EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 4

13

[4]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Kendi kendime hasbihâl nâmındaki parçaya lâhika olarak, adliye vekîli ile ve Risâle-i Nûr ile alâkadâr mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihâldir.

Efendiler, siz ne için sebepsiz bizimle ve Risâle-i Nûr ile uğraşıyorsunuz? Kat‘iyen size haber veriyorum ki, ben ve Risâle-i Nûr sizinle değil mübâreze etmek, belki sizi düşünmek dahi vazîfemizin hâricindedir. Çünki Risâle-i Nûr ve hakîkî şâkirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtîye gāyet büyük bir hizmet ediyoruz. Ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyoruz. Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz-ı muhâl olarak, o saâdet ve selâmet hizmeti bir mübâreze de olsa, kabirde toprak olmaya yüz tutanları alâkadâr etmemek gerektir.

Evet, hürriyetçilerin ahlâk-ı ictimâiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubâlîlik göstermeleriyle, yirmi otuz sene sonra dînce, ahlâkça, nâmusça şimdiki vaz‘iyeti gösterdiği cihetten, şimdiki vaz‘iyet elli sene sonra bu dîndâr, nâmuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i dîniye ve ahlâk-ı ictimâiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz.

Bin seneden beri bu fedâkâr millet, bütün rûhuyla ve canıyla Kur’ân’ın hizmetinde emsâlsiz

14

kahramanlık gösterdikleri hâlde, elli sene sonra o parlak mâzîsini dehşetli lekedâr edecek, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtînin eline Risâle-i Nûr gibi bir hakîkati verip, o dehşetli sukūttan kurtarmak en büyük bir vazîfe-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.

Evet, efendiler Gerçi Risâle-i Nûr, sırf âhirete bakar. Gāyesi rızâ-yı İlâhîdir ve îmânı kurtarmaktır. Ve şâkirdleri ise, kendilerini ve vatandaşlarını i‘dâm-ı ebedîden ve ebedî haps-i münferidden kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya âit ikinci derecede gāyet ehemmiyetli bir hizmeti de, bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtînin bîçâreler kısmını, dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dinini terkeden ve İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslüman, dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur. Daha idare edilmez.

Evet, eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken; ve an‘anât-ı milliye ve İslâmiye’ye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği hâlde, elli sene sonra yüzde doksanı, nefs-i emmâreye tâbi‘ olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek kuvvetli ihtimâlin düşüncesi ve o belâya karşı bir çâre taharrîsi, yirmi sene evvel beni siyâsetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan men‘ettiği gibi, Risâle-i Nûr’un hem şâkirdlerinin de bu zamana karşı alâkalarını kesmiştir. Hiç onlarla mübâreze de yok, meşgūliyet de yok.

15

Mâdem hakîkat budur. Adliyeler, değil beni ve onları ithâm etmek, belki Risâle-i Nûr’u ve şâkirdlerini himâye etmek, en birinci vazîfeleridir. Çünkü onlar, bu millet ve vatanın en büyük bir hukūkunu muhâfaza ettiklerinden, onların karşısında bu millet ve vatanın hakîkî düşmanları, Risâle-i Nûr’a hücûm edip adliyeyi şaşırtıp dehşetli bir haksızlığa ve adâletsizliğe sevkediyorlar. Küçücük iki numûnesini beyân ediyorum.

Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan selâm kelâmdan ibâret ve Arabî bir risâlemin fiyatı olan on banknot buradaki bir adama gönderilmiş. Isparta’da tab‘ masrafını veren o nüshalar sâhibine verilsin diye. O mektûbu yüzünden, hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verdiler. Hem o vâsıta olan adamı taharrî ettiler. Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan âdî bir mektûbu, hem altı ay zarfında bu bir tek âdî muhâbereyi, bu kadar büyük bir mes’ele sûretine getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz.

İkinci Numûne: Benim gibi garîb, ihtiyâr ve zayıf ve berâet etmiş bir misâfire, herkesi hatta hizmetçilerini resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini perişan bir vaz‘iyete sokmak, bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet-i milliyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhûm bir zarara, dağ gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, kim ile görüşüyor? ve yanına kim gidiyor? diye herkese

16

bir telâş vermek, hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti bu acîb hâlete, elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise, bu iki madde gibi, muttali‘ olanlara hayret veren çok maddeler var.

Efendiler, dalâlet ve fenâlıklar cehâletten gelse, def‘etmesi kolaydır. Fakat fenden, ilimden gelen dalâletin izâlesi çok müşkildir. Bu zamanda dalâlet, fenden ve ilimden geldiği için ancak onları izâle edecek ve nesl-i âtîden o belâya düşen kısmını kurtaracak ve karşılarında dayanacak, Risâle-i Nûr gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risâle-i Nûr bu kıymette olduğuna delîl şudur ki:

Yirmi seneden beri benim şiddetli ve kesretli bulunan muârızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiç birisi, Risâle-i Nûr’a karşı çıkamamış ve cerhedememiş. Ve karşı çıkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez-i hükûmet ehl-i vukūfu, yüz kitabdan ibâret eczâlarında bizi mes’ûl edecek bir tek madde bulamamalarıdır. Ve binler ehl-i dikkat olan Risâle-i Nûr şâkirdlerine kanâat-ı kat‘iye veren İşârât-ı Kur’âniye ve ihbârât-ı gaybiye-i Aleviye ve Gavsiye’nin, bu asırda Risâle-i Nûr’un ehemmiyetine ve makbûliyetine imza basmalarıdır.

Evet, adliyelerin, hukūkları muhâfaza etmek ve haksızları tecâvüzden durdurmak vazîfeleri olmak cihetiyle, Risâle-i Nûr’un yüz risâlesinin yirmi senede yüz bin adamın saâdetlerine hizmet ettiği maddeten sâbit olmasıyla beraber, on seneden beri

17

iki mahkeme ve merkez-i hükûmet ve birkaç vilâyetin zâbıtaları ve Denizli Mahkemesi münâsebetiyle, dokuz ay bütün mahrem ve gayr-ı mahrem evrâklarımızda ve risâlelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mûcib-i cezâ bir yanlışı görmediklerinden, elbette Risâle-i Nûr’un bu vatanda gāyet küllî ve büyük hukūku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukūku nazara almayıp âdî evrâklar gibi müsâdere ederek, millete ve takviye-i îmâna muhtâç bîçârelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdî bir adamın cüz’î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak, adliyenin mâhiyetine ve adâletin hakîkatine hiç bir cihetle yakışmaz diye sizlere hatırlatıyorum.

Doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların eserlerine ilişmemek, Risâle-i Nûr’a ilişmek, gazab-ı İlâhî’nin celbine vesîle olabilir diye korkuyoruz. Cenâb-ı Hakk size insaf ve merhamet, bize de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn.

Gayr-ı resmî fakat dehşetli bir tecrîd-i mutlakta Saîdü’n-Nûrsî

[5]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَشَاوِرْهُمْ فِی الْاَمْرِ: emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtâcım.

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Şimdi bir emr-i vâki‘ karşısında bulunuyorum. Benim iâşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hâne, mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda

18

yaptırmak için emir gelmiş. Hâlbuki elli altmış senelik bir düstûr-u hayatım bunu kabûl etmemek iktizâ eder. Gerçi Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bir iki sene maaşı kabûl ettim, fakat o parayı kitablarımın tab‘ına sarfederek ve ekserini meccânen millete verip, milletin malını yine millete iâde ettim.

Şimdi eğer mecbûr olsam ve size ve Risâle-i Nûr’a zarar gelmemek için kabûl etsem, yine ileride millete iâde etmek üzere saklayacağım. Zarûret-i kat‘iye derecesinde, kendime yalnız az bir parça sarfedeceğim. İşittim ki, eğer reddetsem, onlar, husûsen lehimde iâşem için çalışanlar gücenecekler. Ve aleyhimde olanlar diyecekler: Bu adam başka yerden iâşe ediliyor. O bedbahtlar, iktisâdın hârikulâde bereketini bilmiyorlar. Ve iki günde beş kuruşluk ekmek bana kâfî geldiğini görmemişler ki, bütün bütün asılsız bir evhâma kapılıyorlar.

Eğer kabûl etsem, yetmiş senelik hayâtım gücenecek. Ve bu zamandan haber verip tama‘ ve maaş yüzünden bid‘alara giren ve ihlâsı kaybeden âlimleri tokatlayan İmâm-ı Alî radıyallâhü anh dahi benden küsecek ihtimâli var. Ve Risâle-i Nûr’un hakîkî ve sâfî olan ihlâsı beni de ihlâssızlıkla ithâm etmek ciheti var. Ben hakîkaten tahayyürde kaldım.

Ben işittim ki, eğer kabûl etmesem, beni daha ziyâde sıkacaklar ve belki Risâle-i Nûr’un tâm serbestiyetine ilişecekler. Hatta şimdiki tazyîkleri, beni o iâşe teklîflerine

19

mecbûr etmek için imiş. Mâdem hâl böyledir. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖیحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesiyle, zarûret derecesinde olsa, İnşâallâh zarar vermez. Fakat ben reddettim. Re’yinize havâle ediyorum

Mütehayyir Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Azîz Kardeşlerim, beni merâk etmeyiniz. Ben her zahmette bir eser-i rahmet ve bir lem‘a-i inâyet gördüğümden, sıkılmıyorum ve sizin gayret ve ciddiyetiniz ve yardımınız, her sıkıntıyı izâle eder, dâimî sürûr verir.

Burada hem küçücük bir Husrev, hem küçücük bir Abdurrahmân hükmünde Ceylan nâmında çok çalışkan ve mekteblerde birinciliği kazanan bir çocuk, Risâle-i Nûr’a tâm hizmet ediyor.

[6]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Size melâikeye âit Meyvelerin bir parçasını daha gönderdim. Mahkeme reîsi kitablarımı bana vereceğini söylemesi üzerine, Denizli’ye iki vekâletnâme gönderdim. Burada bana şiddetli bir tecrîd ve tazyîk verildiğine merâk etmeyiniz; İnâyet-i Rabbâniye devam ediyor.

20

Medâr-ı ibrettir ki, burada Risâle-i Nûr serbest okunup yazılırken, hilâf-ı âdet olarak başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risâle-i Nûr’a hücûm edildi, yazdırılmadı, ta‘tîl oldu; gāyet şiddetli bir kış başladığı gibi, Afyon’a şekvâ sûretinde yazılan hasbihâl ve zelzeleleri Risâle-i Nûr’un ta‘tîliyle münâsebetdâr gösterdiği cihetini inanmayanlara güyâ inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar arasıra hafîfçe sarsar, îkāz ediyor diye işittim.

Hem ne vakit Risâle-i Nûr’a ilişilmişse, bir nevi‘ umûmî korku başlamış görüyoruz. Demek bu vatanın belâlardan muhâfazası için Risâle-i Nûr bir kat‘î vesîledir. Mâdem böyledir, millet ve vatanı sevenler Risâle-i Nûr’u serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar.

İâşe için tahsîsâtlarından, yalnız masraf borçları vermek için bir tek def‘a seksen günlük ta‘yînâtı kabûl ettim, daha istemem dedim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç