
SAYFA 252
[88]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Hadsiz şükür olsun ki, Risâle-i Nûr yerine beni sıkıyorlar, benimle meşgūl oluyorlar. Siz hiç merâk etmeyiniz, عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla İnşâallâh bu yeni hâdisede dahi bir hayır olacak.
Hâdise budur: Ceylan’ı ve iki arkadaşları ki bana hizmet ediyorlardı yanıma gelmelerini men‘ettiler. Anahtarı onlardan aldılar, bekçilere verdiler. O bekçilerden birisi geliyor, su ve ekmek gibi işlerimi görüyor. Ben bunun sebebini bilemedim. Fakat bu kasabada bir parti münâzaası var. Çocuğun bir amcası bir taraftadır. Onun muârızları yapıyor ihtimâli var.
Hem her tarafta Risâle-i Nûr’un fütûhâtı ve hâriçten gelen anarşilik müdâhalesi sebebiyet verdi zannederim. Ve Sandıklı’da elde edilen Mektûbât’la, bir vâsıta-i muhâbere olması bahânesiyle bu sıkıntıyı verdiler. Siz hiç telâş etmeyiniz, bunun da hiç ehemmiyeti yoktur. Siz yine eskisi gibi bana yazarsınız. Fakat ben kendim çok yazamıyorum. Güyâ beni ihânet ve hakāretle çürütmek, Risâle-i Nûr’un
SAYFA 253
fütûhâtına sed çekilecek; dîvâneliklerinden, üflemekle milyonlar elektrik kuvvetinde bulunan Risâle-i Nûr gibi bir hakîkat güneşi sönecek diye ziyâde sevâbı bana kazandırmak için beni fazla sıkıyorlar.
Medâr-ı ibret ve dikkat bir tevâfuktur ki, dün çocukla pederini zâbıta celbedip ifadelerini aldığı aynı dakîkada, ehemmiyetli bir vukūâtı, telefon-u zâbıta haber vererek, bütün erkânı telâşa düşürttü. Mahâll-i vak’aya gitmeye mecbûr oldular. Ma‘nen onlara denildi: Siz sinek kanadı kadar zararı olmayanı bırakınız; kartallar, belki ejderhâlar gibi zararlara bakınız.
Hem câmi‘den men‘ hâdisesinin aynı vaktinde, men‘e emir veren yeni kaymakam, Afyon’da ameliyata ma‘rûz kaldı. Lisân-ı hâl ile ona denildi: Ölüm var Onun i‘dâmından kurtulmasına çalışanı tazyîk değil, belki çok takdîr ve tahsîn etmek gerektir.
Umûm kardeş ve hemşîrelerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını isterim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 254
[89]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Mübârek Vârislerim ve Emîn Vekîllerim,
Evvelen: Size kat‘iyen haber veriyorum ki, hakkımızda ve Risâle-i Nûr hizmetinde, inâyet-i Rabbâniye ve tevfîkat-ı Samedânîye devam ediyor. Zâhiren çirkin perdeler altında, gāyet güzel netîceler var. Bir zararımıza bedel, yüz menfaat bizlere ihsân ediliyor. Onun için geçici, muvakkat sıkıntılara ve sarsıntılara ehemmiyet vermemek lâzımdır.
Sâniyen: Mümkün olduğu kadar Asâ-yı Mûsâ mecmûasını yazmakta fütûr ve tevakkuf verilmesin. O kudsî birinci vazîfenin pek çok ehemmiyeti var. بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ onun hakkında İmâm-ı Alî radiyallâhu anh demiş. Size iki Alî’nin on dört parça mübârek risâlelerini tashîh edip posta ile gönderdim. Burada hem beni, hem talebeleri şevk ile tam çalıştırdılar. Kastamonu’da imdâdıma geldikleri gibi, burada dahi o iki kahraman yine imdâdıma yetiştiler.
SAYFA 255
Sâlisen: Ben burada gerçi pek çok sıkılıyorum. Fakat sizlerin fütûrsuz çalışmanızı düşündükçe ve iştiyâkla beklediğim mülâyimâne ve tesellîkâr mektûblarınızı gördükçe, o sıkıntılar gider, bazen sevinçlere inkılâb ederler. Benim mektûblarımı yazan, şimdilik yanıma gerçi gelemiyor, fakat şahsî hizmetten başka, Risâle-i Nûr’a âit üç dört vazîfesi var. Onları mükemmel yapıyor. Hem benim husûsî işlerimi de kapıya gelip anlar, gider, onları da yapar.
Râbian: Sâir yerlerdeki kardeşlerimiz Asâ-yı Mûsâ yazmasına başlamışlar mı? Bu birinci vazîfeyi eskiden yapan ve yanında mevcûd bulunan zâtlar, bir cild içine alıp, ikinci vazîfe-i îmâniye olan mu‘cizâtları zeyilleriyle beraber tedârikine başlasınlar veyâhûd geri kalanlara yardım etsinler. Elden geldiği kadar güzel ve tashîhli yazılmalı.
Hâmisen: Âlimlerden sonra muallimler dahi risâleye ihtiyâçlarını hissetmeye başladıklarına çok emâreler var. Bir emâre budur:
İstanbul’da dînî konferansta okumak niyetiyle Âyetü’l-Kübrâ risâlesini istemeleridir. Umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 256
(90)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, Metîn, Mübârek Kardeşlerim,
İki Alî’nin bir kitabını sehven gönderemedim. Sonra gönderilecek. Hem Sikke-i Gaybî mecmûasında tashîhinde bir sehvimi ıslâh eden melfûf pusula ile Mustafâ Usman’ın bir mektûbunu gönderdim. Medâr-ı şükrândır ki, münâfıklar yalnız benimle uğraşıyorlar, Risâle-i Nûr yerinde beni sıkıyorlar. Ben de bütün zaafım ve aczim ile beraber kemâl-i sabır ve tahammül edip Allâh’a şükrederim. Sizin her hafta tatlı mektûblarınız benim sabır ve şükrümü çok takviye eder, ziyâdeleştirirler. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun ve dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn Âmîn Âmîn umûmunuza selâm
Saîdü'n Nûrsî
Melfûf pusulanın mündericâtı: Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’nin mukaddemesindeki اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا bahsinin üçüncü emârenin âhirinde bir kâtibin sehvi beni de sehve sevkedip acele baktım. Bu def‘a postaya verilen nüshanızı bu sûretle tashîh ediniz. İşte âhir satırdan evvel iki satırın sahîh sûreti budur: Yüz ح ح ح ب د otuz, dördüncü ی on beşالف bir ە ile beraber on âhirdeki tenvîn vakfen elif olduğu için yekûnu bin üç yüz.
SAYFA 257
Mustafâ Usman’ın mektûbudur.
[91]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Çok Azîz, Sıddîk, Kahraman ve Bahtiyar Emirdağlı Kardeşlerim,
Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş‘ir, mübârek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütufnâmelerini aldık. Her birerlerinize, husûsen bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civâr talebeleri nâmına büyük geçmiş olsun der ve bu vesîle ile dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda, umûm ehl-i îmân ve husûsen Nûrcular nâmına, o maddî yangında çocuk Ceylan’ın ağlamakla meded istemesi gibi, bir ma‘nevî Ceylan olarak, o büyük ve o çok müşfik Üstâda: Meded, biz yanıyoruz, mahvolduk diye niyâz eylerim. Bu Emirdağ yangınında, günün en çok nüfûzuna sâhib kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve ovaları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifâk ve şikāk ateşleri saçarak, kardeşine: Kardeşini öldür diye bağıran ve en nihâyette Âlem-i Hristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra Âlem-i İslâm mahallesine saran ve evimizin saçaklarına
SAYFA 258
kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm ve bu azîm yangında itfâiye vazîfesini üzerine alan Risâle-i Nûr’a ve Risâle-i Nûr’un günün en büyük mütfisi, en büyük tahassungâhı ve en büyük melce’i ve penâhî ve onun şahs-ı ma‘nevîsinin duâlarının bârgâh-ı Ehadiyette kabûl olduğuna sarîh bir işâret var. Ve âdetâ ona hücûm edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitâb ediyor:
Ey Fahr-i Âlem’in asm gösterdiği doğru yoldan şaşanlar Dünyanın fânî metâ‘larıyla gururlanıp taşanlar Ve ey dünyamıza zararı olur korkusuyla, Nûr-u Kur’ândan kaçanlar Sizler dünyanızın uçurumlara gittiği zannıyla, o bâkî ve tatlı sandığınız fânî ve hakîkatte çok acı lezzetlerinizin zevâl bulmak, şedîd ve elîm elem ve ızdırâblara tahavvül etmek üzere olduğunu tahmîn ederek ma‘nâsızca radyoların başına koşuyorsunuz. Bu koşmakta ve bu dedikoduları dinlemekte ne fâide var? Zevâl bulucu lehviyât ve lezâizle körleşmiş bakan gözleriniz, artık yeter, biraz hakîkati görsün. Sağırlaşmış duyan kulaklarınız, biraz hakîkati duysun ki, bu acîb ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, husûsen ehl-i îmânın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak günümüzün en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkîmâtı olan
SAYFA 259
Risâle-i Nûr’un nûrânî siperlerine ilticâ etmekle ve onun dâire-i kudsiyesine dehâlet etmekle kurtulacak ve îmânınızı kurtararak, i‘dâm-ı ebedî zannettiğiniz ölümü, bir hayât-ı bâkiyeye tebdîl edeceksiniz. Ve işte o nûrun mübârek tercümanının ve mübârek şahs-ı ma‘nevîsinin اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَیْنَا وَاَجِرْ طَلَبَةَ رَسَٓائِلِ النُّورِ وَوَالِدَیْهِمْ مِنَ النَّارِ ve emsâli duâlarının kabulüyle ve şefâatıyla ve hürmetine, benim dehşetli fakat cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şâkirdlerinin, hâdimlerinin ve risâlelerinin muhâfızı bulunan mağazaları nasıl âzâd olmuş, kurtulmuş ise, sizler de o mübârek şâkirdler gibi, o mübârek dâire-i kudsiyeye dehâlet ettiğinizde, dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlâd ü ıyâlinizin bir nevi‘ çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve her birerleriniz maddî ve ma‘nevî felâh ve saâdete nâil olacaksınız. Bakıp da görmeyen ve görüp de görmek istemediğinizden kapadığınız gözlerinizi açınız, görünüz. Ve azîm tehlikelerin çok yakın olduğunu ihsâs ve telâş ve ızdırâbınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayan dünya havâdislerini veren radyo başına değil, ayaklarınızdaki bütün dermân ve kuvvetinizle Risâle-i Nûr başına ve onun netîcesi emniyet ve selâmet ve saâdet olan nûrânî dâiresine koşunuz.
Bizlere de: Ey Nûrcular Allâh’ın sizlere ihsân ettiği ezelî lütfuna karşı secdeden başınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere