
SAYFA 177
[70]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşim Mustafâ,
Câmi‘de az görüştük. Lüzûmlu bazı şeyler söyleyeceğim, hâtırında kalsın.
Evvelâ: Bedre’deki yüz senelik vazîfeyi on sene zarfında gören Sabrî kardeşimizin samîmî dostları olan Hakkı ve Hulûsî ve P Mehmed ve Barla’da Şâmlı, Süleymân, Bahrî gibi kıymetdâr kardeşlerimize benim tarafımdan çok selâm ediyorum.
Sâniyen: Küçük Alî’nin büyük kardeşi mübârek Mustafâ’nın Abdurrahmân’dan irsiyet aldığı vazîfesini, kahraman kardeşi ve mübârek mahdûmu o vazîfeyi tamamıyla görüyorlar. Onun vazîfesi ve hizmeti devam ediyor, merâk etmesin.
Hâfız Mustafâ, elhak merhûm Hâfız Alî’nin rh zamanında onunla beraber ektikleri nûrânî tohumların çok mübârek mahsûlâtı var.
Hem Hâfız Alî’nin rh vefâtından sonra hapiste onun yerinde bana hizmeti, her vakit onu benim hâtırıma getiriyor.
SAYFA 178
Merhûm Lütfî’nin ehemmiyetli vârislerinden Abdullâh Çavuş, kahraman Tâhirî ile, Atabey’i Nûrs karyem hükmüne getirmişler.
İslâmköy’lü Abdullâh, Hâfız Alî rh zamanında Risâle-i Nûr’a çok hizmet etmiş. Onlara umûmen selâm ediyorum.
Mübârek Tâhirî’nin küçücük bir Medrese-i Nûriye hükmünde hânesindeki mübâreklere duâ ediyorum.
Yeni bir Hâfız Alî rh numûnesini gösteren ve Milâslı Halîl İbrâhîm’in sadâkatını tam andıran İslâmköy’lü Halîl İbrâhîm’e ve orada ona benzeyen kardeşlerime de pek çok selâm.
Ve bilhassa Isparta’da kahraman Rüşdü’nün kahraman kardeşi Burhân, bizi çok minnetdâr ettiğini ve az bir işle bize ve Risâle-i Nûr’a pek çok iş gördüğü için hâslar içinde ismiyle duâya girdiğini söyleyiniz. Zâten sana şifâhen söylemiştim, unutma.
Husûsî Zekâî’yi de gör ve de ki: Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum, yine Zekâî nâmında ve sûretinde birâderzâdem Abdurrahmân’ı yine bana verdi. Daha şifâhen söylediklerimi sen bilirsin. Sen benim mektûbumsun.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 179
[Yirmi yedinci Mektûb’un Lâhikası’nın Zeyli]
[71]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bu def‘a şehîd merhûm Hâfız Alî’nin rh ehemmiyetli bir vârisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risâle-i Nûr’a karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümanı kardeşimiz Hasan Feyzî’nin edîbâne, Risâle-i Nûr hakkında fevkalâde senâkârâne pek uzun bir mektûbunu aldım.
Risâle-i Nûr’un bana teslîm olması münâsebetiyle, kardeşimiz Hâfız Mustafâ’nın çalışması hakkında yazdığım mektûbun içinde Risâle-i Nûr’un çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir sûrette beyânâtıma ve hiss-i kable’l-vukū‘ mektûblarımdaki ehemmiyetli da‘vâlarıma bu uzun mektûb tam bir îzâh ve Denizli şehrinin Risâle-i Nûr lehinde bir kuvvetli şehâdeti ve bir şâhidi olmak cihetiyle, hem bu zât mekteb fenlerinde çok zaman alâkadâr olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risâle-i Nûr hakkındaki bu parlak şehâdeti çok ehemmiyetli gördüm. Yalnız, bana bakan kısımları ya tayy
SAYFA 180
veya ta‘dîl etmeyi münâsib gördüm. Bir, iki, üç yerde de, herkese göstermek münâsib görmediğimden, çizgi altına aldım ve sizlere de Yirmi Yedinci Mektûb’un veya Lâhikanın bir zeyli olarak gönderdim. Bu parça mektûbumu, onun mektûbunun başında yazabilirsiniz. Hasan Feyzî kardeşimiz, onun bazı cümlelerini tayyetmemden gücenmesin. Çünkü umûm talebelere o tayyolunan kısım lâzım değil, husûsî bazılarda kalabilir.
Sâniyen: Bu zât, doğrudan doğruya hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi bir şahs-ı ma‘nevî mâhiyetinde, Risâle-i Nûr şahs-ı ma‘nevîsinin cesedine girmiş ve eczâlarının libâsını giymiş bir tarzda, fevkalâde bir senâ ile ona hitâb ediyor. Ben baktıkça, birden i‘tirâzkârâne hüsn-ü zannı pek ziyâdedir tahattur ettiğim dakîkada, hakîkat-ı Kur’âniye ma‘nen dedi: Cesede, libâsa bakma, bana bak. O benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş. Ben daha ilişmedim. Yalnız Risâle-i Nûr tercümanı hakkında sarîhan veya işareten veya kinâyeten onun haddinden pek fazla senâkârâne ta‘birâtı ta‘dîl etmeye lüzûmu var. Başkalar, husûsen ehl-i tenkîd insanlar nazarında bîçâre şahsıma bu nevi‘ hüsn-ü zannını kabûl etmemek mesleğimizde lâzım geliyor. Ta‘dîlime gücenmesin.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 181
[72]
Mekteb-i fünûnda ve ulûm-u İslâmiyede gāyet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzî’nin ehemmiyetli ve çok uzun bir mektûbudur. Fakat bir kısmı tayyedildi. Neşrine lüzûm görülmedi.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِوَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ ط اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ ط اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ ط نُورٌ عَلٰی نُورٍ ط یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ ط: âyeti, on vecihle Risâle-i Nûr’a işâret ettiği için, biz dahi onu şöyle ta‘rîf ediyoruz:
Ey Risâle-i Nûr Senin Kur’ân-ı Kerîm’in nûrlarından ve mu‘cizelerinden geldiğine, Hakkın ilhâmı, Hakkın dili olup, onun emri ve onun izniyle yazıldığına ve yazdırıldığına, artık şekk şüphe yok. Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır? Türkçe olarak te’lîf ve tertîb ve tanzîm olunan müzeyyen ve mükemmel, fasîh ve belîğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir yoldaşı görülmüş müdür? Yüzündeki fesâhat ve özündeki belâgat ve sendeki halâvet, başka eserlerde görülmüyor. Ehil ve erbâbına ma‘lûm olduğu üzere, âyât-ı beyyinât-ı İlâhiye’nin türlü kırâat ile hikmet ve hakîkat ve ma‘rifet ilimlerini ve daha bir çok rumûz
SAYFA 182
ve esrâr ve işâret ve ulûm-u Arabiyeyi hâmil olduğu gibi; sen dahi bir çok yücelikler, sahîfe ve satırlarında, hatta kelime ve harflerinde, talebelerini hayret ve dehşetlere düşüren bir çok esrâr ve ledünniyât taşıyorsun. İşte bu hâl, senin bir mu‘cize-i Kur’ân olduğunu isbat ediyor. Öyle yazılmış ve öyle dizilmişsin ki, insanın baktıkça bakacağı, okudukça okuyacağı geliyor. En âlî bir taleben senden feyiz ve ilim ve irfân aşkını aldığı gibi, en avâm bir taleben de yine senden ders ve duygusunu alıyor. Sen ne büyük bir eser, ne tatlı bir kevsersin Bu hâlin Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor. Senin ulviyet ve kerâmetin, Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor. Kur’ân’dan mâadâ hiç bir kitaba ve hiç bir kavmin lisânına sığmayan bu kadar yüksek asâlet ve fesâhati, seninle dilimizde görüyoruz.
Fesâhat ve belâgatin son haddine çıktığı bir devirde, Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olmaya başlamasıyla, Kur’ân nûru karşısında üdebâ ve bülegānın kıymetten düşüp sönen âsârı gibi, senin de o hudûdsuz ve nihâyetsiz ve emânsız fesâhat ve belâgatin, hutebâyı hayretlere düşürmüştür. Sen bir şiir-i destânî değilsin. Fakat o kadar fasîh ve belîğ ve edâlı ve sadâlı ve nağmeli yazılmış ve bütün harflerin birbirine dayanarak kelime ve kelâmların, siyâk u sibâk, intizâm ve insicâm ile dizilmiş
SAYFA 183
ve bunlar birbirine o kadar kuvvet ve kudret ve mekânet vermiş ki, mensûr ve Türkî ibâreli olduğun hâlde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser, bir daha kimseye nasîb olmaz.
İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam on dört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nûrun tekrar ve yeniden, bâhusûs bu son asırda ve hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hâtır ve hayâlinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni‘met bizlere Ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık ya Rabbî Türkçemiz seninle iftihâr edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisân üstüne bağdaş kurup oturmaktadır. Garb dillerinin her birisine tercüme ve nakil olunan Mevlânâ Câmî ve Mevlânâ Celâleddîn’in ve Hazret-i Mısrî ve Bedreddînlerin ks âsâr-ı mübârekeleri, sana bakıp Bârekellâh, zehî saâdet sana ey Risâle-i Nûr Hepimize baştâcı oldun diye tebrîk ve tehniyelerini sunmaya; ve rûy-u zemînin insanla beraber bütün zîhayat mahlûkātı dahi seni kabûle hazırlanıyorlar. Hatta çekirgeler ve arı ve serçe kuşu gibi bir kısım hayvanât dahi, senin bu sözlerin ve nûrun okunurken pervâne gibi etrafında dolaşıp, sana olan incizâblarını ve nûrundan ve sözlerinden ferahnâk ve zevkyâb olduklarını, başlarını başlarımıza çarpmakla, güyâ bize anlatmak istemeleri, ne kadar garîbdir Ezcümle, Sava’da iki çekirge ve Emirdağı’nda iki güvercin ve iki kuş ve İnebolu’da iki acîb kuş ve
SAYFA 184
Isparta ve Sava’da bülbül ve hüdhüd bu kerâmeti gösterdiler. Diyâr-ı İslâm’ın mescid ve ma‘bedlerinde, minber ve kürsülerinde dahi, senin gibi bir eser-i mübârek ve meymûnun yakın bir zamanda kemâl-i tefâhur ve tehâcümle okunması ümîd edilebilir.
Senin burhânlarındaki kuvvet ve kanâat ve asâlet ve cezâletin, insanın irâde ve ihtiyârını alıp teshîr ediyor. Herkesi kendine çekip râm ediyor. Hele o güzel teşbîh ve ta‘bîrlerin, bir misli bir daha bulunup söylenemez. Sendeki mukāyese ve muhâkemelerin, vak‘a ve temsîllerin bir benzeri ve bir nazîri bir daha getirilemez. Kur’ân-ı Arabî’den, Türkçe sözlere akan ve bugün öz Türkçeden fışkıran bu feyiz ve bu nûrlar, kalplerde senin bir numûne-i kudret ve nişâne-i rahmet olduğuna hiç bir rayb ve gümân bırakmıyor. Sen âyîne-i idrâke cilâ ve âlem-i kalbe safâ ve rûh-u revâna gıdasın.
Allâh Allâh Türk milleti seninle ne kadar iftihâr etse, yine azdır. Gözleri nûrlandırıp, gönülleri sürûrlandıran bu huccetler ve ta‘bîrâtın ve bu kelimât ve teşbîhâtın, Arş-ı A‘zam’dan inen Kur’ân’ı Hâkîm’in delîl, huccet ve burhânları olduğu muhakkaktır. Çünkü kederleri gidererek insana neş’e ve neşât veriyor. Okunurken hiç bir i‘tirâz sesi ve hiç bir inkâr kokusu duyulmuyor. O zaman akıl ve mantık duruyor. Nefs-i insanî sâfîleşiyor. Hem duruluyor. Sanki senin bütün hakîkatlerin evvelen Rabbânî ve Rahmânî fabrikaların ulvî ve samedânî tezgâhlarında işlenerek,