
SAYFA 22
Kardeşlerim, hiç merâk etmeyiniz. Kat‘î kanâatim geldi ki, bizler bir inâyet altında, gāyet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyâr ve iktidârımız hâricinde bir dest-i gaybî tarafından istihdâm ediliyoruz. Çok def‘a عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrına mazhar oluyoruz. Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok
Umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz ve duânızdan çok istifâde eden
dâimâ duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî
[8]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Sizin gāyet mübârek ve cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşâretinizi aldım. Şimdi bu dakîkada pek çok işler beni uzun konuşturmayacak, kısa kesmeye mecbûr oldum. Çünkü, hediyeyi getiren çabuk gidecek diye acele yazdım.
Evvelen: Son parçada, başta بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰی 1344 sehivdir. Eğer okunmayan iki hemze ve medde sayılmazlarsa, sehiv değil, hem çok ma‘nîdârdır. Doğrusu 1347dir ki parçanın âhirinde tekrar doğru yazılmış. Hem bâkî kalan kısmı
SAYFA 23
hem ehemmiyetli, hem dünyaya baktığı için ve Alak’taki اِنَّ الْاِنْسَانَ لَیَطْغٰی o parçadaki tâgūta baktığından şimdilik yazdırılmadı.
Ve Sâniyen Fihristede Âyet-i Hasbiye olan Dördüncü Şuâ‘ın fihristesi, İhtiyâr Lem‘asının On Dördüncü Recâ yerinde yazılsın. Hakîkaten münâsib görünüyor, tâm bir recâdır.
Sâlisen: Yirmi Sekizinci Lem‘anın Yirmi Sekizinci Nüktesinin aynını fihristesi değil, On Beşinci Söz’ün âhirinde yazılsın. Çünkü ikisi aynı hakîkatten bahsederler.
Râbian: Merhûm Hâfız Alî’nin lem‘alarını tashîh ettim. Yakında İnşâallâh gönderilecek.
Bugünlerde mübârek kahramanların Firdevsî ve Yusufî meyvelerini tashîh ederken, o risâle bana o derece kuvvetli ve kıymetli göründü ki, bağırarak dedim: Bütün çektiğimiz hapisler, sıkıntılar yüz mislî ziyâde olsa da, yine bu Meyve Risâlesi, yüz derece daha fazla iş görmüş. En muannidleri de îmâna getirerek geniş dâirelerde kendini zevkle okutturuyor. Ey bana sıkıntı veren bedbahtlar Bana ne yapsanız yapınız, beş para vermem. Başımıza ne gelse ucuzdur, ayn-ı inâyettir ve mahz-ı rahmettir diye tâm teselli buldum.
Umûm Risâle-i Nûr talebelerine selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
Kardeşiniz ve duânıza dâimâ muhtâç Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 24
[9]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, eğer bu zındıklar akıllarını başlarına almazlarsa bunu tâ Ankara’ya göndereceğiz
س ع
Hey’et-i Vekîleye ve Milletvekîlleri Riyâseti’ne Cüz’î, Fakat Ehemmiyetli bir Ma‘rûzâtımdır.
Otuz seneden beri hayât-ı siyâsiyeden çekildiğim hâlde, bu sırada bir def‘aya mahsûs olarak, vatanî ve millî ve âsâyişi bir mes’eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki: Çok emârelerle kat‘î kanâatimiz geldi ki, anarşilik hesabına bana ve bu Emirdağ kasabasına ve dolayısıyla bu vatana bir sûikast var ki, bir habbeyi kubbeler ve bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir hâdiseyi dağ gibi gösterip, sükûnete muhtâç olan bu vatanda beni bahâne edip, anarşilik hesabına ve bir ecnebî plânıyla bize, yani bîçâre vatandaşlarımızı i‘dâm-ı ebedîden ve şekāvet-i uhreviyeden kurtarmaya çalışan nûr şâkirdlerine, bütün bütün kānûnsuz ve keyfî hücûm edildi. Pek zâhir bir garaz ile, evhâmlar yüzünden baruta ateş atmak gibi, bu vatana ve âsâyişe beni bahâne edip sûikast edildi. Şöyle ki:
Üç mahkemenin, yirmi sene hayâtımda mektûblar ve kitablarımı ve hâllerimi inceden inceye tedkîkten sonra bize ve kitablarıma berâet verdiği hâlde; ve üç seneden beri te’lîfâtı
SAYFA 25
terkettiğim ve haftada ancak bir mektûb yazabildiğim ve üç dört terzi çırakları her biri bir gün nöbetle bana zarûrî hizmetimi mecbûr olmadan başka kimseyi kabûl etmediğim hâlde; ve serbestiyet verildiği ve memleketime gitmediğim hâlde, hiç ömrümde görmediğim bir tarzda ve resmî bir sûrette beni hiddete getirip bir hâdise çıkarmak için, tahkîr ve ihânet kastıyla, kānûnsuz ve garazla, beni taharrî ile kapımın kilidini kırıp, Kur’ân’ımı ve Arabî levhalarımı evrâk-ı muzırra gibi alıp götürmekle beraber, adliyenin mühim bir me’mûru, resmen buradaki me’mûrlara âmirâne demiş ki: Saîd’i iki jandarma ile teşhîr sûretinde çıkarıp, zorla başına şapka giydirip, öylece ifadeye getirmeli idiniz. Hem ona yanaşanları dövünüz diye, ehemmiyetli bir mecliste ve ayn-ı hakîkat olan ifâdemi okudukları vakit söylemiş. Bunda şek ve şüphe kalmadı ki, beni tahkîr ve ihânet edip, hiddete getirip, âsâyişi bozmak garazı ta‘kîb ediliyor.
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, binler haysiyet ve şerefim bu vatandaki bîçârelerin istirâhatına ve onlardan belâların def‘ine fedâ etmeye bir hâlet-i rûhiyeyi ihsân eylemiş ki, ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkîrât ve ihânetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin âsâyişine, husûsen ma‘sûm çocukların ve muhterem ihtiyârların ve bîçâre hastaların ve fakîrlerin dünyevî istirâhatlarine ve uhrevî saâdetlerine binler hayâtımı ve binler şerefimi fedâ etmeye hazırım.
SAYFA 26
İşte, sinek kanadını dağ gibi yaptıklarının bir emâresi şu ki: Benim gibi gurbette, hasta, ihtiyâr, zayıf, tek başına bulunduğum hâlde on gün zarfında beş defʻa Afyon Vâlisi ve Emniyet Müdürü ve iki defʻa Afyon müdde-i umûmîsi benim için buraya gelmesi ve iki günde, her bir günde beş tayyâre benim gezdiğim yerlerde beni nezâret altına alması ve beş polis hafiyesinin burada bana tarassud edenlere ilâve edip, ahvâlimi tecessüs etmek için gönderilmesi ve postalara bana âit mektûblara müsâderelerine resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Saîd ve Menemen Hâdisesi’nin on misli bir hâdiseyi evhâmla düşünmüşler, habbeyi kubbe söylemişler ki, böyle bir vaz‘iyet alıyorlar. Benim eski hayâtımı zannedip, ihânetle hiddete gelecek tahmîn etmişler. Bilakis aldandılar. Biz bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir Sedd-i Zülkarneyn gibi, bir Sedd-i Kur’ânî te’sîsine çalışıyoruz. Bize ilişenler, anarşilik ve belki de komünistliğin zararlı kısmına zemîn ihzâr ediyorlar.
Evet, eğer eski hayâtım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için hiç bir hakāreti kabûl etmemek olsaydı ve vazîfe-i hakîkiyesi, sırf âhiret ve ölümün i‘dâm-ı ebedîsinden Müslümanları kurtarmak vazîfesi olmasa idi ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyâsete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Saîd Hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi.
SAYFA 27
Hem üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları, kıyafetime kanunca ilişmedikleri ve ma‘zûriyetim ve inzivâma binâen, tebdîl-i kıyâfetime hiç bir ihtâr olmadığı hâlde Hâşiye, böyle keyfî, kanunsuz, cebren ahâli içinde başıma şapkayı giydirmeye çalışmak, kırk seneden beri bu vatanda, husûsen îmân-ı tahkîkî dersinde kardeşâne alâkadâr olan yüz binler adam, pek büyük bir heyecan içinde zemîni hiddete getirip, emsâlsiz ağlamaya vesîle olacaktı.
SAYFA 28
Zâten ecnebî parmağıyla, güyâ hakkımda teveccüh-i âmmeyi kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muâmelelere mezkûr maksad için yapıldığını, çok emârelerle kat‘î kanâatimiz geldi. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmış ve şân ve şeref ve hod-furūşluk gibi riyâkârlıklara hiç bir meyli kalmamış bir vaz‘iyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihânetlerinin hiç bir ehemmiyeti kalmadı. Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyorum. Bana lüzûmsuz evhâm yüzünden eziyet edenleri yakında ölümle i‘dâm-ı ebediyeye giriftâr olacaklarını düşünüp, hakîkaten acıyorum. Ya Rabbî, onların îmânını Risâle-i Nûr’la kurtar İ‘dâm-ı ebedîden, sırr-ı Kur’ân’la terhîs tezkeresine çevir Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum
Saîdü’n-Nûrsî
[10]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bu Hizbü’l-Kur’ânü’l-Muazzam’ın hem fevkalâde ehemmiyeti, hem fâidelerini, hem okumasında hiç bir vesvesenin gelmemesi, hem bütün Kur’ân’ın en ziyâde sevâblı âyetlerinin ihtivâsı, hem Risâle-i Nûriye’nin bütün esaslarını ve hakîkatlerini cem‘etmesini, hem herkese, husûsen her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya fırsat bulmayan ve hâfız olmayanlara
SAYFA 29
tamâm-ı Kur’ân’ın bir nümûne-i kudsîsi olması, hem mu‘cizâtlı yazılan tamâm-ı Kur’ân’ın tevâfuklu tab‘ında bir misâl-i musağğarı ve müjdecisi, hem maddî ve lafzî ve ma‘nevî parlak bir i‘câz göstermesi gibi, pek çok hâsiyetleri var. Ve bu şuhûr-u mübârekede pek çok bereketlere ve nûrlara medârdır ve onun tab‘ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırları kazandırır. Risâle-i Nûr’un iki parlak ve kudsî istinâd noktası ve âb-ı hayât çeşmesi olan شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ ilâ-âhirihî âyetiyle, قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ âyeti, her nasılsa sehven Sûre-i Âl-i İmrân’dan alınan âyetlerde yazılmamışlar. O iki âyeti de yazıp koyunuz.
Bugünlerde on ikinci sahîfeyi okurken اِنَّ الْمُنَافِقٖینَ فِی الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ âyeti zihnime ilişti. Mâkabline baktım, وَمَنْ اَحْسَنُ دٖینًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ ilâ-âhirihî gördüm. Arka sahîfesine baktım, gördüm ki: Risâle-i Nûr’a işâret eden dört âyet var ve onlar Birinci Şuâʻda îzâh edilmiş. Kalbime geldi: Her hâlde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulmetli ve nifâkı kuvvetli asrımıza da husûsî bakar. Dikkat ettim, kanâatım geldi. Bir emâresi şudur ki:
اِنَّ الْمُنَافِقٖینَ فِی الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ: cifir ve ebced hesabıyla, tâm tamına nifâkın dört mertebesinin tarihlerine tevâfuk ile parmak basıyor. Şöyle ki: Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler, فٖی deki okunmayan ی sayılmazsa, tâm tamına 1362 ederek bu seneye parmak basar.