EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

345

[119]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Dâhiliye Vekîli ile bir hasbihâlden bir parçadır.

Hiç bir târihte ve zemîn yüzünde emsâli vukū‘ bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:

Hem şiddetli sûikast eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gāyet zayıf, yetmiş bir yaşında ihtiyâr; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem sako ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te’mîn eden fakîrü’l-hâl; hem yirmi beş sene münzevî olmasından, binden ancak tâm sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm-girîz, mütevahhiş; hem yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfu inceden inceye tedkîkten sonra bi’l-ittifâk berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaâtli olmasına karar verilmiş bir ma‘sûm; hem eski harb-i umûmî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd-ı vatan; hem şimdi bu milleti, bu vatanı anarşilikten ve ecnebî ifsâdlarından kurtarmak için, meydandaki te’sîrli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyetperver; ve mahkemede yetmiş şâhidle isbat edildiği gibi, yirmi beş senede bir tek gazeteyi okumayan, merâk etmeyen ve yedi sene harb-i umûmîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli esbâb ve delîller ile siyâsetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbat eden ve dünyanıza karışmadığını

346

adliyeleriniz resmen i‘tirâf ettiği bir zararsız adam; hem âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen ve beğenmeyen bu bîçâre Saîd’e; başta Dâhiliye Vekîli olan sen, Afyon Vâlisi’ni ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferid azâbını çektirmek ve tecrîd-i mutlak içinde tek başıyla bir haps-i münferidde durmaya mecbûr etmek, hangi maslahatınız iktizâ eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukūk-u umûmiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekîli’ne beyân ediyorum.

Zulmen bütün hukūk-u medeniyeden ve insâniyeden ve yaşamak hakkından mahrûm edilen Saîdü’n-Nûrsî

[120]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bir iki gün evvel hasbihâlin bir parçası size gönderilmiş. , siz onu esas tutup, lüzûm olduğu zaman ya istidʻâ veya o Vekîli mahkemeye vermek veya başka makamâta o parça ile mürâcaat etmek ve kardeşlerimiz dahi

347

o esas üzerine kendilerini münâfıklara karşı müdâfaa etmek için size gönderilmiş. Demek, şimdiye kadar bana garazla işkenceli sıkıntıları verdiren, en başta o imiş. Her ne ise, siz meşveretle ne lâzımsa yaparsınız. Fakat ihtiyâtla, telâşsız, velveleye vermemek lâzım.

Sâniyen: Bu def‘a görüşmediğim buranın korkak müftüsü vâsıtasıyla, Hulûsî’nin Kars’tan ve size gönderiyorum bir mektûbunu birâderzâdem Nihâd’ın mektûbuyla aldım. Elhak, o kardeşimiz, dâimâ fevkalâde sadâkatini ve nûrlara kuvvetli alâkasını muhâfaza ediyor. Ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, bilmediğim hâlde, Nihâd’ın orada bulunması ihtimâliyle, Sabrî’ye âit fıkrada demiştim ki: Nihâd Kars’ta ise, Hulûsî ile görüşür meâlinde burada söylediğim ve sonra size yazdığım aynı zamanda, o ikisi şimdiye kadar sükût ettikleri hâlde, beraber bana mektûb yazıyorlar.

Sâlisen: Re’fet kardeşimizin kemâl-i sadâkat ve alâkasını ve Hulûsî gibi nûrların bir kumandanı olduğunu gösteren mektûbu, Hulûsî’nin mektûbunu aldığım zamanına tevâfuku, latîf ve sürûrlu oldu. O ikisi Lâhika’ya girsin. Ve Re’fet’in ma‘sûmlara Kur’ân okutması ve kendisi Lem‘alarla, yazmak ve okumakla meşgūl olması ve benim hastalığımın şifâsına o ma‘sûmlarla duâ etmeleri, bir merhem gibi hastalığıma ferah ve hiffet verdi.

348

Râbian: Yazıda merhûm Âsım’a benzeyen Ya‘kūb Cemâl’in hayâtta olduğunu ve hayâtta ise nûrlarla, o güzel kalemiyle hizmet ediyor mu bilemediğim için, çok def‘a hazînâne ve müteessifâne düşünüyordum. Hadsiz şükür olsun ki, hem hayâtta, hem nûrlara hizmette, hem sadâkatte olduğunu gösteren bir mektûbunu aldım, Elhamdülillâh dedim. Benim gözüm onun nûrlardan bir yazısını yine görmek ister. Umûm kardeşlerime birer birer selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(121)

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ

Muazzez Ve Muhterem Üstâdım,

Nâçîz vücûdum ebediyet yolunda sevk-i kaderle sürüklenerek, biraz da her tarafı beyaz kefene bürünmüş ve bu sûretle bir nevi‘ ölmüş bulunan Kars mıntıkasına getirildi. Nûrların en değersiz bir hâdimini, elbette Kars’a gönderen Hakîm-i Mutlak, onu şuûru taalluk etmeden en hayırlı işte istihdâm edecektir.

Azîz ve muhterem Üstâdım, kalbime şimdi gelen ve hayâtta beni çok zevkli tefekküre sevkeden اِنَّماَ الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ fermanını tefsîr eden dersinizdir. Risâle-i Nûr ehl-i îmânı bir nevi‘ livâ-yı Ahmedî asm altında topluyor. Tefrikadan kurtarıyor.

349

Kuvvetleştiriyor. O livâ-yı Ahmedî asm Barla’da açılmış ve kemâl-i hikmetle muhtelif yerlerde bulundurulmuştur. Bir kere nûrlar yolu ile kendilerini bu kudsî ma‘nevî sancak altına girmiş bilenlere ayrılık kalmıyor. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, hep bir yerde imiş gibi, hep o mübârek ve mukaddes livâ-yı şerîfin gölgesini düşünüyorlar. Bir kalp gibi çarpıyor, bir göz gibi görüyor, bir dimağ gibi düşünüyorlar. Ayrılık ve ayrılmak, hiss-i rekābet aslâ düşünülmüyor. Bu mukaddes, fakat dünyevî hiç bir zararı olmayan varlığa karşı çok sûikastler yapıldı. Müellif-i muhteremine ve yakınlarına çok râhatsızlıklar verildi. Fakat netîcede اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ fermanının tecellîsi oldu.

Şu birkaç satırı birkaç gün izin ile yanıma gelmiş olan yeğeniniz birâderzâdemiz Nihâd ile beraber bulunduğumuz zaman yazıyorum. Yani yazdırılıyor. Demek bu tahrîr işinde de âciz ve nâçîz bir vâsıtayım. Kalbimi kim sun‘u ile işletiyorsa, kalemimi de hikmeti ile o tahrîk ediyor. Size çok benzeyen Nihâd’ın yüzüne bakmakla, azîz ve muhterem Üstâdımın ma‘nevî huzûrlarında geçirdiğim dakîkaları hâtırladım. Evet, bu dârın fânî olduğuna, ebedî ve sermedî diğer bir dârın mutlak açılacağına îmândan gelen kuvvetli tesellîdir ki, bu sûrî iftirâka tahammül ettiriyor. Bilirim her dakîkanızı ebedî âleme yarayacak ve mütehayyir insanları dalâletten hidâyete götürecek hayırlı umûra hasretmişsinizdir. Şu birkaç satırın mütâlaası

350

İnşâallâh huzûrunuza mâni‘ olmaz. Ve ebediyen size merbût, âciz talebenize mübârek duânızı celbe vesîle olur temennîsindeyim. Nihâd’la birlikte mübârek ellerinizi öper hayır duânızı istirhâm ederiz. Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak her muradınıza nâil etsin. Âmîn

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Âciz kardeşiniz Hulûsî

(122)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve Muhterem Ve Şefkatli Üstâdım Efendim Hazretleri,

Vasiyetnâmenizi okuduğum günden beri huzûr-u kalble vakit geçirmek müyesser olmadı. Yalnız teessürâtımı tahfîf edebilmek için bir çâre bulabildim. O da Kur’ân-ı Hakîm’e sarılmak ve çok büyük bir merâk ve iştiyâkla Kur’ân okumaya çalışan ma‘sûmlarla meşgūl olmaktır. Bunların arasında da Lemaât’ın yazılması ve mütâlaası bir tiryâk hükmüne geçmektedir. Şimdi en büyük emelim, hastalığın tamâmen zâil olduğuna dâir tebşîrât-ı üstâdânelerini almaktır. Hafiflediğine dâir bize müjde verdiniz. İnşâallâh tamâmen iâde-i âfiyet ettiğinize dâir yakında beşâret bekliyoruz.

