
SAYFA 113
Ve bize çektirilen zahmetler ve sıkıntıları hiçe indiriyor. İnşâallâh Kastamonu ve Denizli dahi Isparta gibi birer Medrese-i Kübrâ-yı Nûriye olmasını Rahmet-i İlâhiyeden ümîdvârız.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve eyyâm-ı mübâreke ve kudsî gecelerini tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[43]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Size bu def‘a Risâle-i Nûr’un yüz otuz parçasından birisi olan Âyetü’l-Kübrâ nâmında matbû‘ bir risâleyi uzun bir mektûb yerinde gönderiyorum. Bu risâle bizimle beraber müsâdere edilmişti. Şimdi berâet kazandı, bize teslîm oldu. Üstünde ismim yazılmadı, siz de ihtiyât edersiniz.
Zâtınızın şahsıma karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn-ü zannınızı, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl edebilirim. Yoksa o makamlarda görmek benim haddim değil.
Hem Risâle-i Nûr’un mesleği tarîkat değil, hakîkattir. Sahâbe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Risâle-i Nûr bu hizmeti,
SAYFA 114
lillâhi’l-hamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risâle-i Nûr dâiresi, Hazret-i Alî ra ve Hasan ra ve Hüseyin’in ra ve Gavs-ı a‘zam’ın ks ihbârât-ı gaybiyeleriyle şâkirdlerinin bu zamanda bir dâiresidir. Çünkü Hazret-i Alî ra üç kerâmet-i gaybiyesiyle Risâle-i Nûr’dan haber verdiği gibi, Gavs-ı a‘zam ks da kuvvetli bir sûrette Risâle-i Nûr’dan haber verip tercümanını teşcî‘ etmiş. Bu mahrem dört risâle, Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiyeye âit dört risâle, İnşâallâh bir vakit size gönderilebilir. Mahkeme ehl-i vukūfu onlara i‘tirâz edememiş. Yalnız Bu yazılmamalı idi diye küçük bir tenkîd etmişler. Ben de cevâb verdim, onlar sustular. Zâten ben üveysî bir sûrette doğrudan doğruya hakîkat dersimi Gavs-ı a‘zamdan ks ve Zeynelâbidîn ra ve Hasan ra, Hüseyin ra vâsıtasıyla İmâm-ı Alî’den ra almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz dâire onların dâiresidir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[44]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Sizin bu def‘a neş’eli, güzel mektûblarınız, Risâle-i Nûr’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişârı hakkında beni çok mesrûr eyledi. ve kahraman Tâhirî’nin
SAYFA 115
yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmaya sevketti. Kalben dedim: Mâdem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çâresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki, iki ehemmiyetli sebebden, inâyet-i İlâhiye tâm serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab‘etmek tâm müsâade etmiyor.
Birinci sebeb: İmâm-ı Alî’nin ra işâret ettiği gibi, perde altında her müştâk, kendi kalemi ile veyâhûd başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibâdet ve âhirette şehîdlerin kanıyla râcihâne müvâzene edilen mürekkeb ile mücâhede hükmündeki kitabetle envâr-ı îmânı neşretmektir. Eğer tab‘edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemâl-i merâkla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazîfesini kaybeder.
İkinci sebeb: Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-ı Arabiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab‘ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurûfu bildikleri için, en çok risâleleri yeni hurûfla tab‘etmek lâzım gelecek. Bu ise, Risâle-i Nûr’un yeni hurûfa bir fetvâsı olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercîh etmeye sebeb olur. Onun için şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risâle-i Nûr’a serbestiyet verilmemişti. Lillâhi’l-hamd, şimdi hakîkatlerinin kuvvetiyle serbestiyeti kazandı. Hatta eski harfle tab‘ yasak iken, Âyetü’l-Kübrâ’yı bize teslîm ettirip bir kerâmet-i ekber gösterdi.
SAYFA 116
Biz şimdi gāyet mühim ve herkese lâzım Meyve ile Huccetullâhü’l-Bâliğa’yı ikisi bir cild olarak yeni hurûfla tab‘etmek için Tâhirî ile İstanbul’a gönderdim. Yalnız Meyve’nin Onuncu ve On Birinci Mes’elelerini vakit bulamayıp tashîhsiz ona verdim. Şâyet tab‘edilse, o iki mes’eleyi tâm tashîh edip ona gönderirsiniz. Hâşiye Hem o iki risâle, dâhilde, ya hâriçte, âşikâre veya gizli, İstanbul’da veya dışarıda eski harflerle tab‘etmek lâzımdır.
Hem Mu‘cizât-ı Kur’âniye zeyilleriyle ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm dahi zeyilleriyle beraber ikisi bir cild içinde eski harflerle imkân dâiresinde ya İstanbul veya başka yerde eski harflerle, tevâfuklu Hizbü’n-Nûriye, Hizbü’l-Kur’ân gibi tab‘etmesine çalışmak lâzımdır ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın göze görünen tevâfuk mu‘cizesinin muhâfaza ile tab‘edilmesine mukaddime olsun. Fakat teennî ile, meşveret ile, ihtiyât ile bu kudsî mes’eleye çalışmak lâzımdır. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, en eski şâkirdlerden olan Kâtib Osmân ve Halîl İbrâhîm hiç sarsılmadan, değişmeden, sadâkatlerinde ve hizmetlerinde demir gibi devam edip çoklara da hüsn-ü misâl oluyorlar.
SAYFA 117
[45]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, size dört mes’eleyi beyân etmek kalbime ihtâr edildi:
Birincisi: Hem lisân-ı hâl, hem lisân-ı kāl ile ve başka tezâhürâtlarla sorulan bir suâle cevâbdır. Deniliyor ki: Mâdem Risâle-i Nûr hem kerâmetlidir, hem tarîkatlardan ziyâde îmân hakîkatlarinin inkişâfında terakkî veriyor ve sâdık şâkirdleri kısmen bir cihette velâyet derecesindedirler. Neden evliyâlar gibi ma‘nevî zevkler ve keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor? Hem onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar, Bunun hikmeti nedir?
Elcevab: Evvelâ: Sebebi sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada muvakkat zevkler, kerâmetler tâm nefsini mağlûb etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevî ameline bir sebeb teşkîl eder, ihlâsı kırılır. Çünki amel-i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz. Aranılsa sırr-ı ihlâsı bozar.
Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar, tarîkatta sülûk eden âmî ve yalnız îmânı taklîdi bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bazen zayıf olanları takviye ve vesveseli şüphelilere kanâat vermek içindir. Hâlbuki Risâle-i Nûr’un îmânî hakîkatlarına gösterdiği huccetler, hiç bir cihette vesveselere meydan vermediği gibi, kanâat vermek cihetinde de kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyâç bırakmıyor.
SAYFA 118
Onun verdiği îmân-ı tahkîkî, keşfiyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkinde olmasından, hakîkî şâkirdleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar.
Sâlisen: Risâle-i Nûr’un bir esası, kusûrunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ-yı İlâhî için rekābetsiz hizmet etmektir. Hâlbuki kerâmet sâhibleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl-i tarîkatın mâbeynindeki ihtilâf ve bir nevi‘ rekābet ve bu enâniyet zamanında, ehl-i gafletin nazarında onlara sû’-i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittihâm etmeleri gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek, peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir.
Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket-i ma‘neviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risâle-i Nûr’un mazhar olduğu binler kerâmet-i ilmiye ve intişâr-ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikrâmât-ı İlâhiye umûma kâfî gelir. Daha başka şahsî kemâlât ve kerâmeti aramıyorlar.
Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukābil gelemez. Hâlbuki hazır lezzete meftûn kör hissiyât-ı insaniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercîh etmek cihetiyle, nefs-i emmâre bu hâlet-i fıtriyeden istifâde etmemek için Risâle-i Nûr şâkirdleri ezvâk-ı rûhâniyeyi ve keşfiyât-ı ma‘neviyeyi dünyada aramıyorlar.
SAYFA 119
Risâle-i Nûr şâkirdlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları hâlde, maîşet müzâyakası yüzünden haremi demiş zevcine: İhtiyâcımız şedîddir.
Birden, altından bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: İşte cennetteki bizim kasrımızın bir kerpicidir. Birden o mübârek hanım demiş ki: Gerçi çok muhtâcız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var. Fakat fânî bir sûrette bu zâyi‘ olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksân olmasın. Duâ et, yerine gitsin. Bize lâzım değil. Birden yerine gitti, keşf ile gördüler diye rivâyet edilmiş.
İşte bu iki kahraman ehl-i hakîkat, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin dünyaya âit ezvâk-ı kerâmetlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misâldir.
İkinci Mes’ele: Tevâfuk eğer müteaddid tarzda ve ayrı ayrı cihette birbirini takviye edecek sûrette olsa, kat‘iyet ve sarâhat derecesinde kanâat verebilir.
İşte hapisten sonra yazılan bir kısım mektûblarımız hem makbûl, hem çok ehemmiyetli, hem bu zamanda halk onlara çok muhtâç olduğuna bir emâre olarak, yazdığımız zaman hilâf-ı âdet bir tarzda serçe kuşunun ve kuddûs kuşunun ve güvercinlerin garîp bir tarzda odama gelmeleri ve birbirine tevâfuk etmesi ve Milâs’ta ehemmiyetli bir kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in, kuddûs kuşu bahsi bulunan mektûbu aldıkları zaman,
SAYFA 120
aynen, hilâf-ı âdet kilitli bir odasını açarken, kuddûs kuşu oda içerisinde uçmaya çalışması, hem içinde bulunan mektûbu, hem bizim kuşlarımıza tevâfuku; ve Medrese-i Nûriyedeki şâkirdlerin o mektûblarımızı okumak zamanında iki çekirge mektûbun başına gelip dinlemeleri, sâbık kuşlar tevâfukātına bu küçücük kuşlar dahi hem tasdîk, hem tevâfuk ettikleri gibi; İnebolu’daki sâdık kardeşlerimizin imzalarıyla, yine mezkûr mektûbumuzu gecede okudukları zaman, gāyet heyecanlı bir tarzda bir gece kuşu onları korkutup, pencereye el atıp iki kanadıyla pencereyi döverek lisân-ı hâl ile Ben de o mektûbla alâkadârım, bizi alâkasız zannetmeyiniz diye yine sâbık aynı mes’eleye ve sâbık kuşların alâkadârlıklarına, bu büyük kuş da tâm tevâfuk ve tasdîk ediyor. Hâşiye
Aynı mes’eleye bu kadar tevâfukāt hem mektûblardaki mücmelen bahsedilen hakîkatlerin çok ehemmiyetli olmasından ve nev‘-i beşerin bu asırdaki vaz‘iyetine bakması noktasında, acaba kâinât kitabının hâdisât ve mes’eleleri birbiriyle münâsebetdârlığını düşünen hayâlî geniş bir ehl-i kalb ve fikir böyle dese, hakkı yok mu ki, güyâ beşer, gāyet kesretli tayyâreleriyle ve insan kuşlarıyla, kuşların âlemi olan cevv-i havadaki
SAYFA 121
kuşları hem korkutup, hem kuşlar âleminde acîb bir heyecanla nev‘-i beşerin gidişâtına karşı kuşlar dahi ciddî alâkadârlık gösterip, insanların bu zâlimâne, tahrîbâtçı canavar kuşlarına karşı mukābele edip onları zulümden, tahrîbden vazgeçirip beşerin menfaatinde ve saâdetinde çalıştırmasına çalışan kimlerdir, diye Risâle-i Nûr mes’elelerine alâkadârlık gösteriyorlar denilse, yeri yok mu? İhtimâl verilmez mi? Ma‘nâsız bir hayâl denilebilir mi?
Üçüncü Mes’ele: Geçen üç sene evvel Ramazân’da te’lîf edilen ve yine bu sene Ramazân’da serbest intişâr eden Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hulâsası olan Hizb-i Nûriyeyi okurdum. Fakat bir saatten fazla çekerdi. Birden o hulâsanın da bir hulâsası, on veya on beş dakîka aynı Ramazân’da tezâhür etti. Onu okuduğum zaman, bütün Âyetü’l-Kübrâ’yı okuyorum gibi bir inkişâfât-ı îmâniye ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَیْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrına mazhar iki veya üç sahîfelik arabiyyü’l-ibâre okuyorum. Vakit bulamıyorum, kendi kalemimle size yazayım. İnşâallâh bir zaman size yazacağım. O parçayı benim gibi anlayanlar, kendine mahsûs nüshalarından ya Âyetü’l-Kübrâ’ya, ya Hizbü’n-Nûriye’nin âhirinde yazar, tesbîhâttan ve duâdan sonra otuz üç def‘a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tesbîhâtımızın yerinde yalnız sabah tesbîhâtında ma‘nâsını düşünerek onu okuyabilir.
SAYFA 122
Dördüncü Mes’ele: İki noktadır:. Birincisi: Isparta kardeşlerimiz, husûsen gül nûr kahramanı Husrev, benim bu kış münâsebetiyle maddî hâcetlerimi merâk ediyorlar, yardım etmek istiyorlar. Ben de onlara çok teşekkürle beraber derim ki:
Onların Risâle-i Nûr’a hizmeti, her şâkirdin saâdet-i ebediyesine menfaati gibi, benim de hakîkî kışım sûretinde olan kabrimden sonraki kışta ihtiyâcâtıma o derece mükemmel yardım ediyorlar ki, bu fânî, muvakkat kışın hâcâtına yardımdan binler derece ziyâdedir. Eğer benim elimden gelseydi, bütün rûh u cânımla, kemâl-i iştiyâk ile bütün onların hâcât-ı maddiyesini te’mîne çalışırdım. Beni merâk etmeyiniz. İktisâd ve kanâat, bana iki hazînedir, tükenmez bitmez.
İkinci Nokta: Bir zaman Küçük Isparta nâmını alan ve her yerden ziyâde, bu geçen mes’elemizde hapis musîbetini çeken İnebolu ve civârı kardeşlerimin gāyet güzel ve samîmâne mektûbları, beni çok mesrûr eyledi. Yalnız Risâle-i Nûr’un kahramanlarından baba-oğulun meşrebleri ayrı ayrı olduğundan, birbiriyle tam imtizâc edemediklerinden endişe ediyorum. Baba ne kadar haksız da olsa, oğul onun rızâsını tahsîl etmeye mecbûrdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat-i fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve evlâd ve mümtâz seciyeli ve Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar Risâle-i Nûr’un hâtırı için Risâle-i Nûr şâkirdlerinin
SAYFA 123
mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkîd etmemek ve kusûrunu affetmek düstûru ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz’î ve hissî şeyleri medâr-ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktizâ ettiği hürmet ve şefkatle beraber, nûrun şâkirdliği iktizâ ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim benim hâtırım için birbirini tenkîd etmemek lâzım geliyor.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[46]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
(Ma‘nen ma‘rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır.)
Birincisi: Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risâle-i Nûr’la çok kuvvetli irtibâtı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, hizmet-i nûriyenin hâricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercîh ediyorsun, daha ziyâde iltifât gösteriyorsun, nedendir?
SAYFA 124
Elcevab: Otuz üçüncü Söz’ün İkinci Mektûb’unda dediğim gibi, bu zamanda insanlar, ihsânını muhtâçlara çok pahalı satarlar. Meselâ, benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukābilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiyat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri müstesnâ olarak, başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukābilinde, dünyada, ehl-i velâyet gibi nûrânî netîceleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile ma‘nevî ihsân eder. Böylelerin bu nevi‘ ihsânlarına karşı, istediği fiyata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisâr-ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr-ı uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde bazı ârızalar ile inkisâr-ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me’yûsiyetle şekvâ etmeye sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâimâ şükrü ve metâneti ve sebâtı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde, netîcelerine ve semerâtına karşı kanâatla mükellefiz.
Meselâ, Risâle-i Nûr hizmetiyle Isparta ve civârında binler ehl-i îmâna fevkalâde kuvvet-i îmâniyeyi te’mîn etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir.
SAYFA 125
On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece-i velâyete sevketse, yine bu netîceyi aşağıya düşürtmez. Nûrun hakîkî şâkirdleri, bu gibi netîcelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat-i kalbiyelerini te’mîn eden üstâdlarının fevkalâde makamı ve mes’elelerde hükümleri yerine, Risâle-i Nûr’un sarsılmaz huccetleri o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi, bu hâlet ve i‘tikād başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, husûsî ve şahsî kalır.
Hatta ilm-i mantıkta kaziye-i makbûle ta‘bîr ettikleri, yani büyük zâtların delîlsiz sözlerini kabûl etmektir. Mantıkça yakîn ve kat‘iyeti ifade etmiyor. Belki zann-ı gālible kanâat verir. İlm-i mantıkta burhân-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delîle bakar ki, bütün Risâle-i Nûr huccetleri, bu burhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakāik-i îmâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nûr ibâdet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; ve sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî burhânlarla ilmî huccetler içinde hakîkatü’l-hakāika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usûlü’d-Dîn içinde bir Velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarîkat cereyânlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.
SAYFA 126
Teşbîhte hatâ olmasın, nasılki Kur’ân’ın gāyet kuvvetli ve mantıkî hakîkati, sâir dinleri felsefe-i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu; taklîdî ve aklın hâricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mu‘cizesi ve nûru olan Risâle-i Nûr dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı avâm ehl-i îmânın taklîdi olan îmânlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umûm ehl-i îmâna bir nokta-i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi zabtedilmez bir kal‘a hükmüne geçmiştir ki, bu emsâlsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avâm-ı mü’minînin îmânını şüphelerden ve İslâmiyet’ini hakîkatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.
Evet, her tarafta, hatta Hind ve Çin’de ehl-i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden, acaba İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mi var ki, sarsılmış diye şüpheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki, bir risâle çıkmış, îmânın bütün hakîkatlerini kat‘î isbat eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şüphe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.
Suâlin ikinci şıkkı: Sen bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi yani kuşların, mektûbları yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini