Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 245
Salâhaddîn’in mektûbunu leffen gönderdim. Risâle-i Nûr talebeleri nâmına siz nasıl münâsib görürseniz öyle yaparsınız.
(85)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Siz meşveretle ne yapsanız ben râzıyım. Tab‘ masârıfı için yardım edenlerin paralarını şimdilik geri vermek münâsibdir. Zâten o zâtlar o hayırlı niyetle bütün o malı sadaka etmiş gibi hayır kazandılar.
Salâhaddîn’in bu âhirde yazdığımız mektûblardan intihâb ettiği cümleler güzeldir. Fakat ben kendim ehl-i siyâsetlerle konuşmam.
Siz meşveret ediniz, Nasıl münâsib ise yaparsınız. Irâk’ın başvekîlinin adı hem Nûri, hem Saîd, hem İslâm birliğini ta‘kîb etmesi Bir fâl-i hayırdır. Keçel Salâhaddîn’in hakîkaten babası gibi O da çok çalışıyor. Fakat ben bakamadığım siyâset dâirelerine girip beni de baktırmak istiyor.
Bugünler de Mehmed Çalışkan’a gelmiş Âtıf’ın bir mektûbunu gördüm. Mâşâallâh kalemi müstesnâ olduğu gibi, kalbi ve hissiyâtı dahi müstesnâ ve mümtâz. Ona mahsûs latîf bir inceliği var. O müstesnâ ve parlak kalemi ile delâil-i hayrât-ı nûriyeyi
SAYFA 246
çoklara okutturmuştur. Bundan sonra Hizb-i Nûriye’nin Hulâsatü’l-hulâsasını da o delâilin âhirinde yazsa, münâsib olur. Hem o mümtâz kalemi ile Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nı yazmalıdır. Husûsî mektûb yazmadığım için hem ona, hem Salâhaddîn’e çok selâm söyleyiniz. Onlar eski mevki‘lerini tam muhâfaza ediyorlar. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Hâşiye Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 247
[86]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Gāyet ehemmiyetli bir mes’eleyi bundan evvel size icmâlen beyân ettiğim mes’eleyi tekrar size söylememe kuvvetli, ma‘nevî bir ihtâr aldım. Şöyle ki:
Perde altındaki düşmanımız münâfıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyâset ve idâreyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hücûmları akîm kaldığı; ve Risâle-i Nûr’un fütûhâtına menfaati olan eski plânlarını bırakıp, daha münâfıkāne ve şeytânı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dâir buralarda emâreleri göründü. O plânların en mühim bir esası, hâs, sebâtkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütûr vermek, mümkün ise Risâle-i Nûr’dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acîb yalanları ve desîseleri isti‘mâl ediyorlar ki, Isparta ve havâlîsi, gül ve nûr fabrikasının kahraman şâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebât ve sadâkat ve metânet lâzım ki dayanabilsin.
Bazı da dost sûretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evhâm veriyorlar. Aman aman Saîd’e yanaşmayınız Hükûmet ta‘kîb ediyor diye zayıfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hatta bazı genç talebelere, hevesâtlarını tahrîk için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hatta Risâle-i Nûr erkânlarına karşı da,
SAYFA 248
benim şahsımın kusûrâtını, çürüklüğünü gösterip, zâhiren dîndâr ehl-i bid‘adan bazı şöhretli zâtları gösterip Biz de Müslümanız, dîn yalnız Saîd’in mesleğine mahsûs değil deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklar anarşilik hesabına o sâfdil ehl-i diyânet ve hocaları âlet edip isti‘mâl ediyorlar. İnşâallâh bunların bu plânları da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:
Biz, Risâle-i Nûr’un şâkirdleriyiz. Saîd de bizim gibi bir şâkirddir. Risâle-i Nûr’un menba‘ı, ma‘deni, esası da Kur’ân’dır. Yirmi senedir emsâlsiz tedkîkāt ve ta‘kîbâtla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da isbat etmiştir. Onun tercümanı ve bir hizmetkârı olan Saîd ne hâlde olursa olsun, hatta Saîd de el-İyâzü billâh Risâle-i Nûr’un aleyhine dönse, bizim sadâkatımız ve alâkamızı İnşâallâh sarsmayacak deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat mümkün olduğu kadar Risâle-i Nûr’la meşgūl olmak, elinden gelirse yazmak ve mübâlağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek ve eskisi gibi tam ihtiyât etmek gerektir. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Ben Isparta talebeleriyle pek ziyâde alâkadârlığım ve Risâle-i Nûr ve şâkirdlerine âit her işi onların meşveretine bıraktığım ve umûm şâkirdlere karşı yalnız onlarla muhâbere ettiğim için mektûblarımın cevablarının gelmesini merâkla ta‘kîb ediyorum. Te’hîrinden endişe ediyorum. Bin Bârekallâh Husrev’ler bu vazîfeyi pek mükemmel yapıyorlar.
SAYFA 249
[87]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, çoktan beri beklediğim bir ciddî yardım, Konya ulemâsından görülmeye başladı. Evet, Risâle-i Nûr medreseden çıkmış, ilim içinde hakîkate yol açmış. Hakîkî sâhibleri ve tarafdârları medreseden çıkan hocalar olduğuna binâen, umûm Anadolu’nun eskiden beri parlak ve fa‘âl bir medresesi Konya şehri olduğundan, o mübârek medresenin şâkirdleri kendi malları olan Risâle-i Nûr’a sâhib çıkmaya ve sarılmaya başladığını Sabrî’nin mektûbundan anladım. Ve buraya, Konya’ya yakın geldiğime rûh u cânımla memnûn olup bana gelen bütün sıkıntılara sürûr ile mukābele edip tahammül ediyorum. Başta çok mübârek tefsîrin çok muhterem ve kıymetdâr sâhibi olan Hoca Vehbî Efendi olarak, Risâle-i Nûr’u takdîr edip alâkadârlık gösteren bütün Konya ve civârı ulemâlarını, bütün kazançlarıma ve duâlarıma şerîk ettim. Ve hâs kardeşlerim dâiresi içinde isimlerini bildiğim zâtları, isimleriyle duâ vaktinde yâd ediyorum. Risâle-i Nûr şâkirdlerindeki şirket-i ma‘neviye i‘tibâriyle, benim çok noksân kazancımdan hisseler aldıkları gibi, bütün şâkirdlerin büyük kazançlarından da
SAYFA 250
hisseler almaya yol açıldığını benim tarafımdan selâmımı hürmetlerimle onlara teblîğ ediniz. Isparta kahramanları gibi, Konya’nın mübârek âlimleri Risâle-i Nûr’a sâhib çıktıklarından, daha dünyaca, vazîfe-i nûriyece bir endişem kalmadı. O mübârek ve kuvvetli ellere Risâle-i Nûr’u emânet edip râhat-ı kalb ile kabrime gidebilirim.
Sâniyen: El-hak, az bir zamanda Risâle-i Nûr’a pek çok fâidesi dokunan ve on seneden beri Risâle-i Nûr’a çalışmış gibi hâslar dâiresinde bulunan Mustafâ Usman’ın Emirdağı’ndaki kardeşlerine, yangın münâsebetiyle geçmiş olsun makamında nev‘-i beşer yangınını bahsedip, güzel bir mektûb yazmış. Onun mektûbunun bir kısmını hem Lâhika’da, hem Sikke-i Gaybiye’de kaydediyoruz. Sonra sûretini size göndereceğiz. Benim tarafımdan hem ona, hem yanındakilere, hem vâsıta-i muhâbere olduğu Kastamonu ve İnebolu’daki kardeşlerimize pek çok selâmla beraber; hattı güzel, vakti müsâid olanlar, Isparta ve civârı gibi Asâ-yı Mûsâ mecmûası’nı yazsalar çok münâsib olur. Bu vazîfe-i nûriye, İnşâallâh matbaanın çok fevkinde iş görecek.
Sâlisen: Hâfız Emîn’in Risâle-i Nûr’a çok hizmeti var. Onun kasabası olan Küre, geçen hâdiseden evvel Nûrî, Hakkı, İhsân ve merhûm Muallim Osmân gibi zâtların himmetiyle bir Medrese-i Nûriye hükmüne geçip parlak bir sûrette nûra çalışıyordu.
SAYFA 251
İnşâallâh o kıymetdâr hizmetini, mümkün oldukça yine yapacak. Gerçi geçen musîbette en ziyâde onlar üzüldüler, fakat ona mukābil Risâle-i Nûr’un geniş muzafferiyetinde o kasabanın ve o fedâkâr kardeşlerimizin hisseleri çok ehemmiyetlidir.
Hâfız Emîn mektûbunda diyor ki: Ben mahkemeden kitablarımı alamadım. Size gelmiş mi, gelmemiş mi? diye benden soruyor. Siz ona selâmımla beraber yazınız ki: Seninki bana gelmediği gibi, sana İstanbul’a gönderdiğim kitablarımdan da hiç birisi elime geçmedi. Ve bilhassa İstanbul’a gönderdiğim Büyük Kitab nâmında içinde yirmi risâleden ziyâde bulunan mecmûayı çok araştırdımsa da bulamadım. Fakat mâdem Risâle-i Nûr kendi kendine intişâr ediyor ve muhtâç olanlara kendini okutturuyor, Hâfız Emîn’e ve bizlere sevâb kazandırıyor. Hâfız Emîn de, benim gibi, kitablarının başka ellerde gezmesinden memnûn olmalı. Hem Küre’de erkek ve hanım ne kadar Risâle-i Nûr’la alâkadâr varsa, onlara selâm ediyorum. Eskisi gibi şimdi de Küre’ye bir Medrese-i Nûriye nazarıyla bakıyorum. Husûsen İhsân Abdurrahmân’a selâm ediyorum. Ne hâldedir? İnşâallâh eski parlak hizmeti devam ediyor. Tam bir Abdurrahmân olduğunu isbat ettiği gibi, devam edecek.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 252
[88]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Hadsiz şükür olsun ki, Risâle-i Nûr yerine beni sıkıyorlar, benimle meşgūl oluyorlar. Siz hiç merâk etmeyiniz, عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla İnşâallâh bu yeni hâdisede dahi bir hayır olacak.
Hâdise budur: Ceylan’ı ve iki arkadaşları ki bana hizmet ediyorlardı yanıma gelmelerini men‘ettiler. Anahtarı onlardan aldılar, bekçilere verdiler. O bekçilerden birisi geliyor, su ve ekmek gibi işlerimi görüyor. Ben bunun sebebini bilemedim. Fakat bu kasabada bir parti münâzaası var. Çocuğun bir amcası bir taraftadır. Onun muârızları yapıyor ihtimâli var.
Hem her tarafta Risâle-i Nûr’un fütûhâtı ve hâriçten gelen anarşilik müdâhalesi sebebiyet verdi zannederim. Ve Sandıklı’da elde edilen Mektûbât’la, bir vâsıta-i muhâbere olması bahânesiyle bu sıkıntıyı verdiler. Siz hiç telâş etmeyiniz, bunun da hiç ehemmiyeti yoktur. Siz yine eskisi gibi bana yazarsınız. Fakat ben kendim çok yazamıyorum. Güyâ beni ihânet ve hakāretle çürütmek, Risâle-i Nûr’un
SAYFA 253
fütûhâtına sed çekilecek; dîvâneliklerinden, üflemekle milyonlar elektrik kuvvetinde bulunan Risâle-i Nûr gibi bir hakîkat güneşi sönecek diye ziyâde sevâbı bana kazandırmak için beni fazla sıkıyorlar.
Medâr-ı ibret ve dikkat bir tevâfuktur ki, dün çocukla pederini zâbıta celbedip ifadelerini aldığı aynı dakîkada, ehemmiyetli bir vukūâtı, telefon-u zâbıta haber vererek, bütün erkânı telâşa düşürttü. Mahâll-i vak’aya gitmeye mecbûr oldular. Ma‘nen onlara denildi: Siz sinek kanadı kadar zararı olmayanı bırakınız; kartallar, belki ejderhâlar gibi zararlara bakınız.
Hem câmi‘den men‘ hâdisesinin aynı vaktinde, men‘e emir veren yeni kaymakam, Afyon’da ameliyata ma‘rûz kaldı. Lisân-ı hâl ile ona denildi: Ölüm var Onun i‘dâmından kurtulmasına çalışanı tazyîk değil, belki çok takdîr ve tahsîn etmek gerektir.
Umûm kardeş ve hemşîrelerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını isterim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 254
[89]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Mübârek Vârislerim ve Emîn Vekîllerim,
Evvelen: Size kat‘iyen haber veriyorum ki, hakkımızda ve Risâle-i Nûr hizmetinde, inâyet-i Rabbâniye ve tevfîkat-ı Samedânîye devam ediyor. Zâhiren çirkin perdeler altında, gāyet güzel netîceler var. Bir zararımıza bedel, yüz menfaat bizlere ihsân ediliyor. Onun için geçici, muvakkat sıkıntılara ve sarsıntılara ehemmiyet vermemek lâzımdır.
Sâniyen: Mümkün olduğu kadar Asâ-yı Mûsâ mecmûasını yazmakta fütûr ve tevakkuf verilmesin. O kudsî birinci vazîfenin pek çok ehemmiyeti var. بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ onun hakkında İmâm-ı Alî radiyallâhu anh demiş. Size iki Alî’nin on dört parça mübârek risâlelerini tashîh edip posta ile gönderdim. Burada hem beni, hem talebeleri şevk ile tam çalıştırdılar. Kastamonu’da imdâdıma geldikleri gibi, burada dahi o iki kahraman yine imdâdıma yetiştiler.
SAYFA 255
Sâlisen: Ben burada gerçi pek çok sıkılıyorum. Fakat sizlerin fütûrsuz çalışmanızı düşündükçe ve iştiyâkla beklediğim mülâyimâne ve tesellîkâr mektûblarınızı gördükçe, o sıkıntılar gider, bazen sevinçlere inkılâb ederler. Benim mektûblarımı yazan, şimdilik yanıma gerçi gelemiyor, fakat şahsî hizmetten başka, Risâle-i Nûr’a âit üç dört vazîfesi var. Onları mükemmel yapıyor. Hem benim husûsî işlerimi de kapıya gelip anlar, gider, onları da yapar.
Râbian: Sâir yerlerdeki kardeşlerimiz Asâ-yı Mûsâ yazmasına başlamışlar mı? Bu birinci vazîfeyi eskiden yapan ve yanında mevcûd bulunan zâtlar, bir cild içine alıp, ikinci vazîfe-i îmâniye olan mu‘cizâtları zeyilleriyle beraber tedârikine başlasınlar veyâhûd geri kalanlara yardım etsinler. Elden geldiği kadar güzel ve tashîhli yazılmalı.
Hâmisen: Âlimlerden sonra muallimler dahi risâleye ihtiyâçlarını hissetmeye başladıklarına çok emâreler var. Bir emâre budur:
İstanbul’da dînî konferansta okumak niyetiyle Âyetü’l-Kübrâ risâlesini istemeleridir. Umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 256
(90)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, Metîn, Mübârek Kardeşlerim,
İki Alî’nin bir kitabını sehven gönderemedim. Sonra gönderilecek. Hem Sikke-i Gaybî mecmûasında tashîhinde bir sehvimi ıslâh eden melfûf pusula ile Mustafâ Usman’ın bir mektûbunu gönderdim. Medâr-ı şükrândır ki, münâfıklar yalnız benimle uğraşıyorlar, Risâle-i Nûr yerinde beni sıkıyorlar. Ben de bütün zaafım ve aczim ile beraber kemâl-i sabır ve tahammül edip Allâh’a şükrederim. Sizin her hafta tatlı mektûblarınız benim sabır ve şükrümü çok takviye eder, ziyâdeleştirirler. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun ve dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn Âmîn Âmîn umûmunuza selâm
Saîdü'n Nûrsî
Melfûf pusulanın mündericâtı: Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’nin mukaddemesindeki اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا bahsinin üçüncü emârenin âhirinde bir kâtibin sehvi beni de sehve sevkedip acele baktım. Bu def‘a postaya verilen nüshanızı bu sûretle tashîh ediniz. İşte âhir satırdan evvel iki satırın sahîh sûreti budur: Yüz ح ح ح ب د otuz, dördüncü ی on beşالف bir ە ile beraber on âhirdeki tenvîn vakfen elif olduğu için yekûnu bin üç yüz.
SAYFA 257
Mustafâ Usman’ın mektûbudur.
[91]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Çok Azîz, Sıddîk, Kahraman ve Bahtiyar Emirdağlı Kardeşlerim,
Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş‘ir, mübârek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütufnâmelerini aldık. Her birerlerinize, husûsen bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civâr talebeleri nâmına büyük geçmiş olsun der ve bu vesîle ile dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda, umûm ehl-i îmân ve husûsen Nûrcular nâmına, o maddî yangında çocuk Ceylan’ın ağlamakla meded istemesi gibi, bir ma‘nevî Ceylan olarak, o büyük ve o çok müşfik Üstâda: Meded, biz yanıyoruz, mahvolduk diye niyâz eylerim. Bu Emirdağ yangınında, günün en çok nüfûzuna sâhib kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve ovaları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifâk ve şikāk ateşleri saçarak, kardeşine: Kardeşini öldür diye bağıran ve en nihâyette Âlem-i Hristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra Âlem-i İslâm mahallesine saran ve evimizin saçaklarına
SAYFA 258
kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm ve bu azîm yangında itfâiye vazîfesini üzerine alan Risâle-i Nûr’a ve Risâle-i Nûr’un günün en büyük mütfisi, en büyük tahassungâhı ve en büyük melce’i ve penâhî ve onun şahs-ı ma‘nevîsinin duâlarının bârgâh-ı Ehadiyette kabûl olduğuna sarîh bir işâret var. Ve âdetâ ona hücûm edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitâb ediyor:
Ey Fahr-i Âlem’in asm gösterdiği doğru yoldan şaşanlar Dünyanın fânî metâ‘larıyla gururlanıp taşanlar Ve ey dünyamıza zararı olur korkusuyla, Nûr-u Kur’ândan kaçanlar Sizler dünyanızın uçurumlara gittiği zannıyla, o bâkî ve tatlı sandığınız fânî ve hakîkatte çok acı lezzetlerinizin zevâl bulmak, şedîd ve elîm elem ve ızdırâblara tahavvül etmek üzere olduğunu tahmîn ederek ma‘nâsızca radyoların başına koşuyorsunuz. Bu koşmakta ve bu dedikoduları dinlemekte ne fâide var? Zevâl bulucu lehviyât ve lezâizle körleşmiş bakan gözleriniz, artık yeter, biraz hakîkati görsün. Sağırlaşmış duyan kulaklarınız, biraz hakîkati duysun ki, bu acîb ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, husûsen ehl-i îmânın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak günümüzün en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkîmâtı olan