Bazı kardeşlerin aynı teessürât tahtında bir çok mektûblar yazarak, her biri

351

Üstâdımızı tavsîf etmeye çabaladıklarını gördüm. Ve kendi kendime dedim: Benim Üstâdım, mâdem ki Şeyh-i Geylânî ks ve Hazret-i Alî radıyallâhü anh gibi zevât-ı muhtereme tarafından medh ü senâ edilmiş. Ve hakkında كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ denilmiş. Ve Celcelûtiye’de sarâhaten kendisinden bahsedilerek Hazret-i Alî radıyallâhü anhın iltifâtına mazhar olmuş. Mübârek Üstâdımızın hakkında ne yazsak, onların yanında sönük kalır. Şimdiye kadar Risâle-i Nûr müellifinden başka hiç bir müellif ve müfessir ile bu kadar alâka olmamış. Ve hatta Kur’ân-ı Hakîm’in otuz üç âyeti ile de te’yîd edilmiş bir te’lîfât işitilmemiştir.

Binâen aleyh âciz ve kuvve-i kalemiyesi pek nâkıs olan bu talebeniz, diğer kardeşlere şu tavsiyede bulunmak isterim. Üstâdımızın mâhiyet-i hakîkiyesini hakkıyla kavrayabilmek için Risâle-i Nûr eczâlarının kâffesini anlamak şartıyla ve gāyet müdakkikāne mütâlaa etmek ve bilhassa Otuzuncu Lemʻa’yı tekrar tekrar okumak ve hazmetmekle Üstâdımızın ma‘nevî rütbesini herkes anlar. Ve tavsîf edemeyeceğine kanâat getirerek lâl ve ebkem kalır. Ve kalemi de bu husûsta hiç birşey yazmayarak durur.

Hakkınızda yapılan sûikasta gelince, bu mes’ele hakkında da fikrim şudur: Bu mel’aneti bir Türk yapmaz. Olsa olsa milliyetsiz bir dönme, bir zındık ve milliyetsiz bir dinsiz tarafından deruhte edilmiş bir vazîfe olabilir. Bu alçak hakkında yazacak

352

söz bulamıyorum. Yalnız kendimi şöyle teselli ve teskîn edebiliyorum. Mâdem ki bu vicdânsız ve denâetkârâne hareket, Türk olmayan bir zındık komitesinin işidir. Ve mâdem onların bu dîn-i mübîn ile alâkaları yoktur. Ve mâdem küfr-ü mutlaktadırlar. Biz de onlar hakkında sarâhat-i Kur’âniyeye istinâden şu âyet-i celîle ile intikāmımızı alabiliriz. Estaîzübillah اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْلَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعٖینَ مَرَّةً فَلَنْ یَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ ve kezâ فَالْیَوْمَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ یَضْحَكُونَ âyet-i kerîmesiyle de gülmek sırasının âhirette mü’minlere geleceği tebşîr buyurulmaktadır. Ve onların ecelleri, ölümleri bir i‘dâm-ı ebedî olmaktır.

İşte muhterem ve sevgili Üstâdım, eğer mü’minleri teselli eden böyle yüzer âyet olmasa idi, ehl-i dalâletin bize karşı yapmış olduğu muâmelâta dayanılmazdı. Geçen mektûbunuzda buyurduğunuz gibi, mâdem hayat-ı bâkiyede beraberiz. Bu îmân kuvvetiyle bu misâfirhânede ne kadar meşakkate ma‘rûz kalsak حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diyerek mütesellî olabiliriz. Biz dâimâ sevgili Üstâdımızdan sıhhat haberi bekliyoruz. Gözyaşlarımızı azaltacak yegâne çâre odur. Cenâb-ı Hakk ömrünüzü müzdâd buyursun duâsını tekrar ile, Kur’ân okuyan ma‘sûmlarla beraber mübârek ellerinizden ve ayaklarınızdan öper ve arz-ı ta'zîmât eylerim. Şefkatli Üstâdım efendim hazretleri.

Size çok müştâk ve duânıza muhtâç âciz talebeniz Re’fet

353

(123)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Ey Muhterem Üstâdım,

Anam babam ve tatlı canım ve altı evlâdım senin yoluna fedâ olsun. Senelerden beri zâhirî esârette, akıl ve hayâle gelmeyen türlü türlü ezâ ve işkenceler altında yaşarken, şimdi de hayâta göz kapamayı mı kendinize tercîh ettiniz? Sizin o mübârek hayatınızın varlığından bütün dünya istifâde ferahnâktır. Fakat benim gibi bir echelin varlığıyla yokluğunda hiç bir fark olmadığından, yerinize beni tercîh ediniz. Burdur’daki Âsım Bey ve Hâfız Alî kardeşlerimiz, senin yerinde şehîd olmaları gibi, gerçi ben talebelik vazîfesini tamâmen îfâ etmemiş isem de, siz tamâma sayarak yerinize hemen beni tercîh ediniz sevgili Üstâdım. Gece gündüz Risâle-i Nûr’a hizmet eden ihvân kardeşlerimi yetîm bırakmayarak başlarında biraz daha bulunmanızı, Hakîm-i zü’l-Celâl Hazretleri’nden temennî ve niyâz ederim.

Üstâdım, sizin varlığınızdaki feyz ve nûr ile yokluğunuzdaki bir midir? Tabîî bir değildir. On bir senedir hasretinizi çekip, acaba bir daha dünya gözüyle görmek nasîb olacak mı derken, bu acı haberi işitir işitmez bütün vücûdumdaki et ile kemik birbirinden ayrıldı zannettim. Gece gündüz gözyaşlarım durmaz oldu.

354

Dünya başıma zindan oldu. Bu gözyaşlarımızı kim teskîn edecek, Sevgili Üstâdım

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kuleönü İstasyonu’ndaki hammal Yaʻkūb’u Cemâl Yaʻkūb’a çevirdiğiniz ve mütevaffâ Âsım Bey kardeşimize refîk ettiğiniz kusûrlu Yaʻkūb

[124]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Yüz defʻadan ziyâde, gāyet kıymetli bir hakîkat-i îmâniye bana görünüyor. Te’lîf zamanı tamam olması hikmetiyle, ne kadar çalıştım, o çok ehemmiyetli hakîkati avlayamadım. Vâzıhan ifade ve ihsâs etmek için bekledim, muvaffak olamadım. Şimdi gāyet kısa bir işaretle, o çok geniş ve çok uzun hakîkatten kısaca bahsedeceğim: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadîsi, hem cevâmi‘ü’l-kelimden, hem müteşâbih hadîslerdendir. Pek büyük ve küllî bir nüktesi, benim kalbime Hulâsatü’l-Hulâsa ile Cevşenü’l-Kebîr’i okuduğum vakit zâhir oldu. Ben de o acîb ve çok güzel nükteyi kaçırmamak için, şifreli işaretler nevʻinden Hulâsatü’l-Hulâsa’nın on yedinci mertebesi olan, Kur’ân lisânıyla

355

şehâdet ve on sekizinci mertebesi olan, kâinât lisânıyla şehâdet ortasında o şifreli işaretleri şöyle koydum:

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ بِلِسَانِ الْحَقٖیقَةِ الْاِنْسَانِیَّةِ بِكَلِمَاتِ حَیَاتِهَا وَحِسِّیَّاتِهَا وَسَجِیَّاتِهَا وَمِقْیَاسِیَّتِهَا وَمِرْاٰتِیَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ صِفَاتِهَا وَاَخْلَاقِهَا وَخِلَافَتِهَا وَفِهْرِسْتِیَّتِهَا وَاَنَانِیَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِیَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَعُبُودِیَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَاِحْتِیَاجَاتِهَا الْكَثٖیرَةِ وَفَقْرِهَا وَعَجْزِهَا وَنَقْصِهَا الْغَیْرِ الْمَحْدُودَةِ وَاسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَیْرِ الْمَحْصُورَةِ

İşte bu kısa şifreyi, yine gāyet muhtasar bir şifre ile tercüme ve îzâh edeceğim. Bunu Hulâsatü’l-Hulâsa’ya bir hâşiye yapınız.

Evet, ben Hulâsatü’l-Hulâsa’yı okuduğum zaman, koca kâinât, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nevʻin lisânı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve Esmâ-yı İlâhiyeyi ilmelyakîn ile izʻân etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tâm görür.

Hakîkat-ı insâniyeye baktığı vakit, o câmiʻ mikyâsta, o küçük haritacıkta, o doğru numûnecikte, o hassâs mîzâncıkta, o enâniyet hissiyâtında öyle katʻî ve şuhûdî ve vicdânî bir izʻân, bir itmiʻnân, bir îmân ile o sıfât ve esmâyı tasdîk eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki âyînesinde, hiç uzun

356

bir seyâhat-ı fikriyeye muhtâç olmadan îmân-ı tahkîkîyi kazanır ve اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hakîkî bir ma‘nâsını anlar. Çünkü Cenâb-ı Hakk hakkında sûret muhâl olmasından, sûretten murad, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.

Evet, nasıl ki ehl-i tarîkat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile ma‘rifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itmi’nânlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde, zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakîkat dahi, ma‘rifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan îmân ve tasdîkte, iki cadde ile hareket etmişler:

Biri, kitâb-ı kâinâtı mütâlaa ile, Âyetü’l-Kübrâ ve Hizbü’n-Nûriye ve Hulâsatü’l-Hulâsa gibi âfâka bakmaktır. Diğeri ve en kuvvetli ve hakkalyakîn derecesinde vicdânî ve hissî ve bir derece şuhûdî olan hakîkat-ı insâniye haritasını ve enâniyet-i beşeriye fihristesini ve mâhiyet-i nefsiyesini mütâlaa ile, îmânın şübhesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve verâset-i nübüvvete bakar. Ve bu enfüsî tefekkür-ü îmânî hakîkatinin bir parçası, Otuzuncu Söz’ün ene ve enâniyette ve Otuz Üçüncü Mektûb’un Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sâir eczâ-yı nûriyede bir derece beyân edilmiş. Bunu hem Lâhika’ya, hem Sikke-i Gaybiye’ye, hem Hulâsa’nın âhirine yazılsın.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

357

[125]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Hâlimin müsâadesizliği için, müteaddid mektûblarınıza bir tek perişan mektûbla cevâb verdiğimden gücenmeyiniz.

Evvelen: Gizli düşmanlarımız hükûmetin ehemmiyetli ve büyük birkaç vazîfedârını elde edip beni tazyîkātla, Menemen ve Şeyh Saîd Hâdisesi gibi bir hâdise çıkarmak için, bütün kuvvetiyle en hassâs damarlarıma dokunduracak tarzda her desîseyi istiʻmâl ettiler. Gördüler ki, Eski Saîd yok, yenisi ise her şeye tahammül ediyor, o plânı sâir sûikastlere, ezcümle Şeyh Esad ve Abdülbâkî ve Abdülhakîm gibi zehir vermeye tebdîl ettiler. Hıfz-ı İlâhî onu da akîm bıraktı. Şimdi o münâfıklar resmen hükûmetin nüfûzunu, benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istiʻmâl ediyorlar. Fakat siz hiç telâş etmeyiniz. İnâyet-i Rabbâniye devam eder. Gittikçe fütûhât-ı Nûriye tevessüʻ ediyor.

358

Sâniyen: Bu defʻa Hasan Feyzî’nin ve bir hafta evvel Halîl İbrâhîm’in şahsıma karşı fevkalâde hüsn-ü zannı ile mersiyeleri ve samîmî ve hazîn vedânâmeleri, az taʻdîl ile üç sebeb için kabûl edildi:

Birincisi: Onlar, şahsıma değil, belki Kur’ân ve îmâna ve nûrlara hâdimliğime ve o vazîfe-i kudsiyeye bakıp yazmışlar.

İkincisi: Onların ve onlar temsîl ettikleri o civârdaki hâlis kardeşlerimizin bu haddimin pek çok fevkindeki taʻrîfâtlarını, bir nevi‘ samîmî duâ ve ulvî bir tefe’ül ve yüksek bir arzu-yu hayır ve isti‘dâdlarının ve i‘tikādlarının ve nûrlara pek ciddî alâkalarının bir in‘ikâsı olmasıdır.

Üçüncüsü: Ben onların nazarında Risâle-i Nûr ve şâkirdlerdeki şahs-ı ma‘nevîsinin mümessili ve numûnesi olmam cihetiyle, onların sebeb-i teşvîkleri olan o hârika hüsn-ü zanlarını ve kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak, maslahat değildir. O ikisine ve arkadaşlarına, husûsen Ahmed Feyzî ve Denizli ve hapsindeki kardeşlerimize ve hakkımızda adâlete çalışanlara binler selâm.

Sâlisen: Çok defʻa benim sıkıntılarıma birer merhem hükmüne geçmiş ve yanımda sakladığım kahraman Husrev’in çok mektûbları var, onların her birinden birer ehemmiyetli fıkrayı alıp mecmûunu Lâhika’ya geçirmek için zaman bulamıyorum.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç