EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 73

200

Üstâdım Efendim Hazretleri,

Ben bu yazıları Risâle-i Nûr’un eli ve kalemi ve dili ile ve bu hakîr kalbime ondan sıçrayan bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabûlünü ricâ eder ve hürmetle ellerinizden öper ve duâlarınızı beklerim efendim

Duânıza muhtâç talebeniz HasanFeyzî ra

[73]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risâle-i Nûr’a kanun ile ve adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfâl edip, tecâvüz ediyorlardı. Biz müsbet hareket ettiğimiz için, mecbûriyet olduğu zaman tedâfüî vaz‘iyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bilakis tecâvüzleri Risâle-i Nûr’un dâiresini genişlendirdi. Bu def‘a, yeni hurûfla Asâ-yı Mûsâ’yı tab‘etmek niyetimiz, ihtiyârımız olmadığı hâlde, tecâvüz vaz‘iyeti Risâle-i Nûr’a veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir ki, Risâle-i Nûr, bu mübârek vatanın ma‘nevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli

201

ma‘nevî belâyı def‘etmek için matbûât âlemi ile tezâhüre başlamak ve ders vermek zamanı gelmiştir veya gelecek gibidir, zannediyorum. O dehşetli belânın birisi Hristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren ve şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyânının bu vatanı ma‘nevî istîlâ etmek istemesine karşı, Risâle-i Nûr Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî vazîfesini görebilir.

İkincisi: Âlem-i İslâm’ın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i‘tirâz ve ithâmlarını izâle etmek için, matbûât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye, kalbime ihtâr edildi.

Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istîlâkârâne hükmeden ve edyân-ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyânın istîlâsına karşı, Risâle-i Nûr hakîkatleri bir kal‘a olduğu gibi; Âlem-i İslâm’ın ve Asya Kıt‘ası’nın hâl-i hâzırdaki i‘tirâz ve ithâmını izâle; ve eski muhabbet ve uhuvvetini iâde etmek için de bir mu‘cize-i Kur’âniyedir. Bu memleketin vatanperver siyâsîleri, çabuk akıllarını başlarına alıp Risâle-i Nûr’u tab‘ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.

Acaba bu yirmi sene zarfında pek kuvvetli bir sûrette îmân-ı tahkîkîyi bu vatanda neşreden Risâle-i Nûr olmasa idi, bu dehşetli asırda acîb inkılâblar ve infilâklarda bu mübârek vatan, Kur’ân’ını ve îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir mi idi?

202

Her ne ise Risâle-i Nûr’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez, daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat cebheyi değiştirip, dîn perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid‘a tarafdârlarını ve enâniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklarla Risâle-i Nûr’a karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civârında olduğu gibi isti‘mâl ederek Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ayrı bir cebheden tecâvüz etmek için münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar. Risâle-i Nûr şâkirdleri tam ihtiyâtla beraber, bir taarruz olduğu vakit, münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl-i ilim ve ehl-i îmân ise, dost olsunlar. Biz size ilişmiyoruz, siz de bize ilişmeyiniz. Biz ehl-i îmânla kardeşiz deyip yatıştırsınlar.

Sâniyen: Mübâreklerin pehlivânı hem Abdurrahmân, hem Lütfü, hem Büyük Hâfız Alî ma‘nâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Alî kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevâbı Risâle-i Nûr’da yüz yerde var. Risâle-i Nûr’un erkân-ı îmâniye hakkındaki bu derece kesretli tahşîdâtı ne içindir? Bir âmî mü’minin îmânı, büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler? diyor.

Elcevab: Başta Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, merâtib-i îmâniye bahislerinde ve âhire yakın Müceddid-i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî’nin ks beyânı ve hükmü ki: Bütün tarîkatlerin müntehâsı ve en büyük maksadları hakāik-i îmâniyenin inkişâfıdır. Ve bir mes’ele-i îmâniyenin kat‘iyetle

203

vuzûhu, binlerle kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir. Ve Âyetü’l-Kübrâ’nın en âhirdeki ve Lâhikadan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevâb olduğu gibi, Meyve Risâlesi’nin tekrârât-ı Kur’âniye hakkındaki Onuncu Mes’elesi, tevhîd ve îmân rükûnleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşîdât-ı Kur’âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ onun hakîkî tefsîri olan Risâle-i Nûr’da cereyân etmesi de cevâbdır.

Hem îmânın tahkîkî ve taklîdî ve icmâlî ve tafsîlî kısımlarını; ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveselere ve şüphelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risâle-i Nûr parçalarının îzâhâtı, büyük rûhlu Küçük Alî’nin mektûbuna öyle bir cevabdır ki, bize hiç bir ihtiyâç bırakmıyor.

İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîke münhasır değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurmâ ağacına kadar; ve eldeki âyînede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişâfları olduğu gibi; îmânın o derece kesretli hakîkatleri var ki, bin bir Esmâ-yı İlâhiyenin ve sâir erkân-ı îmâniyenin kâinât hakîkatleriyle alâkadâr çok hakîkatleri var ki, bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin en büyüğü îmândır ve îmân-ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve burhânlı ma‘rifet-i kudsiyedir diye, ehl-i hakîkat ittifâk etmişler.

204

Evet, îmân-ı taklîdî, çabuk şüphelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân-ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilme’l-yakîn mertebesi, çok burhânlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Hâlbuki taklîdî îmân ise, bir şüpheye karşı bazen mağlûb olur. Hem îmân-ı tahkîkînin bir mertebesi de ayne’l-yakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki Esmâ-yı İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye gelir. Hem bir mertebesi de hakka’l-yakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübühât orduları hücûm da etse, bir halt edemez. Ulemâ-yı ilm-i kelâmın akla ve mantığa istinâden te’lîf ettikleri binler cild kitabları, yalnız o ma‘rifet-i îmâniyenin burhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakîkatin keşfe ve zevke istinâden yazdıkları yüzer cild kitabları, o ma‘rifet-i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler.

Fakat Kur’ân’ın mu‘cizekâr cadde-i kübrâsının gösterdiği hakāik-i îmâniye ve ma‘rifet-i kudsiye, o ulemâ ve evliyânın kitablarındaki beyânlarının pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.

İşte Risâle-i Nûr, bu câmi‘ ve küllî ve yüksek ma‘rifet caddesini tefsîr edip, bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahrîbâtçı küllî cereyânlara karşı, Kur’ân ve îmân nâmına mukābele ediyor,

205

müdâfaa ediyor. Elbette hadsiz tahşîdâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp, ehl-i îmânın îmânını muhâfazaya Kur’ân nûruyla vesîle olsun.

Hadîs-i şerîfte vardır ki: Bir adamın seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır. Bazen bir sâat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hatta Nakşîlerin hafî zikre verdikleri büyük ehemmiyet, bu nevi‘ tefekküre yetişmek içindir. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum.

Kusura bakmayınız, acele yazıldı. Siz tashîh edersiniz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[74]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

İhlâs ve mektûbların sûretlerinin hafiyeler tarafından alınması, sizi müteessir etmesin. Zâten o mektûbları ve İhlâs ve İhbâr-ı Aleviye’yi onlara okutmak, Risâle-i Nûr hesabına ve fütûhâtına lâzım idi. Hem bu hâdise zamanında İstanbul’da bolşevizm aleyhindeki nümâyiş hâdisesi, Risâle-i Nûr’a karşı perde altında hücûm eden iki kuvvet

206

birbirine vaz‘iyet almaya başladığı cihetle, Risâle-i Nûr fütûhâtına büyük bir vesîledir. Muvakkat bize karşı bazı ilişmeler olsa da, hiç ehemmiyeti yok. Çünkü bolşevizmin, Müslümanlar içinde anarşilik mâhiyetinde küfr-i mutlak ve fikr-i tabîatla yerleştirilmesine mukābil, ancak ve ancak Risâle-i Nûr’un fevkalâde kuvvetli hakîkatleri çıkabilmesinden, milliyetperver ve vatanperver ve siyâsetçiler ve dindârlar, Risâle-i Nûr’un arkasına girmeye ve onunla barışmaya ve onunla siper almaya bir yol açılıyor nazarı ile bakıyoruz.

Sâniyen: İstanbul’daki matbaa işinin te’hîrinde de merâk etmeyiniz. Çünkü bu sırada husûsen matbaacılarda ehemmiyetli cereyânlar sarsıntı vermesinden bir parça teennî ile hareket etmeye mecbûr oldular. İnşâallâh sonra muvaffak olurlar. Olduğu kadar beş nüshayı Asâ-yı Mûsâ’dan yeni hurûfu bilenler yazmak, eski hurûfu güzel yazanlarda her biri bir Asâ-yı Mûsâ’yı yazmak olan vazîfe-i kudsiyeyi lâyık olmayan matbaacılara vermemek gerektir.

Sâlisen: Eskiden küçük bir Isparta nâmını alan ve sonra bir tevakkuf devresini geçiren yine tam küçük bir Isparta olan İnebolu fedâkâr şâkirdlerinin Asâ-yı Mûsâ tab‘ına medâr olmak için hediye ettikleri meblağa karşı hem benim tarafımdan, hem Risâle-i Nûr hesabına bin beş yüz Bârekallâh ile tebrîk ederiz. Yine küçük bir Isparta olduğunu isbat ettiniz diye selâmımızla teblîğ ediniz.

207

Câsûsların eline geçen mektûblar umûm mudur, yoksa bir kısmı mıdır? Getiren adam da kimdir, nasıl haber almışlar? diye merâk ettim. Fakat bu hâdise hayırdır. O adam da müteessir olmasın

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ eden ve duâlarını isteyen

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[75]

Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne,

Zâtınızı tanımadan bir def‘a gördüğüm vakit insaflı ve adâletli gördüğümden, herkesten evvel, alâkadâr olduğum bir hakîkati size beyân ediyorum. O hakîkati alâkadâr makamâta vazîfeniz i‘tibâriyle bildirmeyi size bırakıyorum. O hakîkat da şudur:

Benim şimdiki vaz‘iyetim, târihçe emsâli yoktur. Her şeyden tecrîd-i mutlak içinde, herkesten hatta câmi‘deki cemâat adamlarından ve temastan memnû‘ olduğum hâlde; ihtiyârlık, hastalık, yoksulluk içinde birden kalbime geldi ki: Mâdem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saâdetine hizmet etmek benim için farzdır. Maddî cihette elimden hiç bir şey gelmiyor. Yalnız Kur’ân’dan anladığım ve kaleme aldığım Meyve Risâlesi ile Hüccetü’l-Baliğa’yı yeni hurûfla tab‘etmek için bazı kardeşlerime izin verdim. O iki risâle iki seneye yakın alâkadâr Ankara

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç