EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

333

Mustafâ Usman’ın pek ciddî ve samîmî sadâkatini ve fedâkârlığını gösteren ve haddimden çok fevkindeki mektûbu fedâkârlığının bir vesîkası olarak lâhikaya yazıldı. Ve size de gönderildi.

(113)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve Mübârek Üstâdım Ve Müşfik Efendim Hazretleri,

Sevgili Halîl İbrâhîm kardeşimizin mektûbuna dört mübârek sevgili ve ehemmiyetli kardeşlerimiz gibi, bu fakîr-i niyâz-mendiniz de iştirâk etmekle beraber, aylardan beri muhtelif vesîlelerle ihsâs edilen, fakat rûhumun tahammül edemeyeceği bu çok acıklı firâkı haber veren kelimeleri, kat‘î bir mecbûriyet tahtında te’vîle yeltendiğim hâlde, artık bugün te’vîline yer bulunamayan bu muvakkat, fakat çok acı ayrılığı ihbâr eden vasiyetnâme-i âliyelerini aldıkta, muhterem kardeşimiz ve büyük ağabeyimiz Abdülmecîd Efendi’ye hitâben olan emir ve işâret-i âliyeye mürââtle gözyaşlarımı zabt ve hapsetmeye çalışarak, bir şâirin sekerâttaki ma‘şûkasına dediği gibi bu dökülen giryelerim olsa da sem, sana fedâ olsam da ben ölsem gitsem diyerek ağlayan ve delik deşik olan kalbimin kaleme intikāl eden

334

şu âcizâne niyâzını merhamet ve şefkat ve lütufkârlığınıza ilticâ ederek huzûr-u fâzılânelerine arzeyler, hasret ve hürmetle mübârek yed ve kadem-i şerîflerinizden öperim.

Canımdan daha çok azîz ve daha çok kıymetli efendim Evet, anlıyoruz ki اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَیْكُمْ نِعْمَتٖی sırrı zuhûr etti. 1341’de başlayan vazîfe-i nûriye 1364’de kemâle erdi. Artık rûh vâsıta-i mevt ile habîbini bulmak istiyor. Ayrılmak cana yetti. Aslından cüdâ ve Mahbûb-u Ezelî’den uzak düştüğünden, halktan uzlet ve ebeden hak ile halvet istiyor. Esâsen hiç bakmadığı zindân-ı dünyâdan ıtlâk, âlem-i nûrda ve gülzâr-ı cinânda seyrân istiyor. Bu sebeble de bizlerin düştüğü telâş ve ızdırâba karşı kulaklarımızda وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلِ اَفَائِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓی اَعْقَابِكُمْ nidâ-yı Sübhânîsi bir ma‘nâ-yı işâriyle tekrar ediliyor. Her birerlerimiz bu suâl ve fermân-ı Sübhâniye, Yâ Rab, sen şâhid ol, geri dönmediğimiz gibi her birerlerimiz bu yolda İnşâallâh fedâ-yı cân edeceğiz diye boyunlarımız bükük olarak cevâb veriyoruz. İşte bizler bugün o günü, o acıklı günü yaşıyor gibiyiz. Ve bizim hâlimiz de şimdi hemen aynen, Fahr-i Âlem Sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin hastalıkları hengâmında mescid-i saâdette namazı müteâkip cemâate tevcîh-i hitâb ederek, Cenâb-ı Hakk’ın bir kulunu

335

hayât-ı dünyeviye ile hayât-ı uhreviye arasında muhayyer bıraktığını, onun ise hayât-ı uhreviyeyi tercîh eylediğini beyân ile nefs-i Muhammedîsine asm işâret eylediğini anlayan ve ciğerleri pür-hûn olan Ashâb-ı bâ-safânın hâlî gibidir. İşte Cenâb-ı Hazret-i Sıddîk-ı Ekber ra gibi makām-ı sıddîkiyette bu zamanda birer numûnesi bulunan Husrev’lerin, Tâhirîlerin, Feyzîlerin, Alî'lerin ve nice binlerce Abdurrahmânların gözleri kanlı yaşlarla doluyor. Kalplerine akan gözyaşlarıyla da kalb-i hazînleri parçalanıyor. Ciğerleri delik deşik oluyor. Bu hâl-i pür-melâl karşısında, bu çok kusûrlu niyâz-mendiniz canı hükmünüzde emrinizde olan bîçâreniz de şöyle yalvarıyor:

Ey vücûdu Risâle-i Nûr cihetinde âhirzamana bir vesîle-i rahmet ve bir sebeb-i mağfiret olan ve وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ fermân-ı Sübhânîsinin bir ma‘nâ-yı işâriyle îmâna hizmet noktasında dâire-i şumûlünde bulunan sevgili efendim Vücûdunuz Risâle-i Nûr’la bu âleme ayn-ı rahmettir. Bazı ehl-i hakîkatten hikâyet ediyorlar. Âşıklar, canlarını istedikleri zaman verirlermiş. Ey derdlerin dermânı, bîçârelerin melce’ ve penâhı olan müşfik efendim Biz zavâllılara boynu bükük, kalbi kırık âcizlere merhamet buyurup, talep buyurulan o mübârek vücûd-u âlîyi vermeyip, bu hiç ender hiç olan ve gaflet-i tefrika içinde çırpınan ve halâika hiç fâidesi olmayan bu çok kusûrlu talebenizin canını

336

o mübârek ve mukaddes cana bedel ve ivaz olarak verip, bir müddetçik daha olsun âlem-i nûra bu dünyayı merhameten tercîh buyurunuz. Bu can sizin yolunuza ve size kurban ve fedâ olsun.

Sevgili Üstâdım, müşfik ve merhametli efendim, huzûr-u âliyenizde bu küstâhâne cür’etimden dolayı affımı ve bu niyâzlarımın hem kabûlünü, hem mahrem kalmasını yalvarıyorum. Afv buyurunuz. Firâk sillesiyle sarsılan kalbime ve ona tâbi‘ olarak sallanan kalemime haber anlatamadım. Niyâz-ı âcizânemin kabûlünü tekrar tekrar niyâz eyler, hayât-ı bâkiyeyi kazanan مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına nâil bir vücûd-u mübâreke Cenâb-ı Hayy-ı Lâyemût’un mevti iki def‘a tattırmayacağını bildiğim ve inandığım için, bârgâh-ı ehadiyete el kaldırıp şöylece duâ ve niyâz eylerim. Ve bilvesîle tekrar tekrar mübârek el ve ayaklarınızdan hürmet ve hasretle öperim sevgili efendim hazretleri.

Yâ Rabbî Bu kürre üzerinde bulunması bu zavâllı beşer için Risâle-i Nûr ile bir vesîle-i rahmet ve sebeb-i mağfiret olan mübârek Üstâdımız Saîd Nûrsî kuluna ihsânât-ı İlâhiyeni her an müzdâd kıl. Ve bu âlem-i fenâdan âlem-i nûra irtihâlini daha çok uzun seneler te’hîr eyle. Yâ Erhame’r-râhimîn, bu duâmı Hazret-i Kur’ân ve nûr-u Kur’ân hakkı için, Habîb-i Ekrem hürmeti için, İsm-i A‘zam ve Esmâ-yı Hüsnâ

337

hakkı için ve Hamse-i Âl-i Abâ ve Ehl-i Beyt-i Kirâm hürmeti için kabûl buyur. Âmîn Âmîn Âmîn. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

Safranbolu talebeleri nâmına çok kusûrlu ve duânıza çok muhtâç Mustafâ Usman

(114)

Çok Sevgili, çok Mübârek Efendim,

Bugün kardeşlerimizden Hıfzı ve Osmân Efendiler, birbirinden ayrı ayrı vakitlerde yanıma geldiler. Müteessirâne boyunları bükük dediler ki: Üstâdımız efendimiz hazretlerine bir mektûb yazmalıyız. O vücûd-u mübâreke ehl-i îmânın nihâyetsiz ihtiyacı var. Bizim fâidesiz olan vücûdlarımız onun yerine fedâ olsun. Bu fakîr bu mektûbu mahrem yazdığım için, yazdığımdan o mübârek kardeşlerimi haberdâr etmedim. Anladım ki, onlar da aynı niyâzı niyâz ediyorlar. Aynı mektûba parmak basıyorlar. Ve kat‘iyen inandım ki, bu fakîr, zâtınızın yerine fedâ-yı cân etmek isteyen binlerin en sonuncusudur. Ve o binlerin mübârek kalplerinden kalbime مِنَ الْقَلْبِ اِلَی الْقَلْبِ سَبٖیلًا fehvâsınca akseden arzuları üzerine bu uzun mektûbumdaki fakîrâne niyâzlara, o mübârek binler nâm ve hesabına iştirâklerini bildiren imzamı koyuyorum Sevgili efendim hazretleri.

Binler mübârek kardeşleri nâmına Mustafâ Usman

338

[115]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve benim hakkımda bu gurbette samîmî akrabalarım Osmân, Mehmed, Hasan Efendiler,

Sizin hâlisâne bana ve Risâle-i Nûr’a karşı hiç unutulmayacak hizmetinize bir mükâfât-ı âcile olarak Hasan Feyzî ve sâir talebelerin, Çalışkan hânedânına karşı fevkalâde teveccühleri ve umûm memlekette sizin şerefinizi neşretmeleri ve ehl-i hakîkati size dost yapmakları cihetiyle, benden ziyâde Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini himâye ve muhâfaza etmek ve ehl-i siyâsetin ve beni zehirleyen düşmanlarımın desîselerinden kurtarmak için gāyet derecede bir ihtiyât ve tâm bir sadâkat ve benim yerimde tâm bir dikkat ile mükellefsiniz. Yoksa az bir hatâ, yalnız bana değil, belki binler ma‘sûm şâkirdlere ve şimdi parlayan şerefinize dokunacak.

Benim bu vaz‘iyetim ve verilen sıkıntılar altı vecihle kanunsuz olmasından, ileride mes’ûliyetten kurtulmak için insafsız ve kanunsuz beni ta‘zîb edenler, kendilerine bir bahâne, bir vesîle arıyorlar. Pek çok dikkatli olmanız lâzımdır.

Saîdü’n-Nûrsî

339

(116)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ma‘nevî Babamız, İlimde Hocamız, Îmân Yolunda Üstâdımız, çok Mübârek ve Sevgili Efendimiz Hazretleri,

Emirdağı’na teşrîf buyurup biz hakîr ve âciz âileyi gaflet uykusundan uyandıran ve sû’-i ahlâklardan ayırıp koruyan, dalâlet yolundan çevirip hakîkat yoluna koyan, çok temiz ve tâhir ma‘nevî Âl-i Resûl’den olduğunuza kat‘iyen şüphe olmayan zât-ı âlînize, bizler gibi insanlıkla alâkası olmayan, içi dışı günâhlarla dolu olan bizleri kendine akraba eden, yazan, kaydeden mübârek mümtâz vücûd-u şerîfinize nasıl hizmet edeceğiz, bu şükrü nasıl îfâ edeceğiz, bize hakîkati haber veren dürüst îmânı içimize dolduran, ebediyet yolunu gösteren zât-ı âlînize nasıl hizmet edelim bilmiyoruz. Zayıf aklımıza, âciz fikrimize göre nûrun kerâmetleri, nûrun bereketleri pek açık ve âşikârdır. İsâbet olan yangın dolayısıyla bütün dünyadan ve vefâkâr hâssü’l-hâs kardeşlerimizden gelen ta‘ziyeye, tebrîke, takdîre, çalışkanlığa hiç de lâyık olmayan bizler ve âciz, zayıf, miskîn bizler, nasıl cevâb verelim? O müdhiş nûr deryalarına nasıl kalem kaldıralım? Hemen ancak dilimize kalbimize gelen şudur:

340

Yâ Rabbî, İsm-i A‘zam ve Nûr-u Kur’ân ve Habîb-i Ekrem ve Müceddid-i Ekber olan Risâle-i Nûr yüzü hürmetine dünyada Nûrcular milyarlara çıksın. Ve bütün dünya Nûrcular ve nûr ile dolsun. Kalemleri mahşere kadar yazsın. Dilleri berzaha kadar okusun. Nûrculara sûikast eden münâfıkları ve zındıka şebekelerini Cenâb-ı Rabbü’l-Mennân Hazretleri kahretsin. Nûrcuları ta‘zîb için tecessüs etmek isteyenlerin gözlerini kör etsin. İlişmek isteyenlerin el ve ayakları kırılsın veyâhûd Cenâb-ı Hakk kalplerini nûr şuâı ile doldurup, nefislerini ıslâh edip îmân nasip etsin. Âmîn

Çalışkanlar nâmına Osmân

(Bu mektûbu lâhikaya yazınız. Ve merhûm Süleymân’ın akrabasını benim tarafımdan ta‘ziye ediniz.)

İslâmköylü Mustafa’nın mektûbudur.

(117)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Merhûm ve şehîd ve nûrun kahramanı olan Hâfız Alî rh Efendi’nin talebelerinden Mollâ Süleymân Efendi, bu âdem beş altı senedir kemâl-i sadâkatle, bî-fütûr Risâle-i Nûr’a

341

hizmet etti Ve hâlen etmekte idi. Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın dokuz hüccetini bitirmiş ve Meyve Risâlesi’nin Sekizinci Mes’elesi’nin hitâmına yaklaşmış Ve Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni tamamlamaya ahdetmiş olan bu altmış beş yaşında ihtiyâr Süleymân Efendi, ma‘nevî kılınç olan kalemini bırakarak emr-i Hakk olan eceline ecel, sen hoş geldin. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den bana terhîs tezkeresini getirdin Elhamdülillâh. Ben Cenâb-ı Hakk’tan gelene râzıyım. Fakat Cenâb-ı Hakk kemâl-i îmân nasîb etsin. Hem îmânımı ins ve cin şeytânlarından ve beni kabir azâbından muhâfaza etsin. Ve suâl meleklerimi cânî ve kātillere gönderdiği dehşetli melâikeler gibi değil, padişahın bir ziyâfetgâhında iki arkadaşın musâlahakârâne birbirlerinin hâl ve ahvâllerini sorar gibi melâikelerini göndersin. Âmîn.

İslâmköylü Mustafa

[118]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki, Isparta tâm bir Medresetü’z-Zehrâ ve bir Câmiü’l-Ezher olacağını ve olmaya başladığını, kahraman talebelerinin bu ağır şerâit altında

342

sarsılmadan fa‘âliyetleri isbat ediyor. Ve diyânetçe ve Kur’ân ve Risâle-i Nûr’a müştâkāne çalışmaları, hatta Alîköy'ünde, Alî'lerin gayretiyle çok çocukların talebeliğe girmeleri ve diğer bir köyün umûm gençleri gecede Kur’ân’a çalışmaları ve câmi‘ler cemâatle dolmaları, nûr şâkirdlerinin çektikleri bütün zahmetleri ve bütün sıkıntılarımı hiçe indiriyor. Rahmetlere, ferâhlara çeviriyor.

Sâniyen: Fevkalâde sadâkat ve alâka taşıyan Halîl İbrâhîm’in bu dördüncü şehnâmesi, benim nûra hâdimliğim noktasında haddimin pek fevkindeki ta‘rîfnâmesi gerçi çok güzeldir, fakat Risâle-i Nûr’dan ziyâde benim şahsıma baktığı cihetiyle, şimdilik size göndermedim. Ta‘dîlden sonra gönderilecek. Hem ona, hem onun rüfekālarına bilhassa selâm ederiz.

Sâlisen: Siz bana karşı sûikastleri hiç merâk etmeyiniz, belki bir cihette memnûn olunuz ki, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri yerinde, benim cüz’î ve vazîfesi bitmiş olan şahsıma hücûm ediyorlar, ta‘zîb ederler. Bugünlerde buranın büyük me’mûrları, çekinmeyerek bazılara demiş: Saîd’in vücûdu ortadan kalkmalı. Hâşiyesi var

İşte gizli düşmanlarım, bunun bu gibi fikirlerinden istifâde ederek, mu‘temed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler. Ve bu gibi me’mûrlardan kuvvet alıyorlar. Fakat hıfz ve inâyet-i İlâhiye, bu sûikasti de akîm bıraktı. İnşâallâh dâimâ inâyet himâyet edecek, bütün plânlarını akîm bırakacak.

343

Râbian: Talâk hakkındaki mes’ele ise, Şâfiîce bu anda fetvâ veremiyorum. Başka mezhepler ile meşgūl zâtlardan sorunuz, belki bir çâresi bulunur.

Hâmisen: Konyalı Sabrî’ye bazı mecmûalar gönderdim. Ve daha başkaları da göndereceğim yazmıştım. Mâşâallâh tâm ve lüzûmlu bir ihtiyâta binâen bu sırada cevâb vermedi, isâbet oldu. Onun bir sıkıntısı olmasa yeter. Benim bir antika kutuma mukābil, çok para vermek istemiş. Ben kabûl etmedim, gücenmesin. Hem muhâbere etmediğim için merâk ediyorum, onun parası iâde edilmiş mi? Hem ona, hem Konya’da nûrlara alâkadâr âlimlere çok selâm ederim. Umûm kardeşlerimize de binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Mustafâ Usman’ın mektûbu münâsebetiyle yazdığım mektûbda bir sehiv var. Yirmi Sekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes’elesi’nde Azrâîl’den bahis var, zannıyla öyle yazdım. Hâlbuki üçüncü değil, başka mes’elededir. Siz tashîh ediniz. İkinci mes’ele olarak tashîh edilecektir.

344

Mahrem Bir Hâşiyedir. Bunu Şimdilik Neşretmeyiniz.

Bana karşı sûikast resmen tahakkuk ediyor. Buranın kaymakamı nâmında aleyhimdeki gizli dolabı, Niğdeli o ma‘lûm zâbıtla ve İzmirli bir çavuşla çeviriyor. En hassâs damarlarıma dokunduracak tarzlarda beni sıkıyorlar. Hatta resmen demiş: Belediyece bir adam ta‘yîn edeceğiz. Yalnız o gidecek, zarûrî hizmetini görecek. Başkası gitse onu hapse atacağız. On vecihle kanunsuz, dîvânece telefonla konuşmuş. Bunun hükmü ve tahakkümü altında benim için yaşamak pek çok ağırdır. Fakat işittim, on beş güne kadar başka bir vazîfeye gidecek. Kaç ay kalacak bilemiyorum. Eğer tekrar o buraya gelse, benim için dayanmak müşkildir. Siz yine Denizli Mahkemesi’ni ve Ankara Temyîz Mahkemesi’ni ve ehl-i vukūfu vâsıta yapıp, beni hastalık vesîlesiyle başka bir yere naklime çalışınız.

O bedbaht demiş, böyle bir adamı ecnebî arıyorlar ki, karıştırsın. Ben de dedim: Hey dîvâne, eğer Risâle-i Nûr olmasa idi, Îrân’dan evvel bu memleket Bolşevikliğe, belki anarşistliğe mecbûr edilecekti. Hem bu vatan bu milleti bundan sonra Risâle-i Nûr tehlikelerden muhâfazasına çalışacak.

345

[119]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Dâhiliye Vekîli ile bir hasbihâlden bir parçadır.

Hiç bir târihte ve zemîn yüzünde emsâli vukū‘ bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:

Hem şiddetli sûikast eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gāyet zayıf, yetmiş bir yaşında ihtiyâr; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem sako ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te’mîn eden fakîrü’l-hâl; hem yirmi beş sene münzevî olmasından, binden ancak tâm sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm-girîz, mütevahhiş; hem yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfu inceden inceye tedkîkten sonra bi’l-ittifâk berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaâtli olmasına karar verilmiş bir ma‘sûm; hem eski harb-i umûmî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd-ı vatan; hem şimdi bu milleti, bu vatanı anarşilikten ve ecnebî ifsâdlarından kurtarmak için, meydandaki te’sîrli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyetperver; ve mahkemede yetmiş şâhidle isbat edildiği gibi, yirmi beş senede bir tek gazeteyi okumayan, merâk etmeyen ve yedi sene harb-i umûmîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli esbâb ve delîller ile siyâsetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbat eden ve dünyanıza karışmadığını

346

adliyeleriniz resmen i‘tirâf ettiği bir zararsız adam; hem âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen ve beğenmeyen bu bîçâre Saîd’e; başta Dâhiliye Vekîli olan sen, Afyon Vâlisi’ni ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferid azâbını çektirmek ve tecrîd-i mutlak içinde tek başıyla bir haps-i münferidde durmaya mecbûr etmek, hangi maslahatınız iktizâ eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukūk-u umûmiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekîli’ne beyân ediyorum.

Zulmen bütün hukūk-u medeniyeden ve insâniyeden ve yaşamak hakkından mahrûm edilen Saîdü’n-Nûrsî

[120]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bir iki gün evvel hasbihâlin bir parçası size gönderilmiş. , siz onu esas tutup, lüzûm olduğu zaman ya istidʻâ veya o Vekîli mahkemeye vermek veya başka makamâta o parça ile mürâcaat etmek ve kardeşlerimiz dahi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç