîkiyle böyle bazı kanunsuzluklar kanun nâmına yapılıyor. Bu hâllere mukābil, tam metânet ve ihtiyât ve tesânüd ve sarsılmamak ve telâş etmemek lâzımdır.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç