
SAYFA 97
hisselerini alabilirler. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risâle-i Nûr sâir ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve ma‘rifetlere benzemez. Akıldan ziyâde, çok letâif-i insaniyenin kūt ve nûrlarıdır.
Elhâsıl: Ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların noksân yazılarında iki fâide var. Birincisi: Teennî ve dikkatle okumaya mecbûr eder. İkincisi: O ma‘sûmâne ve hâlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden ve derslerinden, Risâle-i Nûr’un şirin ve güzel ve derin mes’elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[37]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Şimdi bir hâlimi size beyân etmek lâzım geliyor. Tâ başka sebebler sizi müteessir etmesin. O hâl de şudur: Bu yirmi sene tazyîk netîcesi, ehemmiyetli ve müzmin bir hastalık bana ârız olmuş. Zâten eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki, ona merdümgirîzlik, yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan
SAYFA 98
müteessir olmak; hatta şimdi en hafîf rûhlu bir kardeşim, bir şâkirdimle görüşmeyi fakat Risâle-i Nûr hizmetine âit olmamak şartıyla rûhum kaldırmıyor. Hatta dostâne bakmaktan cidden müteessir oluyorum.
Bu ehemmiyetli hâle insanların bana karşı zulüm ve cinâyetleri bir vesîle olduğu gibi, inâyet-i İlâhiye ve kaderin adâleti ve hizmet-i îmâniyedeki ihlâsın muhâfazası en ehemmiyetli bir sebebdir ki, hem zulm-i cinâyet-i beşeriyeyi hiçe indiriyor, hem bu hastalığı tam bana sevdiriyor, sabır ve tahammül verir. Nasıl ki insanlar evhâm yüzünden beni temastan men’ede ede a‘sâbıma dokundurdular. İnâyet-i İlâhiye dahi, hizmet-i îmâniyedeki ihlâsı kırmamak ve tasannu‘kârâne hodfurûşluk vaz‘iyetine girmeye mecbûr etmemek ve ziyâde hüsn-ü zan edenlerin karşısında beni tekellüflere ve gösterişlere mecbûr etmemek ve bu zamanda çok te’sîr eden şahsıma karşı teveccüh, muhabbet ve hizmete zarar veren kendini makam sâhibi göstermek vaz‘iyetinden kurtarmak ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr’un elmas gibi hakîkatlerini bana mal etmekle cam parçalarına indirmemek hikmetleriyle, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn bana bu hastalığı vermiştir. Ben Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Siz de müteessir olmayınız, memnûn olunuz. Fakat fıtrî teellümlere karşı tahammülüm için duânıza muhtâcım.
Azîz kardeşlerim, bize teslîm olunan kitablarımın yaldızlı kaplı büyük mecmûalardan bir kısmına baktım, gördüm ki: Nûr, gül fabrikalarının elmas kalemleriyle yazdıkları
SAYFA 99
Risâleler, o yaldızlı kaplar içinde bazen on, on beş, yirmi Risâle içinde bulunan mecmûalar o kadar güzel birer elmas kılınç hükmünde düşmanlarına karşı kendilerini büyük makamlarda ve mahkemelerde müdâfaa etmek hikmetiyle; hiç bir sebeb yokken, birdenbire Risâle-i Nûr’u büyük mecmûalar tarzında yaptırmaya hapsimizden beş ay evvel başladık. Bunda büyük bir inâyet-i İlâhiye olduğuna şüphem kalmadı ve feylesofların mağlûbiyetinin hikmetini anladık. Çünkü ictimâ‘da eczâların kuvvetinden çok ziyâde bir kuvvet, husûsen müdâfaa vaktinde ictimâ‘ ve tesânüdden ileri geliyor.
Kardeşlerim, çoktan size söylemek lâzım gelirken unutmuştum. Kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz, o sözün yalnız birinci makamıdır. İkinci makamı ise, ehemmiyetine binâen ki, bir vecihte ona da Âyetü’l-Kübrâ nâmını İmâm-ı Alî ra vermiş olan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye’dir ki, اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi sâir tesbîhâtın mertebelerindeki nûrları beyân ediyor ve Hizb-i Nûriye’nin de bir me’hazıdır.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder, gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle-i Kadirlerini tebrîk ederim.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 100
[38]
Büyük bir makamda, ehemmiyetli bir zâtın, ehemmiyetli bir mektûbuna mecbûrî bir cevâbdır Hâşiye:
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bilmukābele biz de Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz. Rü’yâlarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb-ı Hakk sizi büyük ihsânlara mazhar eyleyecek, diye bir işârettir.
Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazîfe, îmânını kurtarmaktır, başkalarının îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu‘, mahviyet ve terk-i enâniyet, bu zamanda ehl-i hakîkate lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike, benlikten ve hodfurûşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusûrunu görmek ve nefsini ithâm etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir ta‘bîri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir.
SAYFA 101
Risâle-i Nûr eczâlarında tarîkat hakîkatine dâir Telvîhât-ı Tis‘a nâmındaki risâleyi elde edip bakınız. Hem zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakîkatli zâtlar, Risâle-i Nûr dâiresine giriniz. Çünkü bu asırda Risâle-i Nûr, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hatta iki seneden beridir büyük makāmâtlar ve adliyeler, tedkîkāt netîcesinde, Risâle-i Nûr’un serbestiyetini tasdîk ve mahrem ve gayr-ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.
Risâle-i Nûr’un mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi, pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviye-i Kur’âniye olduğunu isbat eder. O dâirenin hâricinde, ekseriyetle bu memlekette ve husûsî ve cüz’î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbâne perde altında veya bid‘alara müsâmaha sûretinde veya te’vîlât ile bir nevi‘ tahrîfât içinde hizmet-i dîniye tâm olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tâm bir ihlâs ve tâm bir mahviyetle, sebâtkârâne Risâle-i Nûr’a şâkird ol. Tâ binler, belki yüz binler şâkirdlerin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyelerine hissedâr ol. Tâ senin hayırların, iyiliklerin cüz’iyetten çıkıp küllîleşsin, âhirette tâm kârlı bir ticâret olsun
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 102
[39]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, duânızın himmetiyle, on beş günden ziyâde şiddetli bir harâret içinde tehlikeli ve zehirli hastalığın, iki gündür tehlikesi geçti. Hastalıkla bir sâat ibâdet bir gün kadar olması cihetiyle, İnşâallâh yapamadığım çok hayrâtın yerini bu hastalık doldurmuş ve çok kusûrâtıma da keffâret olmuş. Fakat za‘fiyet ve hastalık devam ediyor.
Latîf ve ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, dünkü gün, ma‘sûmların mecmûası elime geçti, açtım. O mecmûanın başında, o ma‘sûmların bir kumandanı hükmünde ve Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in gāyet zînetli ve nakışlı ve dikkatli yazdığı Küçük Sözler, başında dercedilmiş gördüm. Mâşâallâh Marangoz Ahmed, dedim. Ma‘sûmların çavuşu olmuş Aynı günde bir mektûbu elime geçti, açtım. Marangoz Ahmed’in gönderdiğimiz mektûbları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektûbun başına gelip tâ bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektûbu yazarken, iki güvercin, mektûbun makbûliyetini ve müjdeci serçe ve kuddûs kuşlarının müjdelerini tasdîk ettikleri gibi, marangozun iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdîk ederek,
SAYFA 103
Biz dahi Risâle-i Nûr’u tanıyoruz diye lisân-ı hâlleri ifade ediyor diye latîf ve ma‘nîdâr tevâfuk olmuş.
Bu münâsebetle, o mecmûa içinde mübârek kahramanlarından Küçük Alî’nin biraderzâdesi ma‘sûm ve küçük bir Abdurrahmân olan Hâfız Ahmed’in yazdığı Sekizinci Şuâ‘ın Sekizinci Remzi’nden bir sahîfe evvel bir fıkra nazarıma deydi. Bir iki aydır size Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir yazılan mektûblarda şahsımın hisse-i şerefi ve hüneri olmadığını ve sırf bir ikrâm-ı İlâhî olmasına dâir yazılan parçaya bu fıkrayı, o fıkraya alâkadâr gördüm. Size gönderiyorum, onlara münâsib bir yerde ilhâk edersiniz. O fıkra, Celcelûtiye’nin fevkalâde Risâle-i Nûr’a verdiği ehemmiyetten şahsımın bir hissesi, bir hüneri olmadığına dâirdir. Şöyle ki, orada demiştim:
Ben i‘tirâf ediyorum ki, böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiç bir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek, kudret-i İlâhiyenin şe’nlerindendir ve âdetidir ve azametine delîldir.
Ben kasemle te’mîn ederim ki, Risâle-i Nûr’u senâdan maksadım, Kur’ân’ın hakîkatlerini ve îmânın rükünlerini te’yîd ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîm’ime hadsiz şükürler olsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusûrlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış.
SAYFA 104
Evet, kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattır ve dehşetli bir hasârettir. Cenâb-ı Hakk, beni böyle hasâretlerden muhâfaza eylesin, âmîn
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını ricâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[40]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Denizli’nin bir Husrev’i Hasan Feyzî’nin uzunca, tafsîlâtlı bir mektûbunu vâsıtanızla aldım. Ve bildim ki, nasıl bir dâne toprak altına konulur, tâ çok dâneleri sünbül versin. Aynen öyle de, şehîd merhûm Hâfız Alî, o tarlada toprak altına girdi, otuz kırk Hâfız Alî'leri sünbül verdi ve verecek, kanâatim geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risâle-i Nûr’un hizmetine çalışanlara yazınız ki:
Bir iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risâle-i Nûr’a hizmet ettiklerinden, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini