
SAYFA 111
üstâdı, menba‘ı olan Avrupa’da Deccâlâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medâr, Âlem-i İslâm’ın tâm intibâhıyla ve yeni dünyanın, Hristiyanlığın hakîkî dinini düstûr-ı hareket ittihâz etmesiyle ve Âlem-i İslâm’la ittifâk etmesi ve İncil, Kur’ân’a ittihâd edip tâbi‘ olması, o dehşetli gelecek iki cereyâna karşı semâvî bir muâvenetle dayanıp İnşâallâh galebe eder.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm. Gelen veya geçen Leyle-i Kadirlerini tebrîk ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[42]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, Risâle-i Nûr dâiresi, husûsen Isparta ve civârı ve içindeki kardeşlerim hayâlî nazarımda Horhor Medresem gibi yanımda hazır, ben de içinde bulunup istediğim vakit onlarla konuşup sohbet ediyorum. Tevahhuş, yalnızlık, tecrîd, inzivâ bu hakîkî sohbete mâni‘ değiller.
Dün birbiriyle münâsebetdâr ve isti‘dâdca birbirine benzer iki eski kardeşimin bir yenisinin te’sîrli ve sürûrlu mektûblarını almakla mesrûriyetimden, yine bir parça sizinle konuşacağım.
SAYFA 112
Yirmi Yedinci Mektûb’a girecek ve kendim muhâfaza ettiğim, kardeşlerimin bana yazdıkları mektûblardan bir kısmı bir vakit size gönderilecek. Husûsen Husrev’in müjdeli fıkralarını ve bu def‘a uzun mektûbuyla eski Zekâî’mi ve merhûm Lütfî’nin tâm arkadaşı Abdurrahmân’ın bir vârisi ve büyük bir Ceylan olan Zekâî’nin mektûbu eski hâtırâtımı kalbimde ihyâ edip beni hazînâne sevindirdi. Yirmi Yedinci Mektûb’daki güzel fıkralarını hâtırladım.
Benim Isparta’da Mehmet nâmındaki müteaddit kardeşlerimden tenekeci terzi Mehmetlerden başka, Nakkāş Mehmet ve Mehmet Celâl gibi dostlarım acaba ne hâldedirler? Şimdi tahattur ettim. Bilhassa Hoca Şerîf Efendi hayattamıdır? Merâk ediyorum.
Husrev’in yazdığı müjdeli Âyetü’l-Kübrâ te’sîrâtı ve Isparta’nın diyânetçe geri değil, ileri gitmesi ve şâkirdlerin tevakkuf ve çekinmek değil, daha ileri atılması kuvvetli bir falihayırdır ki, Risâle-i Nûr gül, nûr fabrikalarından dâimâ Âlem-i İslâm’a hizmet edecek kahramanlar yetiştirecek müjdesini veriyor. Ve merhûm Hâfız Alî ve Tâhirî ve mübâreklerin Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Kur’âniye ve Hizb-i Nûriyeyi tab‘ ve neşretmeleriyle müşkil şerâit içinde o kadar büyük bir hizmet-i îmâniye ve nûriye yaptılar ki, değil yalnız bizleri ve bu memleketi ve Âlem-i İslâm’ı, belki ondan istifâde eden dinsiz feylesofları da minnetdâr eylemişler. Risâle-i Nûr’un Isparta medresesinden böyle şâkirdlerin çıkması, elbette Isparta’yı bir Şâm-ı Şerîf hükmüne getiriyor.
SAYFA 113
Ve bize çektirilen zahmetler ve sıkıntıları hiçe indiriyor. İnşâallâh Kastamonu ve Denizli dahi Isparta gibi birer Medrese-i Kübrâ-yı Nûriye olmasını Rahmet-i İlâhiyeden ümîdvârız.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve eyyâm-ı mübâreke ve kudsî gecelerini tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[43]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Size bu def‘a Risâle-i Nûr’un yüz otuz parçasından birisi olan Âyetü’l-Kübrâ nâmında matbû‘ bir risâleyi uzun bir mektûb yerinde gönderiyorum. Bu risâle bizimle beraber müsâdere edilmişti. Şimdi berâet kazandı, bize teslîm oldu. Üstünde ismim yazılmadı, siz de ihtiyât edersiniz.
Zâtınızın şahsıma karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn-ü zannınızı, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl edebilirim. Yoksa o makamlarda görmek benim haddim değil.
Hem Risâle-i Nûr’un mesleği tarîkat değil, hakîkattir. Sahâbe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Risâle-i Nûr bu hizmeti,
SAYFA 114
lillâhi’l-hamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risâle-i Nûr dâiresi, Hazret-i Alî ra ve Hasan ra ve Hüseyin’in ra ve Gavs-ı a‘zam’ın ks ihbârât-ı gaybiyeleriyle şâkirdlerinin bu zamanda bir dâiresidir. Çünkü Hazret-i Alî ra üç kerâmet-i gaybiyesiyle Risâle-i Nûr’dan haber verdiği gibi, Gavs-ı a‘zam ks da kuvvetli bir sûrette Risâle-i Nûr’dan haber verip tercümanını teşcî‘ etmiş. Bu mahrem dört risâle, Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiyeye âit dört risâle, İnşâallâh bir vakit size gönderilebilir. Mahkeme ehl-i vukūfu onlara i‘tirâz edememiş. Yalnız Bu yazılmamalı idi diye küçük bir tenkîd etmişler. Ben de cevâb verdim, onlar sustular. Zâten ben üveysî bir sûrette doğrudan doğruya hakîkat dersimi Gavs-ı a‘zamdan ks ve Zeynelâbidîn ra ve Hasan ra, Hüseyin ra vâsıtasıyla İmâm-ı Alî’den ra almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz dâire onların dâiresidir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[44]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Sizin bu def‘a neş’eli, güzel mektûblarınız, Risâle-i Nûr’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişârı hakkında beni çok mesrûr eyledi. ve kahraman Tâhirî’nin
SAYFA 115
yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmaya sevketti. Kalben dedim: Mâdem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çâresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki, iki ehemmiyetli sebebden, inâyet-i İlâhiye tâm serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab‘etmek tâm müsâade etmiyor.
Birinci sebeb: İmâm-ı Alî’nin ra işâret ettiği gibi, perde altında her müştâk, kendi kalemi ile veyâhûd başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibâdet ve âhirette şehîdlerin kanıyla râcihâne müvâzene edilen mürekkeb ile mücâhede hükmündeki kitabetle envâr-ı îmânı neşretmektir. Eğer tab‘edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemâl-i merâkla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazîfesini kaybeder.
İkinci sebeb: Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-ı Arabiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab‘ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurûfu bildikleri için, en çok risâleleri yeni hurûfla tab‘etmek lâzım gelecek. Bu ise, Risâle-i Nûr’un yeni hurûfa bir fetvâsı olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercîh etmeye sebeb olur. Onun için şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risâle-i Nûr’a serbestiyet verilmemişti. Lillâhi’l-hamd, şimdi hakîkatlerinin kuvvetiyle serbestiyeti kazandı. Hatta eski harfle tab‘ yasak iken, Âyetü’l-Kübrâ’yı bize teslîm ettirip bir kerâmet-i ekber gösterdi.
SAYFA 116
Biz şimdi gāyet mühim ve herkese lâzım Meyve ile Huccetullâhü’l-Bâliğa’yı ikisi bir cild olarak yeni hurûfla tab‘etmek için Tâhirî ile İstanbul’a gönderdim. Yalnız Meyve’nin Onuncu ve On Birinci Mes’elelerini vakit bulamayıp tashîhsiz ona verdim. Şâyet tab‘edilse, o iki mes’eleyi tâm tashîh edip ona gönderirsiniz. Hâşiye Hem o iki risâle, dâhilde, ya hâriçte, âşikâre veya gizli, İstanbul’da veya dışarıda eski harflerle tab‘etmek lâzımdır.
Hem Mu‘cizât-ı Kur’âniye zeyilleriyle ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm dahi zeyilleriyle beraber ikisi bir cild içinde eski harflerle imkân dâiresinde ya İstanbul veya başka yerde eski harflerle, tevâfuklu Hizbü’n-Nûriye, Hizbü’l-Kur’ân gibi tab‘etmesine çalışmak lâzımdır ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın göze görünen tevâfuk mu‘cizesinin muhâfaza ile tab‘edilmesine mukaddime olsun. Fakat teennî ile, meşveret ile, ihtiyât ile bu kudsî mes’eleye çalışmak lâzımdır. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, en eski şâkirdlerden olan Kâtib Osmân ve Halîl İbrâhîm hiç sarsılmadan, değişmeden, sadâkatlerinde ve hizmetlerinde demir gibi devam edip çoklara da hüsn-ü misâl oluyorlar.
SAYFA 117
[45]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, size dört mes’eleyi beyân etmek kalbime ihtâr edildi:
Birincisi: Hem lisân-ı hâl, hem lisân-ı kāl ile ve başka tezâhürâtlarla sorulan bir suâle cevâbdır. Deniliyor ki: Mâdem Risâle-i Nûr hem kerâmetlidir, hem tarîkatlardan ziyâde îmân hakîkatlarinin inkişâfında terakkî veriyor ve sâdık şâkirdleri kısmen bir cihette velâyet derecesindedirler. Neden evliyâlar gibi ma‘nevî zevkler ve keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor? Hem onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar, Bunun hikmeti nedir?
Elcevab: Evvelâ: Sebebi sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada muvakkat zevkler, kerâmetler tâm nefsini mağlûb etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevî ameline bir sebeb teşkîl eder, ihlâsı kırılır. Çünki amel-i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz. Aranılsa sırr-ı ihlâsı bozar.
Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar, tarîkatta sülûk eden âmî ve yalnız îmânı taklîdi bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bazen zayıf olanları takviye ve vesveseli şüphelilere kanâat vermek içindir. Hâlbuki Risâle-i Nûr’un îmânî hakîkatlarına gösterdiği huccetler, hiç bir cihette vesveselere meydan vermediği gibi, kanâat vermek cihetinde de kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyâç bırakmıyor.
SAYFA 118
Onun verdiği îmân-ı tahkîkî, keşfiyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkinde olmasından, hakîkî şâkirdleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar.
Sâlisen: Risâle-i Nûr’un bir esası, kusûrunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ-yı İlâhî için rekābetsiz hizmet etmektir. Hâlbuki kerâmet sâhibleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl-i tarîkatın mâbeynindeki ihtilâf ve bir nevi‘ rekābet ve bu enâniyet zamanında, ehl-i gafletin nazarında onlara sû’-i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittihâm etmeleri gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek, peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir.
Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket-i ma‘neviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risâle-i Nûr’un mazhar olduğu binler kerâmet-i ilmiye ve intişâr-ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikrâmât-ı İlâhiye umûma kâfî gelir. Daha başka şahsî kemâlât ve kerâmeti aramıyorlar.
Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukābil gelemez. Hâlbuki hazır lezzete meftûn kör hissiyât-ı insaniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercîh etmek cihetiyle, nefs-i emmâre bu hâlet-i fıtriyeden istifâde etmemek için Risâle-i Nûr şâkirdleri ezvâk-ı rûhâniyeyi ve keşfiyât-ı ma‘neviyeyi dünyada aramıyorlar.