
SAYFA 94
Benim benliğime bir hodfurûşluk verip sukūtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i îmânı dalâlet-i mutlakadan kurtarmaya, lüzûm olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim. Binler dostlarım ve kardeşlerim cennete girmeleri için cehennemi kabûl ederim
Saîdü’n-Nûrsî
[36]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
İki sene tedkîkāttan sonra mahkeme tarafından bana teslîm olunan mecmûalardan bugün, ma‘sûmlar tâifesinin ve ümmî ihtiyârlar cemâatinin yazdıkları ve bana yâdigâr olarak gönderdikleri parçaları hâvî büyük ve yaldızlı cildli bir mecmûa gördüm. Bu mecmûanın başında tâ Kastamonu’da yazdığım bir fıkrayı size göndermek hâtırıma geldi. Belki de eskiden bir sûreti size gönderilmiş. Bunda kanâatım geldi ki, feylesoflara ve muannidlere karşı ma‘sûmlar ve ümmîlerin ma‘sûmâne ve hâlisâne olan bu elimdeki mecmûası, en büyük bir vâsıta-i galebedir. İnâdları kırıp insafsızları insafa getirmiştir. İşte çok yerlerden bana gönderilen ma‘sûmlar ve ümmîlerin parçalarını üç mecmûa içinde cem‘etmiştik. Ve mecmûanın başında, bu gelen parça yazılı gördüm, size de gönderiyorum.
SAYFA 95
Hem bununla, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine delâlet eden sekiz parçadan mürekkeb yaptığımız bir mecmûa ve Kerâmet-i Gavsiye ve Aleviye ve İşârât-i Kur’âniyeden başka, lâhika vesâireden üç dört parça daha ilâve edilen mecmûanın başında yazılmaya lâyık bir parçayı leffen beraber gönderiyorum.
Umûm kardeşlerime, bilhassa ma‘sûm ve ümmîlere selâm ve duâ eder ve duâlarını istiyoruz. Ve bin Mâşâallâh ve Bârekallâh onlara deriz. Onların yazılarını kimler görüyorsa, takdîrkârâne meftûn olur.
Risâle-i Nûr’un küçük ve ma‘sûm şâkirdlerinden elli altmış talebenin yazdığı nüshalarından bize de gönderilmiş. Biz de o parçaları üç cild içinde cem‘ettik. Hem o ma‘sûm şâkirdlerin bazılarını isimleriyle kaydettik. Meselâ, Ömer on beş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin on bir yaşında, Hâfız Nebî on iki yaşında, Mustafâ on dört yaşında, Mustafâ on üç yaşında, Ahmed Zekî on üç yaşında, Alî on iki yaşında, Hâfız Ahmed on iki yaşında Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı. İşte bu ma‘sûm çocukların Risâletü’n-Nûr’dan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde dercettik.
Bu ma‘sûmların bu zamanda bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki, Risâletü’n-Nûr’da öyle ma‘nevî bir zevk ve câzibedâr bir nûr var ki, mekteblerdeki çocukları şevkle
SAYFA 96
okumaya sevketmek için îcâd ettikleri her nevi‘ eğlencelere ve teşvîklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risâletü’n-Nûr veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risâletü’n-Nûr kökleşiyor. İnşâallâh daha hiç bir şey onu koparamayacak ve ensâl-i âtiyede devam edecek.
Aynen bu ma‘sûm küçük şâkirdler gibi, Risâletü’n-Nûr’un câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyârların dahi kırk elli yaşından sonra Risâletü’n-Nûr’un hâtırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk elli parçayı, iki üç mecmûa içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyârların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda bu acîb şerâit içinde her şeye tercîhen Risâletü’n-Nûr’a bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risâletü’n-Nûr’a ekmekten ziyâde ihtiyâç var ki, harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât-ı zarûriyeden olan Risâletü’n-Nûr’a çalışmaları, Risâletü’n-Nûr’un hakkāniyetini gösteriyor.
Bu cild-i evvelde az, fakat sâir altı cild-i âharda ma‘sûmların ve ihtiyâr ümmîlerin yazılarının tashîhinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma‘nen denildi ki: Sıkılma Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbûr ettiğinden, Risâle-i Nûr’un gıda ve taâm hükmündeki hakîkatlerinden hem akıl, hem kalp, hem rûh, hem nefis, hem his
SAYFA 97
hisselerini alabilirler. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risâle-i Nûr sâir ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve ma‘rifetlere benzemez. Akıldan ziyâde, çok letâif-i insaniyenin kūt ve nûrlarıdır.
Elhâsıl: Ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların noksân yazılarında iki fâide var. Birincisi: Teennî ve dikkatle okumaya mecbûr eder. İkincisi: O ma‘sûmâne ve hâlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden ve derslerinden, Risâle-i Nûr’un şirin ve güzel ve derin mes’elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[37]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Şimdi bir hâlimi size beyân etmek lâzım geliyor. Tâ başka sebebler sizi müteessir etmesin. O hâl de şudur: Bu yirmi sene tazyîk netîcesi, ehemmiyetli ve müzmin bir hastalık bana ârız olmuş. Zâten eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki, ona merdümgirîzlik, yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan
SAYFA 98
müteessir olmak; hatta şimdi en hafîf rûhlu bir kardeşim, bir şâkirdimle görüşmeyi fakat Risâle-i Nûr hizmetine âit olmamak şartıyla rûhum kaldırmıyor. Hatta dostâne bakmaktan cidden müteessir oluyorum.
Bu ehemmiyetli hâle insanların bana karşı zulüm ve cinâyetleri bir vesîle olduğu gibi, inâyet-i İlâhiye ve kaderin adâleti ve hizmet-i îmâniyedeki ihlâsın muhâfazası en ehemmiyetli bir sebebdir ki, hem zulm-i cinâyet-i beşeriyeyi hiçe indiriyor, hem bu hastalığı tam bana sevdiriyor, sabır ve tahammül verir. Nasıl ki insanlar evhâm yüzünden beni temastan men’ede ede a‘sâbıma dokundurdular. İnâyet-i İlâhiye dahi, hizmet-i îmâniyedeki ihlâsı kırmamak ve tasannu‘kârâne hodfurûşluk vaz‘iyetine girmeye mecbûr etmemek ve ziyâde hüsn-ü zan edenlerin karşısında beni tekellüflere ve gösterişlere mecbûr etmemek ve bu zamanda çok te’sîr eden şahsıma karşı teveccüh, muhabbet ve hizmete zarar veren kendini makam sâhibi göstermek vaz‘iyetinden kurtarmak ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr’un elmas gibi hakîkatlerini bana mal etmekle cam parçalarına indirmemek hikmetleriyle, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn bana bu hastalığı vermiştir. Ben Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Siz de müteessir olmayınız, memnûn olunuz. Fakat fıtrî teellümlere karşı tahammülüm için duânıza muhtâcım.
Azîz kardeşlerim, bize teslîm olunan kitablarımın yaldızlı kaplı büyük mecmûalardan bir kısmına baktım, gördüm ki: Nûr, gül fabrikalarının elmas kalemleriyle yazdıkları
SAYFA 99
Risâleler, o yaldızlı kaplar içinde bazen on, on beş, yirmi Risâle içinde bulunan mecmûalar o kadar güzel birer elmas kılınç hükmünde düşmanlarına karşı kendilerini büyük makamlarda ve mahkemelerde müdâfaa etmek hikmetiyle; hiç bir sebeb yokken, birdenbire Risâle-i Nûr’u büyük mecmûalar tarzında yaptırmaya hapsimizden beş ay evvel başladık. Bunda büyük bir inâyet-i İlâhiye olduğuna şüphem kalmadı ve feylesofların mağlûbiyetinin hikmetini anladık. Çünkü ictimâ‘da eczâların kuvvetinden çok ziyâde bir kuvvet, husûsen müdâfaa vaktinde ictimâ‘ ve tesânüdden ileri geliyor.
Kardeşlerim, çoktan size söylemek lâzım gelirken unutmuştum. Kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz, o sözün yalnız birinci makamıdır. İkinci makamı ise, ehemmiyetine binâen ki, bir vecihte ona da Âyetü’l-Kübrâ nâmını İmâm-ı Alî ra vermiş olan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye’dir ki, اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi sâir tesbîhâtın mertebelerindeki nûrları beyân ediyor ve Hizb-i Nûriye’nin de bir me’hazıdır.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder, gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle-i Kadirlerini tebrîk ederim.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 100
[38]
Büyük bir makamda, ehemmiyetli bir zâtın, ehemmiyetli bir mektûbuna mecbûrî bir cevâbdır Hâşiye:
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bilmukābele biz de Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz. Rü’yâlarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb-ı Hakk sizi büyük ihsânlara mazhar eyleyecek, diye bir işârettir.
Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazîfe, îmânını kurtarmaktır, başkalarının îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu‘, mahviyet ve terk-i enâniyet, bu zamanda ehl-i hakîkate lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike, benlikten ve hodfurûşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusûrunu görmek ve nefsini ithâm etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir ta‘bîri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir.
SAYFA 101
Risâle-i Nûr eczâlarında tarîkat hakîkatine dâir Telvîhât-ı Tis‘a nâmındaki risâleyi elde edip bakınız. Hem zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakîkatli zâtlar, Risâle-i Nûr dâiresine giriniz. Çünkü bu asırda Risâle-i Nûr, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hatta iki seneden beridir büyük makāmâtlar ve adliyeler, tedkîkāt netîcesinde, Risâle-i Nûr’un serbestiyetini tasdîk ve mahrem ve gayr-ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.
Risâle-i Nûr’un mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi, pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviye-i Kur’âniye olduğunu isbat eder. O dâirenin hâricinde, ekseriyetle bu memlekette ve husûsî ve cüz’î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbâne perde altında veya bid‘alara müsâmaha sûretinde veya te’vîlât ile bir nevi‘ tahrîfât içinde hizmet-i dîniye tâm olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tâm bir ihlâs ve tâm bir mahviyetle, sebâtkârâne Risâle-i Nûr’a şâkird ol. Tâ binler, belki yüz binler şâkirdlerin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyelerine hissedâr ol. Tâ senin hayırların, iyiliklerin cüz’iyetten çıkıp küllîleşsin, âhirette tâm kârlı bir ticâret olsun
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 102
[39]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, duânızın himmetiyle, on beş günden ziyâde şiddetli bir harâret içinde tehlikeli ve zehirli hastalığın, iki gündür tehlikesi geçti. Hastalıkla bir sâat ibâdet bir gün kadar olması cihetiyle, İnşâallâh yapamadığım çok hayrâtın yerini bu hastalık doldurmuş ve çok kusûrâtıma da keffâret olmuş. Fakat za‘fiyet ve hastalık devam ediyor.
Latîf ve ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, dünkü gün, ma‘sûmların mecmûası elime geçti, açtım. O mecmûanın başında, o ma‘sûmların bir kumandanı hükmünde ve Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in gāyet zînetli ve nakışlı ve dikkatli yazdığı Küçük Sözler, başında dercedilmiş gördüm. Mâşâallâh Marangoz Ahmed, dedim. Ma‘sûmların çavuşu olmuş Aynı günde bir mektûbu elime geçti, açtım. Marangoz Ahmed’in gönderdiğimiz mektûbları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektûbun başına gelip tâ bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektûbu yazarken, iki güvercin, mektûbun makbûliyetini ve müjdeci serçe ve kuddûs kuşlarının müjdelerini tasdîk ettikleri gibi, marangozun iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdîk ederek,
SAYFA 103
Biz dahi Risâle-i Nûr’u tanıyoruz diye lisân-ı hâlleri ifade ediyor diye latîf ve ma‘nîdâr tevâfuk olmuş.
Bu münâsebetle, o mecmûa içinde mübârek kahramanlarından Küçük Alî’nin biraderzâdesi ma‘sûm ve küçük bir Abdurrahmân olan Hâfız Ahmed’in yazdığı Sekizinci Şuâ‘ın Sekizinci Remzi’nden bir sahîfe evvel bir fıkra nazarıma deydi. Bir iki aydır size Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir yazılan mektûblarda şahsımın hisse-i şerefi ve hüneri olmadığını ve sırf bir ikrâm-ı İlâhî olmasına dâir yazılan parçaya bu fıkrayı, o fıkraya alâkadâr gördüm. Size gönderiyorum, onlara münâsib bir yerde ilhâk edersiniz. O fıkra, Celcelûtiye’nin fevkalâde Risâle-i Nûr’a verdiği ehemmiyetten şahsımın bir hissesi, bir hüneri olmadığına dâirdir. Şöyle ki, orada demiştim:
Ben i‘tirâf ediyorum ki, böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiç bir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek, kudret-i İlâhiyenin şe’nlerindendir ve âdetidir ve azametine delîldir.
Ben kasemle te’mîn ederim ki, Risâle-i Nûr’u senâdan maksadım, Kur’ân’ın hakîkatlerini ve îmânın rükünlerini te’yîd ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîm’ime hadsiz şükürler olsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusûrlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış.
SAYFA 104
Evet, kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattır ve dehşetli bir hasârettir. Cenâb-ı Hakk, beni böyle hasâretlerden muhâfaza eylesin, âmîn
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını ricâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[40]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Denizli’nin bir Husrev’i Hasan Feyzî’nin uzunca, tafsîlâtlı bir mektûbunu vâsıtanızla aldım. Ve bildim ki, nasıl bir dâne toprak altına konulur, tâ çok dâneleri sünbül versin. Aynen öyle de, şehîd merhûm Hâfız Alî, o tarlada toprak altına girdi, otuz kırk Hâfız Alî'leri sünbül verdi ve verecek, kanâatim geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risâle-i Nûr’un hizmetine çalışanlara yazınız ki:
Bir iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risâle-i Nûr’a hizmet ettiklerinden, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini
SAYFA 105
unutmayacağız. Ve Denizli, nazarımızda ikinci bir Isparta hükmüne geçtiği gibi, hapishânesini dahi bir Medrese-i Nûriye ma‘nâsında biliyoruz.
Feyzî’nin mektûbunda isimleri bulunan ve bilhassa hâkim-i âdil ile beraber hakîkî adâlete çalışanlar M. H. R. ve Avukat Ziyâ gibi bütün o zâtlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu’yu ve Âlem-i İslâm’ı ma‘nen minnetdâr eylemişler. Onlar, bizim gibi Risâle-i Nûr’a sâhibdirler. Eğer lüzûm olsa, elime teslîm edilen bir kısım mecmûaları da onlara emâneten okutmak için göndereceğim. Orada kalan kitablar, lüzûmu varsa, muattal kalmamak şartıyla kalabilir. Büyük mecmûa elinde bulunan Ş. V. K. muattal bırakmamak ve okutmak ve mümkün ise, hapishâneyi teşrîk etmek şartıyla onun elinde kalsın. Daha isterse, daha başkaları da ona ve oraya göndereyim.
Ben Denizli gibi, az bir zamanda, bize ve Risâle-i Nûr’a metîn kahraman sâhibleri ve kardeşleri verdiği için, elimden gelse, kemâl-i sürûr ve sevinçle onların mübârek hapishânesinde bakiye-i ömrümü geçirmek istiyorum. Bizimle çok alâkadâr ve hapishânede görüştüğümüz veya bana hizmet eden Beylerbeyli Süleymân ve Tavaslı Mehmed Çavuş gibi ne kadar dostlar varsa, hepsine çok selâm ediyorum. Ve her vakit ma‘nevî kazançlarımıza ve duâlarımıza dâhildirler. Ve Feyzî’nin mektûbunda isimleri bulunan zâtlara bilhassa birer birer selâm ve umûmunun Ramazânlarını ve Leyle-i Kadirlerini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.
SAYFA 106
Milâslı Halîl İbrâhîm, hakîkaten Risâle-i Nûr’un demir gibi metîn ve sarsılmaz bir şâkirdidir. O kasaba onunla iftihâr etmeli. Hem o zâtın, hem Hasan Feyzî’nin haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zanları netîcesinde yazdıkları parlak manzûm iki parçayı, Risâle-i Nûr’a hitâb ediyorlar ve benim ehemmiyetsiz şahsımı perde ve ârızî bir ünvân olarak yapmışlar diye kabûl ediyorum. Yoksa benim ne haddim var ki, o meziyetlere sâhib olayım. Hem ona, hem Risâle-i Nûr’un avukatı Ahmed Feyzî’ye ve arkadaşlarına ve eski kahraman kardeşlerimizden Şefîk’e çok selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşlerim, Âyetü’l-Kübrâ Ramazân’da zuhûr ettiği gibi, zannımca Ramazân’da da matbaadan çıktığını, Isparta’ya geldiğini ve Ramazân’da serbestiyetle okunması ve câmi‘lere okutmak için girmesi gibi, bu Ramazân-ı Şerîf’te Âyetü’l-Kübrâ’dan çıkan ve bir sâat tefekkür bir sene ibâdet ma‘nâsını taşıyan Hizb-i Nûriye o Âyetü’l-Kübrâ’dan çıktığı misillü, bizim tesbîhâtımızda otuz üç def'a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Âyetü’l-Kübrâ’nın berekâtı ve feyziyle on dakîkada aynı hakîkat-i tevhîdi veren iki sahîfe kadar Ramazân’ın nûruyla kalbime ihtâr edildi. Ben de on dakîkada Âyetü’l-Kübrâ’nın tamamını okuyor gibi ve her bir mertebede, mukaddimesinde denildiği gibi, küre-i arzın küllî dili benim hayâlen lisânım olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. Ve denizler ve dağlar ve unsurların ve göklerin ve insan tabakalarının lisân-ı hâlleri benim dillerim olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ derler diye,
SAYFA 107
ben de her bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dedikçe, ya بِلِسَانِ الْاَرْضِ ya بِلِسَانِ السَّمٰوَاتِ ya بِلِسَانِ الْجَوِّ ya بِلِسَانِ الْعَنَاصِرِ derim; gibi. İnşâallâh, sonra size gönderilecek.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[41]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Meyve’nin Dördüncü Mes’elesindeki bir hakîkatın îzâhını Eski Saîd’in âfâka bakmak damarıyla ve bana hizmet eden kâtibin Ramazân başlarında bayram alâmetini şarkta bir hâdisenin te’sîriyle heyecanla demesi ve bu Ramazân-ı Şerîf’teki kıymetdâr vakitleri radyonun mâlâ-ya‘niyâtıyla zâyi‘ etmemesi için ma‘nen kalbime kaç def‘a ihtâr edildi ki, O geniş ve karışık fırtınalı hakîkatin kısaca zararlarını beyân eyle. Ben de gāyet muhtasar bazı işaretler nev‘inde, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin merâklarını ta‘dîl etmek niyetiyle beyân ediyorum. Fakat hem mes’ele çok geniş, vaktim de dar, hâlim de perişan olmasından, anlamasında zahmet çekeceksiniz, zekâvetinize güveniyorum.