EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 93

263

[93]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hakîkat yolunda Hakperest Arkadaşlarım,

Bu def‘a sizin beş altı mübârek mektûblarınıza yalnız bir tek müşevveş mektûbla cevâb vermemden gücenmeyiniz.

Evvelâ: Halîl İbrâhîm’in mektûbu, şahsıma verdiği fevkalâde meziyetler için kabûl etmemek mesleğimizce lâzım gelirken, iki ma‘nîdâr tevâfuku bana hem kendini kabûl ettirdi, hem Lâhika’ya girdi. Fakat şahsıma âit kısmını bazen tayyettim ve bazısının üstünde Risâle-i Nûr kelimesini yazdım, ibâredeki suâllerine cevâb oldu.

Birinci tevâfuk: Hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak için bir yüzbaşı bana karşı beş vecihle kanunsuz hakāret ve ihânet ettiği aynı zamanda, belki aynı saatte, yüz tane böyle yüzbaşıdan ehl-i hakîkat nazarında daha ehemmiyetli ve Risâle-i Nûr’un erkânından bir kardeşimiz, bu mektûbu, haddimden yüz derece ziyâde ihtirâm verip o gibi ihânetleri hiçe indirerek yazmış. Şâkirdlerin erkân-ı mühimmesinden dört zât, aynı hakîkate iştirâk etmişler. Ben de bu garîp tevâfukun hâtırı için, mesleğime muhâlif olan o mektûbu kabûl edip ta‘dîl ederek Lâhika’ya geçirdim müsveddeyi size gönderdim.

264

İkinci tevâfuk: Ben gece Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni yazanları düşündüm ve yeni mektûblarda o noktada bahis aradım. Bu ağır kışta ve ara sıra bana münâfıkların ilişmeleri, bunlara fütûr vermek ihtimâli var. Bu yazıcılara bir kamçı-yı teşvîk lâzım. Nasıl ki Hasan Feyzî ve Halîl İbrâhîm’in edîbâne iki ta‘rîf-nâmeleri çokları yazıya şevkle sevkettiler diye bir teşvîk vesîlesini aradım. Birden sabahta benim ölümümü mevzû‘ yapan ve şâkirdleri korkutan ve sa‘yde ve yazıda acele etmelerine medâr o mektûbu aldım, dedim: Halîl’in sadâkatı, kerâmet derecesine çıkmış.

Sâniyen: Feyzî ve Emîn’in mektûbu, benim çok endişelerimi izâle etti. Evet, bu iki kardeşimizin sadâkatları ve hizmetleri ve Risâle-i Nûr’a sahâbetlerinin çok ehemmiyeti var. Ve hapishânede dokuz ayda, dokuz sene kadar kıymetdâr hizmet eden Hilmî ve Sâdık ve İhsân ve Beş kardeş nâmında Risâle-i Nûr’a kalemiyle çok hizmet eden ihtiyâr Tahsîn gibi ve Feyzî ve Emîn’in mektûbunda işâret edilen umûm o civârda çok alâkadâr olduğum kardeşlerimin hizmet-i nûriyede devamları, beni sürûrla ağlattırdı. Fakat öz kardeşim Müftü Abdülmecîd, beni çok merâk ediyor. Görüşemediğim buranın müftüsünden, hâlimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzî ve Emîn’in üçüncüsü Abdülmecîd olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzûmlu mektûbları ona da göndersinler.

265

Hem benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Saîd’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Saîd’in dahi Hulûsî ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.

Hem benim hakkımda musîbet ve fenâ haberleri aldığı vakit, merhûm pederim Mîrzâ rahmetullahialeyh gibi olsun, merhûme vâlidem Nûriye rahmetullahialeyha gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayâtımda hakkımda acîb havâdisler peder ve vâlideme ihbâr ediliyordu. Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi gibi fenâ haberleri babam işittikçe keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi: Mâşâallâh, oğlum yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiş ki, herkes ondan bahsediyor. Vâlidem ise, onun sürûruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok def‘a gösteriyordu.

Sâlisen: Lütfî’nin sebâtkâr ve pek ciddî vârisi Abdullâh Çavuş’un ve İslâmköylü merhûm Hâfız Alî’nin şâkird ve vârislerinden Mustafâ’nın mektûblarını umûm nûr fabrikasının kahramanları hesabına kabûl ettim. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki, o köyleri de Sava ve Kuleönü gibi birer Medrese-i Nûriye hükmüne getirmiş.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

266

Halîl İbrâhîm’in mektûbunun sûretidir.

(94)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Muhterem Mübârek Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Mektûb-u âlîlerinde işâret-i gaybiyenin Altmışdörtte Risâle-i Nûr te’lîfçe tamam oluyor diye haber-i gaybîyeyi iki hâl tasdîk ediyor cümleleri bizleri ağlatmış ve mahzûn ve mükedder eylemiştir. Ve ciğerlerimizi dağlamaktadır. Zîrâ hayâtımızın hayatı ve canımızın bahâsı ve gönlümüzün safâsı ve gözümüzün nûru, kalbimizin sürûru, maddî ve ma‘nevî gıdâmızın ukde-i hayâtiyesi olan nûr denizin kaptan-ı eşref-i zamânın, bedîi ve Risâle-i Nûr’un müellif-i muhteremi biricik Üstâdımız efendimiz hazretleri acaba bizleri yetim mi bırakacak? Ve bu asr-ı zulmette parlayan şems-i tâbân seyrini mi değiştirecek? Ve yegâne kesb-i şeref-i fahrımız olan Üstâd-ı yektâmız dîde-i dünyâdan ufûlüyle bizleri mahzûn ve mükedder ve müteessir mi eyleyecek? Ve onun şefkat-i ma‘nevîyesinden mahrûm mu kalacağız? Gerçi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın menba‘ından fışkıran şelâle-i nûr ve sertâc-ı evliyâ olan Risâle-i Nûr nâm-ı mübeccelesi ve onun açtığı hidâyet yolu; ve İslâmiyet güneşi; ve insaniyet şuâ‘ı ve melekûtiyet deryası rûhlarımızı tenvîr

267

ve iskā ettiği âb-ı hayâtı kanımızda küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ ve hatta rûhumuz misüllü bütün eczâ-yı bedeniyemizde tahallül ve hatta aklımız, fikrimiz, şuûrumuz ve gözümüz, nûrumuz ve kalbî sürûrumuz ve bütün maddî ve ma‘nevî havâssımız olan nûr denizi ve cevher pazarı ve gevher deryası meydanda yanımızda ve elimizdedir.

Fakat başta Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ve onun muhtelif bâhirlerinde ve hâssaten فَمِنْهمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ ayât-ı beyânâtıyla sarâhat derecesinde işâret buyurduğu Mev‘ûd-u Peygamberî asm ve Sahâbet-i Haydarî ra ve Himâyet-i Gavsî ks ve Selef-i sâlihînden nice aktâb ve asfiyâ ve mümtâz evliyânın zuhûrundan haber verdikleri ve ta‘rîf ve tavsîfinden âciz ve nâkıs bulunduğum muhterem, muazzam ve mübârek ve muazzez, mübeccel Üstâdımız, efendimiz, nûrumuz, ziyâmız, sevgilimiz, mürşidimiz, güzelimiz, kaptan-ı deryâmız, ağabeyimiz, kardeşimiz, arkadaşımız, yoldaşımız, teselli-i hâtırımız, nâsırımız, muînimiz, şefîimiz, sebeb-i necâtımız, cevherimiz, gevherimiz, şukûfe-i baharımız, bülbülümüz, Zümrüd-ü Ankāmız, hümâ-yı devletimiz ve bu kadar ünsiyet ettiğimiz tâ makām-ı mahbûbiyetin şâhikalarına yükselen medâr-ı tesellimiz ve dürr-ü yektâmız, acaba senin firâkın bizleri deli dîvâne etmez mi? Senin gaybûbiyetine bizler nasıl tahammül edebiliriz? Aman aman Üstâdımız efendim Sen sağ ol, ben sana kurban olayım. Talebelerin dîde-i dünyâda gaybûbetine tahammülü yoktur. Senden daha çok istifâde ve istifâza bekliyorlar. Senin meşâmm-ı rûhumuz olan mektûb-u âlîlerin daha elimize gelmeden evvel bizleri Ya‘kūb-vârî اِنّٖی لَاَجِدُ رٖیحَ یُوسُفَ

268

misüllü ihsâslar, işaretler, lisânımızda letâfetler, rûhumuzda incizâblar husûle getirmekte idi. Müteâkıben mektûb-u âlînizi alıp عَلٰی وَجْهِهٖ فَارْتَدَّ بَصٖیرًا âyetini tefsîr ediyorduk. اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا böyle bir hâl olursa, bizler bu feyizli tarabları ve bu istişmâm-ı rîhleri nereden bulacağız? Bizim hazîn kalplerimizi kim okşayacak? Gözlerimizden akan kanlı yaşları kimler dindirecek? Yaralı gönüllerimize kim merhem sürecek? Kırılan hâtırlarımızı şefkatle kim ta‘mîr edecek? Dertli yüreklerimize kim şifâ verecek? Aman Allâh’ım, güzel Rabbim Biricik Üstâdımızı daha çok muammer buyur Ve başımızdan eksik etme. Âmîn Ya Muîn.

Sevgili Üstâdım, sizin duânız müstecâbdır. Vâhibü’l-hayât olan mucîbü’d-da‘vete niyâz buyurun. Ömrünüze bereketler ihsân buyursun. Ve 64 senesini şimdi hüküm-fermâ olan mîlâdî 1964 senesine tahvîl buyursun. Âmîn. Senin mübârek vücûd-u şerîfin yalnız bizler için değil, belki Âlem-i İslâm için mahz-ı rahmettir, bâis-i saâdettir. Gaybûbiyetin ise اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا mûcib-i felâkettir. İrtihâlin akîbinde kıyâmetin vukûu kuvvetle melhûzdur. Mübârek şahsiyetin bulunduğu mahâle hâricî düşman ayak basamıyor. Güzel Rabbim sabîlere, ihtiyârlara ve mü’minlere bağışlasın. Âmîn Yâ Muîn.

269

Muhterem efendim, heyecânımın binde birini îzâh edemeyen ve zât-ı âlîlerince mübârek şahsınızdan bahsî makbûl görülmeyerek şu pür kusûr varakpâreciğime nazar-ı müâmaha ve afv ile bakılmasını istirhâm eylerken, feyyâz-bahş mübârek ellerinizden harâretle öper ve kalbimden kopan selâmlarımı duâlarımın kabûl olunmasını Mucîbü’d-daavât Hazretlerine niyâz buyurulmasını istirhâm eylerim. Ve taraf-ı âlîlerinde bulunan bi’l-cümle kardeşlerimi de ayrı ayrı selâmlarımla istifsâr-ı hâtır eyler ve bütün Risâle-i Nûr talebeleriyle birlikte Muhterem Üstâdımızın ömr-ü şerîflerinin daha çok muammer olmasını el birliğiyle el kaldırıp duâlarda bulunmamızı kendilerine âcizâne hâtırlatırım

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Günâhkâr, kusûrlu, âciz, nâkıs ve duânıza çok muhtâç kardeşiniz

Halîl İbrâhîm

Çok Azîz, çok Kıymetdâr, çok Mübârek, çok Sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri,

Halîl İbrâhîm kardeşimizin bu yazılarına biz de iştirâk ettiğimizi, bu mübârek mektûbu takdîm ile birlikte istifsâr-ı hâtır ederek ve el ve ayaklarınızdan öperek arzediyoruz. Sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri.

Terzi Mehmed, Kâtib Osmân, Rüşdü, Husrev

270

[95]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bu def‘a hem Husrev’in, hem Re’fet’in mektûbları beni mesrûr eyledi. Fakat Husrev kendi parlak aynasında ve kendine lâyık bir yüksek üstâdı görüp bîçâre şahsımda tasavvur ederek, kabiliyetimden bin def‘a ziyâde bir ma‘nevî kahramanlık vermiş. Mâdem onun fikri ve tedbîri Risâle-i Nûr hakkında dâimâ isâbetlidir. Onun o fıkrasını Lâhika’ya yazdık. Sizde sûreti kalmış ise siz de yazınız.

Re’fet Kardeş Sen de çok safâlarla geldin ve Risâle-i Nûr yazısıyla meşgūliyetin beni pek ciddî sevindirdi. Hulûsî ve Sabrî gibi senin de suâllerinin Risâle-i Nûr’da ehemmiyetli netîceleri ve tatlı meyveleri var. Ve senin yanında bulunan ve risâlelerde kaydedilmeyen ilmî parçaları münâsib yerlerde veya Lâhika’da yazarsınız.

Kardeşlerim Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nın yazmasında bir tedbîr hâtırıma geldi. Taksîmü’l-a‘mâl ile beş altı zât, aynı kıt‘ada her biri bir kısmını yazsın.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç