EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

200

Üstâdım Efendim Hazretleri,

Ben bu yazıları Risâle-i Nûr’un eli ve kalemi ve dili ile ve bu hakîr kalbime ondan sıçrayan bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabûlünü ricâ eder ve hürmetle ellerinizden öper ve duâlarınızı beklerim efendim

Duânıza muhtâç talebeniz HasanFeyzî ra

[73]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risâle-i Nûr’a kanun ile ve adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfâl edip, tecâvüz ediyorlardı. Biz müsbet hareket ettiğimiz için, mecbûriyet olduğu zaman tedâfüî vaz‘iyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bilakis tecâvüzleri Risâle-i Nûr’un dâiresini genişlendirdi. Bu def‘a, yeni hurûfla Asâ-yı Mûsâ’yı tab‘etmek niyetimiz, ihtiyârımız olmadığı hâlde, tecâvüz vaz‘iyeti Risâle-i Nûr’a veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir ki, Risâle-i Nûr, bu mübârek vatanın ma‘nevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli

201

ma‘nevî belâyı def‘etmek için matbûât âlemi ile tezâhüre başlamak ve ders vermek zamanı gelmiştir veya gelecek gibidir, zannediyorum. O dehşetli belânın birisi Hristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren ve şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyânının bu vatanı ma‘nevî istîlâ etmek istemesine karşı, Risâle-i Nûr Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî vazîfesini görebilir.

İkincisi: Âlem-i İslâm’ın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i‘tirâz ve ithâmlarını izâle etmek için, matbûât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye, kalbime ihtâr edildi.

Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istîlâkârâne hükmeden ve edyân-ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyânın istîlâsına karşı, Risâle-i Nûr hakîkatleri bir kal‘a olduğu gibi; Âlem-i İslâm’ın ve Asya Kıt‘ası’nın hâl-i hâzırdaki i‘tirâz ve ithâmını izâle; ve eski muhabbet ve uhuvvetini iâde etmek için de bir mu‘cize-i Kur’âniyedir. Bu memleketin vatanperver siyâsîleri, çabuk akıllarını başlarına alıp Risâle-i Nûr’u tab‘ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.

Acaba bu yirmi sene zarfında pek kuvvetli bir sûrette îmân-ı tahkîkîyi bu vatanda neşreden Risâle-i Nûr olmasa idi, bu dehşetli asırda acîb inkılâblar ve infilâklarda bu mübârek vatan, Kur’ân’ını ve îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir mi idi?

202

Her ne ise Risâle-i Nûr’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez, daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat cebheyi değiştirip, dîn perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid‘a tarafdârlarını ve enâniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklarla Risâle-i Nûr’a karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civârında olduğu gibi isti‘mâl ederek Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ayrı bir cebheden tecâvüz etmek için münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar. Risâle-i Nûr şâkirdleri tam ihtiyâtla beraber, bir taarruz olduğu vakit, münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl-i ilim ve ehl-i îmân ise, dost olsunlar. Biz size ilişmiyoruz, siz de bize ilişmeyiniz. Biz ehl-i îmânla kardeşiz deyip yatıştırsınlar.

Sâniyen: Mübâreklerin pehlivânı hem Abdurrahmân, hem Lütfü, hem Büyük Hâfız Alî ma‘nâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Alî kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevâbı Risâle-i Nûr’da yüz yerde var. Risâle-i Nûr’un erkân-ı îmâniye hakkındaki bu derece kesretli tahşîdâtı ne içindir? Bir âmî mü’minin îmânı, büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler? diyor.

Elcevab: Başta Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, merâtib-i îmâniye bahislerinde ve âhire yakın Müceddid-i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî’nin ks beyânı ve hükmü ki: Bütün tarîkatlerin müntehâsı ve en büyük maksadları hakāik-i îmâniyenin inkişâfıdır. Ve bir mes’ele-i îmâniyenin kat‘iyetle

203

vuzûhu, binlerle kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir. Ve Âyetü’l-Kübrâ’nın en âhirdeki ve Lâhikadan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevâb olduğu gibi, Meyve Risâlesi’nin tekrârât-ı Kur’âniye hakkındaki Onuncu Mes’elesi, tevhîd ve îmân rükûnleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşîdât-ı Kur’âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ onun hakîkî tefsîri olan Risâle-i Nûr’da cereyân etmesi de cevâbdır.

Hem îmânın tahkîkî ve taklîdî ve icmâlî ve tafsîlî kısımlarını; ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveselere ve şüphelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risâle-i Nûr parçalarının îzâhâtı, büyük rûhlu Küçük Alî’nin mektûbuna öyle bir cevabdır ki, bize hiç bir ihtiyâç bırakmıyor.

İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîke münhasır değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurmâ ağacına kadar; ve eldeki âyînede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişâfları olduğu gibi; îmânın o derece kesretli hakîkatleri var ki, bin bir Esmâ-yı İlâhiyenin ve sâir erkân-ı îmâniyenin kâinât hakîkatleriyle alâkadâr çok hakîkatleri var ki, bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin en büyüğü îmândır ve îmân-ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve burhânlı ma‘rifet-i kudsiyedir diye, ehl-i hakîkat ittifâk etmişler.

204

Evet, îmân-ı taklîdî, çabuk şüphelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân-ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilme’l-yakîn mertebesi, çok burhânlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Hâlbuki taklîdî îmân ise, bir şüpheye karşı bazen mağlûb olur. Hem îmân-ı tahkîkînin bir mertebesi de ayne’l-yakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki Esmâ-yı İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye gelir. Hem bir mertebesi de hakka’l-yakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübühât orduları hücûm da etse, bir halt edemez. Ulemâ-yı ilm-i kelâmın akla ve mantığa istinâden te’lîf ettikleri binler cild kitabları, yalnız o ma‘rifet-i îmâniyenin burhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakîkatin keşfe ve zevke istinâden yazdıkları yüzer cild kitabları, o ma‘rifet-i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler.

Fakat Kur’ân’ın mu‘cizekâr cadde-i kübrâsının gösterdiği hakāik-i îmâniye ve ma‘rifet-i kudsiye, o ulemâ ve evliyânın kitablarındaki beyânlarının pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.

İşte Risâle-i Nûr, bu câmi‘ ve küllî ve yüksek ma‘rifet caddesini tefsîr edip, bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahrîbâtçı küllî cereyânlara karşı, Kur’ân ve îmân nâmına mukābele ediyor,

205

müdâfaa ediyor. Elbette hadsiz tahşîdâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp, ehl-i îmânın îmânını muhâfazaya Kur’ân nûruyla vesîle olsun.

Hadîs-i şerîfte vardır ki: Bir adamın seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır. Bazen bir sâat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hatta Nakşîlerin hafî zikre verdikleri büyük ehemmiyet, bu nevi‘ tefekküre yetişmek içindir. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum.

Kusura bakmayınız, acele yazıldı. Siz tashîh edersiniz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[74]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

İhlâs ve mektûbların sûretlerinin hafiyeler tarafından alınması, sizi müteessir etmesin. Zâten o mektûbları ve İhlâs ve İhbâr-ı Aleviye’yi onlara okutmak, Risâle-i Nûr hesabına ve fütûhâtına lâzım idi. Hem bu hâdise zamanında İstanbul’da bolşevizm aleyhindeki nümâyiş hâdisesi, Risâle-i Nûr’a karşı perde altında hücûm eden iki kuvvet

206

birbirine vaz‘iyet almaya başladığı cihetle, Risâle-i Nûr fütûhâtına büyük bir vesîledir. Muvakkat bize karşı bazı ilişmeler olsa da, hiç ehemmiyeti yok. Çünkü bolşevizmin, Müslümanlar içinde anarşilik mâhiyetinde küfr-i mutlak ve fikr-i tabîatla yerleştirilmesine mukābil, ancak ve ancak Risâle-i Nûr’un fevkalâde kuvvetli hakîkatleri çıkabilmesinden, milliyetperver ve vatanperver ve siyâsetçiler ve dindârlar, Risâle-i Nûr’un arkasına girmeye ve onunla barışmaya ve onunla siper almaya bir yol açılıyor nazarı ile bakıyoruz.

Sâniyen: İstanbul’daki matbaa işinin te’hîrinde de merâk etmeyiniz. Çünkü bu sırada husûsen matbaacılarda ehemmiyetli cereyânlar sarsıntı vermesinden bir parça teennî ile hareket etmeye mecbûr oldular. İnşâallâh sonra muvaffak olurlar. Olduğu kadar beş nüshayı Asâ-yı Mûsâ’dan yeni hurûfu bilenler yazmak, eski hurûfu güzel yazanlarda her biri bir Asâ-yı Mûsâ’yı yazmak olan vazîfe-i kudsiyeyi lâyık olmayan matbaacılara vermemek gerektir.

Sâlisen: Eskiden küçük bir Isparta nâmını alan ve sonra bir tevakkuf devresini geçiren yine tam küçük bir Isparta olan İnebolu fedâkâr şâkirdlerinin Asâ-yı Mûsâ tab‘ına medâr olmak için hediye ettikleri meblağa karşı hem benim tarafımdan, hem Risâle-i Nûr hesabına bin beş yüz Bârekallâh ile tebrîk ederiz. Yine küçük bir Isparta olduğunu isbat ettiniz diye selâmımızla teblîğ ediniz.

207

Câsûsların eline geçen mektûblar umûm mudur, yoksa bir kısmı mıdır? Getiren adam da kimdir, nasıl haber almışlar? diye merâk ettim. Fakat bu hâdise hayırdır. O adam da müteessir olmasın

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ eden ve duâlarını isteyen

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[75]

Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne,

Zâtınızı tanımadan bir def‘a gördüğüm vakit insaflı ve adâletli gördüğümden, herkesten evvel, alâkadâr olduğum bir hakîkati size beyân ediyorum. O hakîkati alâkadâr makamâta vazîfeniz i‘tibâriyle bildirmeyi size bırakıyorum. O hakîkat da şudur:

Benim şimdiki vaz‘iyetim, târihçe emsâli yoktur. Her şeyden tecrîd-i mutlak içinde, herkesten hatta câmi‘deki cemâat adamlarından ve temastan memnû‘ olduğum hâlde; ihtiyârlık, hastalık, yoksulluk içinde birden kalbime geldi ki: Mâdem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saâdetine hizmet etmek benim için farzdır. Maddî cihette elimden hiç bir şey gelmiyor. Yalnız Kur’ân’dan anladığım ve kaleme aldığım Meyve Risâlesi ile Hüccetü’l-Baliğa’yı yeni hurûfla tab‘etmek için bazı kardeşlerime izin verdim. O iki risâle iki seneye yakın alâkadâr Ankara

208

makamâtı ve ehl-i vukūfu, hem Denizli Mahkemesi tedkîkten sonra mûcib-i mes’ûliyet hiç bir şey bulmayarak bize resmen teslîm ettiler. Hem cevâb gönderdim ki, sansüre ve büyük muharrirlere göstersinler, sonra tab‘etsinler. Hem tab‘tan sonra resmen hükûmetin on iki makamâtına vermek bir usûldür. Sonra da İhlâs Risâlesi ile İktisâd Risâlesi’ni de o iki risâlenin âhirine ilhâk edip yeni hurûfla tab‘edilsin. Kat‘iyen size beyân ediyorum ki benim maksadım, bunun tab‘ında, bu mübârek milleti ve vatanı ma‘nevî ve maddî anarşilikten muhâfaza etmek ve âsâyiş ve inzibâta ma‘nevî yardım etmek ve anarşiliği uyandıran hâricî bir cereyânın istîlâsına ma‘nevî set çekmek ve Âlem-i İslâm’ın bize karşı i‘tirâz ve ittihâmını izâleye ve eski muhabbet ve uhuvvetini celbetmeye çalışmaktır. Fakat maatteessüf ben dünya ile alâkadâr olmadığımdan ve ehl-i idâre ile de görüşmediğimden ve dünya hâlini de bilmediğimden ve kanunsuz ilişmek belâsına ma‘rûz kaldığımdan, eskiden beri perde altında bana husûmet eden bazı insanlar, fırsat bulup zâbıtayı, ya adliyeyi evhâmlandırıyor.

Ezcümle: Acîb bir tesâdüfle işittim ki, dört risâlem ile bu iki sene zarfında yazdığım mektûbların sûretini taharrî me’mûrları şimendiferde tutmuşlar. O risâlelerin ikisi, İhlâstır. Gerçi bir derece mahremdir, fakat mahkeme, hem Ankara ehl-i vukūfu tedkîkten sonra zararsız görmüşler ki, bize iâde ettiler.

209

Hem sansüre ve büyük muharrirlere göstermek için İstanbul’a gönderilmiş İktisâd ise, bu zamanda herkese lâzımdır. On sekizinci Lem‘a olan Kerâmet-i Aleviye ise, yanlışlıkla onlara, beraber gönderilmiş. Değil o risâleyi tab‘etmek, belki en mahrem kardeşlerime de ancak okumasına izin veriyorum. Hem o, dünyaya bakmıyor. Hem ehl-i vukūf ve mahkeme, tedkîk etmiş, iâde etmişler.

Hem on sene evvel Eskişehir Hapishânesi’nde çok sıkıntılı bir zamanımda ve teselliye çok muhtâç olduğum bir zamanda bir müjde-i mânevî kalbime geldi, ben de kaleme aldım. Ammâ benim bu iki sene, belki dört beş senede yazdığım mektûbların sûretleri, değil o risâleler ile beraber tab‘ ve neşretmek, belki mahrem bir iki dostumun arzusu ile okumasını merâk edip beraber gönderilmiş. Bu mektûbları kendim yazdığımın sebebi, benim yüzümden hapiste sıkıntı çekenlere bir teselli, bir musâhabe ve bu vatan ve millete dünya ve âhiretlerine yirmi seneden beri büyük menfaatı görülen Risâle-i Nûr hakkında bir müdâvele-i efkâr etmek içindir. Hem zâtınıza, hem Ankara makamâtına yazdığım bazı hasbihâller, belki içinde bulunmuş. İşte bu mâhiyetteki risâleler ve mektûblar, taharrî me’mûrları tarafından alınmış, belki de size gelmiş veya gelecek ihtimâliyle size bu hakîkati beyân ediyorum. Benim şimdi pek ağır beş altı cihetteki sıkıntılarıma evhâm yüzünden kanunsuz bana iliştirmeye meydan vermemenizi, sizin vazîfeperverliğinizden ve ciddiyetinizden ümîd ediyorum.

Emirdağı’nda bir tecrîd-i mutlakta Saîdü’n-Nûrsî

210

(İstanbul’da hâdiseyi gören Risâle-i Nûr talebelerinin mektûbundan bir parçadır.)

[76]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz Kardeşlerimiz,

لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ dün, nûr’un ma‘nevî bir fütûhâtı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr-ü mutlakı dünyaya, husûsen Âlem-i İslâm’a yerleştirmek isteyen bir cem‘iyet ve onun nâşir-i efkârı ve tervîc-i âmâli olan bir iki gazete matbaası ve kütübhânesi darmadağın edilerek, dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteblilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. Kahrolsun komünistlik diye bedduâlar edildi. Bu cem‘iyetin binler lira maddî, milyonlar lira da ma‘nevî zararı oldu. Ve üzülen bizlere, kalbimiz ve rûhumuzla çok alâkadâr bir şahs-ı ma‘nevî:

Ey Nûrcular Şimdi maddî imkân hâsıl olmuyor diye üzülmeyiniz. Nûr’un fütûhâtı geniş bir sâhada devam ediyor. Küllî bir muvaffakiyet hâsıl oluyor. Vesâire vesâire diye bağırdı. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.

Risâle-i Nûr’un Kahraman şâkirdlerindden

Tâhirî, Mustafâ Usman, Salâhaddîn

211

Benimde kanâatim bu tab‘ işi geri kalmak çok maslahatlı olmasından, Risâle-i Nûr’a himâyetkârâne bir ikrâm-ı İlâhî ve bir inâyet-i Rabbâniyedir ki, AfyonKütahya ortasında kanunsuz, sebepsiz hafiyelerin ihlâs, iktisâd gibi herkese menfaâtli ve lâzım risâleleri evrâk-ı muzırra gibi müsâdere edip alıp bize bir küçük tokat vurmakla Afyon’a getirmeleri, İstanbul’daki tab‘ mes’elesine müşkülât yapmalarına karşı İstanbul hâdisesiyle o zulmün on derece fevkinde tokat yüzlerine vuruldu. İntikāmımız alındı.

S Nûrsî

[77]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Size ma‘nîdâr ve acîb ve Risâle-i Nûr talebeleriyle ve Risâle-i Nûr ve Âyetü’l-Kübrâ’nın kerâmetiyle ve ehl-i dünyânın bana ilişmek niyetleriyle alâkadâr, karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dâirelerinden birisi, hiç bir şey kurtulmayarak, hiç görmediğimiz acîb bir parlamakla gecenin en soğuk bir vaktinde üç sâat cehennem gibi yandığı hâlde; tam bitişiğinde, Risâle-i Nûr’un çalışkanlarından bir talebesi ve yine iki kardeşinin ve Ma‘sûm Ceylan’ın sermâyelerinin kısm-ı a‘zamı içinde bulunan büyük

212

mağazaları, o yangın yeri ile iki küçük dükkân fâsıla ile o dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken bîçâre Ceylan ağlayarak yanıma geldi, dedi: Biz yanıyoruz, mahvolduk Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyetü’l-Kübrâ’nın bir kısım matbû‘ nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Ben de Risâle-i Nûr’u ve Âyetü’l-Kübrâ’yı şefâatçi yapıp: Yâ Rabbî kurtar Üç sâat o dehşetli yangın hücûmunda bütün o büyük dâireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risâle-i Nûr’un ve Âyetü’l-Kübrâ’nın hıfzında olan mağazaya kat‘iyen ilişmedi. Ve altındaki şâkirdin dükkânı da müstesnâ olarak sağlam kaldı. Yalnız ahâli camlarını kırdılar. Eğer ahâli ilişmeseydi, eşyâlarını almasaydılar, hiç bir zarar olmayacaktı.

İşte Isparta halıhânesinin yangını ile, Risâle-i Nûr’un derslerine köşklerini tahsîs eden zâtların o dehşetli yangınla bitişik iki kardeşinin iki hânesinin kurtulması, Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olduğu gibi; Kastamonu’da aynen bu Emirdağı gibi, orada karşımdaki dehşetli bir yangının ittisâlinde Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Hâfız Ahmed’in evi hârika bir sûrette kurtulması ve hemşîresinin üçüncü kat yangın içinde hârika bir tarzda, hem elmas ve altın mücevherâtını, hem canını Risâle-i Nûr’un bereketiyle kurtarması misillü; burada da bu yangında,

213

Risâle-i Nûr’un çalışkan talebelerinden ve çalışkan hânedânından üç kardeş olarak dört zâtın o dehşetli yangından kurtulması, Risâle-i Nûr’un ve Âyetü’l-Kübrâ’nın bir kerâmeti olduğunu hem benim, hem onların, hem sâir kardeşlerimizin kat‘î kanâatimiz geldi. Burada eksik olmayan az bir rüzgâr esseydi, o çarşı dükkânlarının ekserîsini yandırabilirdi. Hatta Âyetü’l-Kübrâ mağazasından onon beş dükkân, tâ uzakta eşyâlarını çıkarıp kaçırdılar.

Bazı emârelerle, Sandıklı’da, hem Afyon, Kütahya ortasında, Risâle-i Nûr’u ve yeni mektûbları elde etmeleriyle bana karşı bir ilişmek emâreleri göründü. O iki hâdisede, İstanbul hâdiseleriyle tokat yediler. Bu def‘a, niyetlerinde bana ilişmek cezâsı olarak bu tokat geldi. İnşâallâh o niyetten onları vazgeçirdi ve korkutup susturdu.

Kardeşlerim Sizin zekâvetiniz ve tedbîriniz, benim tesânüdünüz hakkında nasîhatime ihtiyâç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin tesânüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında sû’-i zan verdiriyorlar, tâ birbirini ithâm etsin. Belki filan talebe bize câsûsluk ediyor, der; tâ bir inşikāk düşsün. Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenâlığa karşı iyilikle mukābele ediniz. Fakat çok ihtiyât ediniz, sır vermeyiniz. Zâten sırrımız yok, fakat vehhâmlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç