
SAYFA 102
[39]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, duânızın himmetiyle, on beş günden ziyâde şiddetli bir harâret içinde tehlikeli ve zehirli hastalığın, iki gündür tehlikesi geçti. Hastalıkla bir sâat ibâdet bir gün kadar olması cihetiyle, İnşâallâh yapamadığım çok hayrâtın yerini bu hastalık doldurmuş ve çok kusûrâtıma da keffâret olmuş. Fakat za‘fiyet ve hastalık devam ediyor.
Latîf ve ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, dünkü gün, ma‘sûmların mecmûası elime geçti, açtım. O mecmûanın başında, o ma‘sûmların bir kumandanı hükmünde ve Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in gāyet zînetli ve nakışlı ve dikkatli yazdığı Küçük Sözler, başında dercedilmiş gördüm. Mâşâallâh Marangoz Ahmed, dedim. Ma‘sûmların çavuşu olmuş Aynı günde bir mektûbu elime geçti, açtım. Marangoz Ahmed’in gönderdiğimiz mektûbları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektûbun başına gelip tâ bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektûbu yazarken, iki güvercin, mektûbun makbûliyetini ve müjdeci serçe ve kuddûs kuşlarının müjdelerini tasdîk ettikleri gibi, marangozun iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdîk ederek,
SAYFA 103
Biz dahi Risâle-i Nûr’u tanıyoruz diye lisân-ı hâlleri ifade ediyor diye latîf ve ma‘nîdâr tevâfuk olmuş.
Bu münâsebetle, o mecmûa içinde mübârek kahramanlarından Küçük Alî’nin biraderzâdesi ma‘sûm ve küçük bir Abdurrahmân olan Hâfız Ahmed’in yazdığı Sekizinci Şuâ‘ın Sekizinci Remzi’nden bir sahîfe evvel bir fıkra nazarıma deydi. Bir iki aydır size Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir yazılan mektûblarda şahsımın hisse-i şerefi ve hüneri olmadığını ve sırf bir ikrâm-ı İlâhî olmasına dâir yazılan parçaya bu fıkrayı, o fıkraya alâkadâr gördüm. Size gönderiyorum, onlara münâsib bir yerde ilhâk edersiniz. O fıkra, Celcelûtiye’nin fevkalâde Risâle-i Nûr’a verdiği ehemmiyetten şahsımın bir hissesi, bir hüneri olmadığına dâirdir. Şöyle ki, orada demiştim:
Ben i‘tirâf ediyorum ki, böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiç bir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek, kudret-i İlâhiyenin şe’nlerindendir ve âdetidir ve azametine delîldir.
Ben kasemle te’mîn ederim ki, Risâle-i Nûr’u senâdan maksadım, Kur’ân’ın hakîkatlerini ve îmânın rükünlerini te’yîd ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîm’ime hadsiz şükürler olsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusûrlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış.
SAYFA 104
Evet, kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattır ve dehşetli bir hasârettir. Cenâb-ı Hakk, beni böyle hasâretlerden muhâfaza eylesin, âmîn
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını ricâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[40]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Denizli’nin bir Husrev’i Hasan Feyzî’nin uzunca, tafsîlâtlı bir mektûbunu vâsıtanızla aldım. Ve bildim ki, nasıl bir dâne toprak altına konulur, tâ çok dâneleri sünbül versin. Aynen öyle de, şehîd merhûm Hâfız Alî, o tarlada toprak altına girdi, otuz kırk Hâfız Alî'leri sünbül verdi ve verecek, kanâatim geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risâle-i Nûr’un hizmetine çalışanlara yazınız ki:
Bir iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risâle-i Nûr’a hizmet ettiklerinden, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini
SAYFA 105
unutmayacağız. Ve Denizli, nazarımızda ikinci bir Isparta hükmüne geçtiği gibi, hapishânesini dahi bir Medrese-i Nûriye ma‘nâsında biliyoruz.
Feyzî’nin mektûbunda isimleri bulunan ve bilhassa hâkim-i âdil ile beraber hakîkî adâlete çalışanlar M. H. R. ve Avukat Ziyâ gibi bütün o zâtlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu’yu ve Âlem-i İslâm’ı ma‘nen minnetdâr eylemişler. Onlar, bizim gibi Risâle-i Nûr’a sâhibdirler. Eğer lüzûm olsa, elime teslîm edilen bir kısım mecmûaları da onlara emâneten okutmak için göndereceğim. Orada kalan kitablar, lüzûmu varsa, muattal kalmamak şartıyla kalabilir. Büyük mecmûa elinde bulunan Ş. V. K. muattal bırakmamak ve okutmak ve mümkün ise, hapishâneyi teşrîk etmek şartıyla onun elinde kalsın. Daha isterse, daha başkaları da ona ve oraya göndereyim.
Ben Denizli gibi, az bir zamanda, bize ve Risâle-i Nûr’a metîn kahraman sâhibleri ve kardeşleri verdiği için, elimden gelse, kemâl-i sürûr ve sevinçle onların mübârek hapishânesinde bakiye-i ömrümü geçirmek istiyorum. Bizimle çok alâkadâr ve hapishânede görüştüğümüz veya bana hizmet eden Beylerbeyli Süleymân ve Tavaslı Mehmed Çavuş gibi ne kadar dostlar varsa, hepsine çok selâm ediyorum. Ve her vakit ma‘nevî kazançlarımıza ve duâlarımıza dâhildirler. Ve Feyzî’nin mektûbunda isimleri bulunan zâtlara bilhassa birer birer selâm ve umûmunun Ramazânlarını ve Leyle-i Kadirlerini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.
SAYFA 106
Milâslı Halîl İbrâhîm, hakîkaten Risâle-i Nûr’un demir gibi metîn ve sarsılmaz bir şâkirdidir. O kasaba onunla iftihâr etmeli. Hem o zâtın, hem Hasan Feyzî’nin haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zanları netîcesinde yazdıkları parlak manzûm iki parçayı, Risâle-i Nûr’a hitâb ediyorlar ve benim ehemmiyetsiz şahsımı perde ve ârızî bir ünvân olarak yapmışlar diye kabûl ediyorum. Yoksa benim ne haddim var ki, o meziyetlere sâhib olayım. Hem ona, hem Risâle-i Nûr’un avukatı Ahmed Feyzî’ye ve arkadaşlarına ve eski kahraman kardeşlerimizden Şefîk’e çok selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşlerim, Âyetü’l-Kübrâ Ramazân’da zuhûr ettiği gibi, zannımca Ramazân’da da matbaadan çıktığını, Isparta’ya geldiğini ve Ramazân’da serbestiyetle okunması ve câmi‘lere okutmak için girmesi gibi, bu Ramazân-ı Şerîf’te Âyetü’l-Kübrâ’dan çıkan ve bir sâat tefekkür bir sene ibâdet ma‘nâsını taşıyan Hizb-i Nûriye o Âyetü’l-Kübrâ’dan çıktığı misillü, bizim tesbîhâtımızda otuz üç def'a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Âyetü’l-Kübrâ’nın berekâtı ve feyziyle on dakîkada aynı hakîkat-i tevhîdi veren iki sahîfe kadar Ramazân’ın nûruyla kalbime ihtâr edildi. Ben de on dakîkada Âyetü’l-Kübrâ’nın tamamını okuyor gibi ve her bir mertebede, mukaddimesinde denildiği gibi, küre-i arzın küllî dili benim hayâlen lisânım olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. Ve denizler ve dağlar ve unsurların ve göklerin ve insan tabakalarının lisân-ı hâlleri benim dillerim olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ derler diye,
SAYFA 107
ben de her bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dedikçe, ya بِلِسَانِ الْاَرْضِ ya بِلِسَانِ السَّمٰوَاتِ ya بِلِسَانِ الْجَوِّ ya بِلِسَانِ الْعَنَاصِرِ derim; gibi. İnşâallâh, sonra size gönderilecek.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[41]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Meyve’nin Dördüncü Mes’elesindeki bir hakîkatın îzâhını Eski Saîd’in âfâka bakmak damarıyla ve bana hizmet eden kâtibin Ramazân başlarında bayram alâmetini şarkta bir hâdisenin te’sîriyle heyecanla demesi ve bu Ramazân-ı Şerîf’teki kıymetdâr vakitleri radyonun mâlâ-ya‘niyâtıyla zâyi‘ etmemesi için ma‘nen kalbime kaç def‘a ihtâr edildi ki, O geniş ve karışık fırtınalı hakîkatin kısaca zararlarını beyân eyle. Ben de gāyet muhtasar bazı işaretler nev‘inde, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin merâklarını ta‘dîl etmek niyetiyle beyân ediyorum. Fakat hem mes’ele çok geniş, vaktim de dar, hâlim de perişan olmasından, anlamasında zahmet çekeceksiniz, zekâvetinize güveniyorum.
SAYFA 108
Meyve’nin o Dördüncü Mes’elesinde denilmiş ki: Dünya siyâsetine karışmadığımın sebebi, o geniş ve büyük dâirede vazîfe az ve küçük olmakla beraber, câzibedârlık cihetiyle merâklıları kendiyle meşgūl eder, hakîkî ve büyük vazîfelerini onlara unutturur veya noksân bıraktırır. Hem her hâlde bir tarafgîrlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerîk olur meâlinde orada denilmiştir.
Şimdi ben de derim ki: Ey merâk yüzünden ve âfâkî hâdisâtın verdiği sarhoşâne gafletten zevk alan bîçâreler Eğer insanın fıtratındaki merâk, insaniyet damarıyla sizin farz ve lâzım vazîfeniz zararına, o hâdisâta o geniş boğuşmalara sevkediyor. Bu da bir ihtiyâc-ı ma‘nevîdir, fıtrîdir derseniz, ben de derim:
Kat‘iyen biliniz ki, insanın, çok mu‘cizâtlı hilkatine merâk etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemâl-i merâkla temâşâsına daldığı gibi; aynen bu asırda, nev‘-i beşerin muvakkat ve fânî, tahrîbci geniş hâdiseleri ve zemîn yüzünde yüz bin millet ve insan nev‘i gibi çok hâdisât-ı acîbeye mazhar o milletlerden, her baharda yalnız bir tek arı milletine ve üzüm tâifesine baksan, bu nev‘-i beşerdeki hâdisâtın yüz def‘a daha mûcib-i merâk ve rûhânî, ma‘nevî zevklere medâr hâdiseler var. Bu hakîkî zevklere ehemmiyet vermeyip beşerin zararlı, şerli, ârızî hâdiselerine bu kadar merâk ve zevk ile bağlanmak, dünyada ebedî kalmak ve o hâdiseler dâimî olmak
SAYFA 109
ve herkese o hâdiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hâdiseye sebebiyet verenlerin hakîkî fâil ve mûcid olmak şartıyla olabilir. Hâlbuki havanın fırtınaları gibi geçici hâllerdir. Sebebiyet verenlerin te’sîrleri pek cüz’î. Ondaki zarar ve menfaati, o vaz‘iyet şarktan, bahr-i muhîtten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin onun tasarrufunda ve senin cismin onun tedbîr ve îcâdında olan bir Zât-ı Akdes’in rubûbiyetini ve hikmetini nazara almayıp, tâ dünyanın nihâyetinden zarar ve menfaati beklemek, ne derece dîvânelik olduğu ta‘rîf edilmez.
Hem îmân ve hakîkat noktasında, bu çeşit merâkların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakîkî vazîfe-i insâniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş dâire ise siyâset dâiresidir. Husûsen böyle umûmî ve mücâdele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir îmân lâzım ki, her şeyde, her vaz‘iyette, her bir harekette kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniyenin izini, eserini görsün. Tâ o zulm-i zulümâtta kalp boğulmasın, îmân sönmesin, akıl tabiat ve tesâdüfe saplanmasın.
Hatta ehl-i hakîkat, hakîkat ve Ma‘rifetullâhı bulmak için kesret dâirelerini unutmaya çalışıyorlar, tâ kalp dağılmasın. Ve lüzûmlu ve kıymetli şeye sarfetmek lâzım gelen merâkı, zevki, şevki lüzûmsuz fânî şeylerde telef olmasın. Hatta bu ehemmiyetli sırdandır ki, dîn düstûrlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi