
SAYFA 94
Benim benliğime bir hodfurûşluk verip sukūtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i îmânı dalâlet-i mutlakadan kurtarmaya, lüzûm olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim. Binler dostlarım ve kardeşlerim cennete girmeleri için cehennemi kabûl ederim
Saîdü’n-Nûrsî
[36]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
İki sene tedkîkāttan sonra mahkeme tarafından bana teslîm olunan mecmûalardan bugün, ma‘sûmlar tâifesinin ve ümmî ihtiyârlar cemâatinin yazdıkları ve bana yâdigâr olarak gönderdikleri parçaları hâvî büyük ve yaldızlı cildli bir mecmûa gördüm. Bu mecmûanın başında tâ Kastamonu’da yazdığım bir fıkrayı size göndermek hâtırıma geldi. Belki de eskiden bir sûreti size gönderilmiş. Bunda kanâatım geldi ki, feylesoflara ve muannidlere karşı ma‘sûmlar ve ümmîlerin ma‘sûmâne ve hâlisâne olan bu elimdeki mecmûası, en büyük bir vâsıta-i galebedir. İnâdları kırıp insafsızları insafa getirmiştir. İşte çok yerlerden bana gönderilen ma‘sûmlar ve ümmîlerin parçalarını üç mecmûa içinde cem‘etmiştik. Ve mecmûanın başında, bu gelen parça yazılı gördüm, size de gönderiyorum.
SAYFA 95
Hem bununla, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine delâlet eden sekiz parçadan mürekkeb yaptığımız bir mecmûa ve Kerâmet-i Gavsiye ve Aleviye ve İşârât-i Kur’âniyeden başka, lâhika vesâireden üç dört parça daha ilâve edilen mecmûanın başında yazılmaya lâyık bir parçayı leffen beraber gönderiyorum.
Umûm kardeşlerime, bilhassa ma‘sûm ve ümmîlere selâm ve duâ eder ve duâlarını istiyoruz. Ve bin Mâşâallâh ve Bârekallâh onlara deriz. Onların yazılarını kimler görüyorsa, takdîrkârâne meftûn olur.
Risâle-i Nûr’un küçük ve ma‘sûm şâkirdlerinden elli altmış talebenin yazdığı nüshalarından bize de gönderilmiş. Biz de o parçaları üç cild içinde cem‘ettik. Hem o ma‘sûm şâkirdlerin bazılarını isimleriyle kaydettik. Meselâ, Ömer on beş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin on bir yaşında, Hâfız Nebî on iki yaşında, Mustafâ on dört yaşında, Mustafâ on üç yaşında, Ahmed Zekî on üç yaşında, Alî on iki yaşında, Hâfız Ahmed on iki yaşında Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı. İşte bu ma‘sûm çocukların Risâletü’n-Nûr’dan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde dercettik.
Bu ma‘sûmların bu zamanda bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki, Risâletü’n-Nûr’da öyle ma‘nevî bir zevk ve câzibedâr bir nûr var ki, mekteblerdeki çocukları şevkle
SAYFA 96
okumaya sevketmek için îcâd ettikleri her nevi‘ eğlencelere ve teşvîklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risâletü’n-Nûr veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risâletü’n-Nûr kökleşiyor. İnşâallâh daha hiç bir şey onu koparamayacak ve ensâl-i âtiyede devam edecek.
Aynen bu ma‘sûm küçük şâkirdler gibi, Risâletü’n-Nûr’un câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyârların dahi kırk elli yaşından sonra Risâletü’n-Nûr’un hâtırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk elli parçayı, iki üç mecmûa içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyârların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda bu acîb şerâit içinde her şeye tercîhen Risâletü’n-Nûr’a bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risâletü’n-Nûr’a ekmekten ziyâde ihtiyâç var ki, harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât-ı zarûriyeden olan Risâletü’n-Nûr’a çalışmaları, Risâletü’n-Nûr’un hakkāniyetini gösteriyor.
Bu cild-i evvelde az, fakat sâir altı cild-i âharda ma‘sûmların ve ihtiyâr ümmîlerin yazılarının tashîhinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma‘nen denildi ki: Sıkılma Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbûr ettiğinden, Risâle-i Nûr’un gıda ve taâm hükmündeki hakîkatlerinden hem akıl, hem kalp, hem rûh, hem nefis, hem his
SAYFA 97
hisselerini alabilirler. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risâle-i Nûr sâir ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve ma‘rifetlere benzemez. Akıldan ziyâde, çok letâif-i insaniyenin kūt ve nûrlarıdır.
Elhâsıl: Ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların noksân yazılarında iki fâide var. Birincisi: Teennî ve dikkatle okumaya mecbûr eder. İkincisi: O ma‘sûmâne ve hâlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden ve derslerinden, Risâle-i Nûr’un şirin ve güzel ve derin mes’elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[37]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Şimdi bir hâlimi size beyân etmek lâzım geliyor. Tâ başka sebebler sizi müteessir etmesin. O hâl de şudur: Bu yirmi sene tazyîk netîcesi, ehemmiyetli ve müzmin bir hastalık bana ârız olmuş. Zâten eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki, ona merdümgirîzlik, yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan
SAYFA 98
müteessir olmak; hatta şimdi en hafîf rûhlu bir kardeşim, bir şâkirdimle görüşmeyi fakat Risâle-i Nûr hizmetine âit olmamak şartıyla rûhum kaldırmıyor. Hatta dostâne bakmaktan cidden müteessir oluyorum.
Bu ehemmiyetli hâle insanların bana karşı zulüm ve cinâyetleri bir vesîle olduğu gibi, inâyet-i İlâhiye ve kaderin adâleti ve hizmet-i îmâniyedeki ihlâsın muhâfazası en ehemmiyetli bir sebebdir ki, hem zulm-i cinâyet-i beşeriyeyi hiçe indiriyor, hem bu hastalığı tam bana sevdiriyor, sabır ve tahammül verir. Nasıl ki insanlar evhâm yüzünden beni temastan men’ede ede a‘sâbıma dokundurdular. İnâyet-i İlâhiye dahi, hizmet-i îmâniyedeki ihlâsı kırmamak ve tasannu‘kârâne hodfurûşluk vaz‘iyetine girmeye mecbûr etmemek ve ziyâde hüsn-ü zan edenlerin karşısında beni tekellüflere ve gösterişlere mecbûr etmemek ve bu zamanda çok te’sîr eden şahsıma karşı teveccüh, muhabbet ve hizmete zarar veren kendini makam sâhibi göstermek vaz‘iyetinden kurtarmak ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr’un elmas gibi hakîkatlerini bana mal etmekle cam parçalarına indirmemek hikmetleriyle, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn bana bu hastalığı vermiştir. Ben Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Siz de müteessir olmayınız, memnûn olunuz. Fakat fıtrî teellümlere karşı tahammülüm için duânıza muhtâcım.
Azîz kardeşlerim, bize teslîm olunan kitablarımın yaldızlı kaplı büyük mecmûalardan bir kısmına baktım, gördüm ki: Nûr, gül fabrikalarının elmas kalemleriyle yazdıkları
SAYFA 99
Risâleler, o yaldızlı kaplar içinde bazen on, on beş, yirmi Risâle içinde bulunan mecmûalar o kadar güzel birer elmas kılınç hükmünde düşmanlarına karşı kendilerini büyük makamlarda ve mahkemelerde müdâfaa etmek hikmetiyle; hiç bir sebeb yokken, birdenbire Risâle-i Nûr’u büyük mecmûalar tarzında yaptırmaya hapsimizden beş ay evvel başladık. Bunda büyük bir inâyet-i İlâhiye olduğuna şüphem kalmadı ve feylesofların mağlûbiyetinin hikmetini anladık. Çünkü ictimâ‘da eczâların kuvvetinden çok ziyâde bir kuvvet, husûsen müdâfaa vaktinde ictimâ‘ ve tesânüdden ileri geliyor.
Kardeşlerim, çoktan size söylemek lâzım gelirken unutmuştum. Kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz, o sözün yalnız birinci makamıdır. İkinci makamı ise, ehemmiyetine binâen ki, bir vecihte ona da Âyetü’l-Kübrâ nâmını İmâm-ı Alî ra vermiş olan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye’dir ki, اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi sâir tesbîhâtın mertebelerindeki nûrları beyân ediyor ve Hizb-i Nûriye’nin de bir me’hazıdır.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder, gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle-i Kadirlerini tebrîk ederim.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 100
[38]
Büyük bir makamda, ehemmiyetli bir zâtın, ehemmiyetli bir mektûbuna mecbûrî bir cevâbdır Hâşiye:
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bilmukābele biz de Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz. Rü’yâlarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb-ı Hakk sizi büyük ihsânlara mazhar eyleyecek, diye bir işârettir.
Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazîfe, îmânını kurtarmaktır, başkalarının îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu‘, mahviyet ve terk-i enâniyet, bu zamanda ehl-i hakîkate lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike, benlikten ve hodfurûşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusûrunu görmek ve nefsini ithâm etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir ta‘bîri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir.
SAYFA 101
Risâle-i Nûr eczâlarında tarîkat hakîkatine dâir Telvîhât-ı Tis‘a nâmındaki risâleyi elde edip bakınız. Hem zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakîkatli zâtlar, Risâle-i Nûr dâiresine giriniz. Çünkü bu asırda Risâle-i Nûr, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hatta iki seneden beridir büyük makāmâtlar ve adliyeler, tedkîkāt netîcesinde, Risâle-i Nûr’un serbestiyetini tasdîk ve mahrem ve gayr-ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.
Risâle-i Nûr’un mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi, pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviye-i Kur’âniye olduğunu isbat eder. O dâirenin hâricinde, ekseriyetle bu memlekette ve husûsî ve cüz’î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbâne perde altında veya bid‘alara müsâmaha sûretinde veya te’vîlât ile bir nevi‘ tahrîfât içinde hizmet-i dîniye tâm olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tâm bir ihlâs ve tâm bir mahviyetle, sebâtkârâne Risâle-i Nûr’a şâkird ol. Tâ binler, belki yüz binler şâkirdlerin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyelerine hissedâr ol. Tâ senin hayırların, iyiliklerin cüz’iyetten çıkıp küllîleşsin, âhirette tâm kârlı bir ticâret olsun
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî