EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

177

[70]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşim Mustafâ,

Câmi‘de az görüştük. Lüzûmlu bazı şeyler söyleyeceğim, hâtırında kalsın.

Evvelâ: Bedre’deki yüz senelik vazîfeyi on sene zarfında gören Sabrî kardeşimizin samîmî dostları olan Hakkı ve Hulûsî ve P Mehmed ve Barla’da Şâmlı, Süleymân, Bahrî gibi kıymetdâr kardeşlerimize benim tarafımdan çok selâm ediyorum.

Sâniyen: Küçük Alî’nin büyük kardeşi mübârek Mustafâ’nın Abdurrahmân’dan irsiyet aldığı vazîfesini, kahraman kardeşi ve mübârek mahdûmu o vazîfeyi tamamıyla görüyorlar. Onun vazîfesi ve hizmeti devam ediyor, merâk etmesin.

Hâfız Mustafâ, elhak merhûm Hâfız Alî’nin rh zamanında onunla beraber ektikleri nûrânî tohumların çok mübârek mahsûlâtı var.

Hem Hâfız Alî’nin rh vefâtından sonra hapiste onun yerinde bana hizmeti, her vakit onu benim hâtırıma getiriyor.

178

Merhûm Lütfî’nin ehemmiyetli vârislerinden Abdullâh Çavuş, kahraman Tâhirî ile, Atabey’i Nûrs karyem hükmüne getirmişler.

İslâmköy’lü Abdullâh, Hâfız Alî rh zamanında Risâle-i Nûr’a çok hizmet etmiş. Onlara umûmen selâm ediyorum.

Mübârek Tâhirî’nin küçücük bir Medrese-i Nûriye hükmünde hânesindeki mübâreklere duâ ediyorum.

Yeni bir Hâfız Alî rh numûnesini gösteren ve Milâslı Halîl İbrâhîm’in sadâkatını tam andıran İslâmköy’lü Halîl İbrâhîm’e ve orada ona benzeyen kardeşlerime de pek çok selâm.

Ve bilhassa Isparta’da kahraman Rüşdü’nün kahraman kardeşi Burhân, bizi çok minnetdâr ettiğini ve az bir işle bize ve Risâle-i Nûr’a pek çok iş gördüğü için hâslar içinde ismiyle duâya girdiğini söyleyiniz. Zâten sana şifâhen söylemiştim, unutma.

Husûsî Zekâî’yi de gör ve de ki: Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum, yine Zekâî nâmında ve sûretinde birâderzâdem Abdurrahmân’ı yine bana verdi. Daha şifâhen söylediklerimi sen bilirsin. Sen benim mektûbumsun.

Saîdü’n-Nûrsî

179

[Yirmi yedinci Mektûb’un Lâhikası’nın Zeyli]

[71]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bu def‘a şehîd merhûm Hâfız Alî’nin rh ehemmiyetli bir vârisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risâle-i Nûr’a karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümanı kardeşimiz Hasan Feyzî’nin edîbâne, Risâle-i Nûr hakkında fevkalâde senâkârâne pek uzun bir mektûbunu aldım.

Risâle-i Nûr’un bana teslîm olması münâsebetiyle, kardeşimiz Hâfız Mustafâ’nın çalışması hakkında yazdığım mektûbun içinde Risâle-i Nûr’un çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir sûrette beyânâtıma ve hiss-i kable’l-vukū‘ mektûblarımdaki ehemmiyetli da‘vâlarıma bu uzun mektûb tam bir îzâh ve Denizli şehrinin Risâle-i Nûr lehinde bir kuvvetli şehâdeti ve bir şâhidi olmak cihetiyle, hem bu zât mekteb fenlerinde çok zaman alâkadâr olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risâle-i Nûr hakkındaki bu parlak şehâdeti çok ehemmiyetli gördüm. Yalnız, bana bakan kısımları ya tayy

180

veya ta‘dîl etmeyi münâsib gördüm. Bir, iki, üç yerde de, herkese göstermek münâsib görmediğimden, çizgi altına aldım ve sizlere de Yirmi Yedinci Mektûb’un veya Lâhikanın bir zeyli olarak gönderdim. Bu parça mektûbumu, onun mektûbunun başında yazabilirsiniz. Hasan Feyzî kardeşimiz, onun bazı cümlelerini tayyetmemden gücenmesin. Çünkü umûm talebelere o tayyolunan kısım lâzım değil, husûsî bazılarda kalabilir.

Sâniyen: Bu zât, doğrudan doğruya hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi bir şahs-ı ma‘nevî mâhiyetinde, Risâle-i Nûr şahs-ı ma‘nevîsinin cesedine girmiş ve eczâlarının libâsını giymiş bir tarzda, fevkalâde bir senâ ile ona hitâb ediyor. Ben baktıkça, birden i‘tirâzkârâne hüsn-ü zannı pek ziyâdedir tahattur ettiğim dakîkada, hakîkat-ı Kur’âniye ma‘nen dedi: Cesede, libâsa bakma, bana bak. O benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş. Ben daha ilişmedim. Yalnız Risâle-i Nûr tercümanı hakkında sarîhan veya işareten veya kinâyeten onun haddinden pek fazla senâkârâne ta‘birâtı ta‘dîl etmeye lüzûmu var. Başkalar, husûsen ehl-i tenkîd insanlar nazarında bîçâre şahsıma bu nevi‘ hüsn-ü zannını kabûl etmemek mesleğimizde lâzım geliyor. Ta‘dîlime gücenmesin.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

181

[72]

Mekteb-i fünûnda ve ulûm-u İslâmiyede gāyet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzî’nin ehemmiyetli ve çok uzun bir mektûbudur. Fakat bir kısmı tayyedildi. Neşrine lüzûm görülmedi.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِوَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ ط اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ ط اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ ط نُورٌ عَلٰی نُورٍ ط یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ ط: âyeti, on vecihle Risâle-i Nûr’a işâret ettiği için, biz dahi onu şöyle ta‘rîf ediyoruz:

Ey Risâle-i Nûr Senin Kur’ân-ı Kerîm’in nûrlarından ve mu‘cizelerinden geldiğine, Hakkın ilhâmı, Hakkın dili olup, onun emri ve onun izniyle yazıldığına ve yazdırıldığına, artık şekk şüphe yok. Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır? Türkçe olarak te’lîf ve tertîb ve tanzîm olunan müzeyyen ve mükemmel, fasîh ve belîğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir yoldaşı görülmüş müdür? Yüzündeki fesâhat ve özündeki belâgat ve sendeki halâvet, başka eserlerde görülmüyor. Ehil ve erbâbına ma‘lûm olduğu üzere, âyât-ı beyyinât-ı İlâhiye’nin türlü kırâat ile hikmet ve hakîkat ve ma‘rifet ilimlerini ve daha bir çok rumûz

182

ve esrâr ve işâret ve ulûm-u Arabiyeyi hâmil olduğu gibi; sen dahi bir çok yücelikler, sahîfe ve satırlarında, hatta kelime ve harflerinde, talebelerini hayret ve dehşetlere düşüren bir çok esrâr ve ledünniyât taşıyorsun. İşte bu hâl, senin bir mu‘cize-i Kur’ân olduğunu isbat ediyor. Öyle yazılmış ve öyle dizilmişsin ki, insanın baktıkça bakacağı, okudukça okuyacağı geliyor. En âlî bir taleben senden feyiz ve ilim ve irfân aşkını aldığı gibi, en avâm bir taleben de yine senden ders ve duygusunu alıyor. Sen ne büyük bir eser, ne tatlı bir kevsersin Bu hâlin Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor. Senin ulviyet ve kerâmetin, Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor. Kur’ân’dan mâadâ hiç bir kitaba ve hiç bir kavmin lisânına sığmayan bu kadar yüksek asâlet ve fesâhati, seninle dilimizde görüyoruz.

Fesâhat ve belâgatin son haddine çıktığı bir devirde, Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olmaya başlamasıyla, Kur’ân nûru karşısında üdebâ ve bülegānın kıymetten düşüp sönen âsârı gibi, senin de o hudûdsuz ve nihâyetsiz ve emânsız fesâhat ve belâgatin, hutebâyı hayretlere düşürmüştür. Sen bir şiir-i destânî değilsin. Fakat o kadar fasîh ve belîğ ve edâlı ve sadâlı ve nağmeli yazılmış ve bütün harflerin birbirine dayanarak kelime ve kelâmların, siyâk u sibâk, intizâm ve insicâm ile dizilmiş

183

ve bunlar birbirine o kadar kuvvet ve kudret ve mekânet vermiş ki, mensûr ve Türkî ibâreli olduğun hâlde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser, bir daha kimseye nasîb olmaz.

İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam on dört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nûrun tekrar ve yeniden, bâhusûs bu son asırda ve hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hâtır ve hayâlinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni‘met bizlere Ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık ya Rabbî Türkçemiz seninle iftihâr edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisân üstüne bağdaş kurup oturmaktadır. Garb dillerinin her birisine tercüme ve nakil olunan Mevlânâ Câmî ve Mevlânâ Celâleddîn’in ve Hazret-i Mısrî ve Bedreddînlerin ks âsâr-ı mübârekeleri, sana bakıp Bârekellâh, zehî saâdet sana ey Risâle-i Nûr Hepimize baştâcı oldun diye tebrîk ve tehniyelerini sunmaya; ve rûy-u zemînin insanla beraber bütün zîhayat mahlûkātı dahi seni kabûle hazırlanıyorlar. Hatta çekirgeler ve arı ve serçe kuşu gibi bir kısım hayvanât dahi, senin bu sözlerin ve nûrun okunurken pervâne gibi etrafında dolaşıp, sana olan incizâblarını ve nûrundan ve sözlerinden ferahnâk ve zevkyâb olduklarını, başlarını başlarımıza çarpmakla, güyâ bize anlatmak istemeleri, ne kadar garîbdir Ezcümle, Sava’da iki çekirge ve Emirdağı’nda iki güvercin ve iki kuş ve İnebolu’da iki acîb kuş ve

184

Isparta ve Sava’da bülbül ve hüdhüd bu kerâmeti gösterdiler. Diyâr-ı İslâm’ın mescid ve ma‘bedlerinde, minber ve kürsülerinde dahi, senin gibi bir eser-i mübârek ve meymûnun yakın bir zamanda kemâl-i tefâhur ve tehâcümle okunması ümîd edilebilir.

Senin burhânlarındaki kuvvet ve kanâat ve asâlet ve cezâletin, insanın irâde ve ihtiyârını alıp teshîr ediyor. Herkesi kendine çekip râm ediyor. Hele o güzel teşbîh ve ta‘bîrlerin, bir misli bir daha bulunup söylenemez. Sendeki mukāyese ve muhâkemelerin, vak‘a ve temsîllerin bir benzeri ve bir nazîri bir daha getirilemez. Kur’ân-ı Arabî’den, Türkçe sözlere akan ve bugün öz Türkçeden fışkıran bu feyiz ve bu nûrlar, kalplerde senin bir numûne-i kudret ve nişâne-i rahmet olduğuna hiç bir rayb ve gümân bırakmıyor. Sen âyîne-i idrâke cilâ ve âlem-i kalbe safâ ve rûh-u revâna gıdasın.

Allâh Allâh Türk milleti seninle ne kadar iftihâr etse, yine azdır. Gözleri nûrlandırıp, gönülleri sürûrlandıran bu huccetler ve ta‘bîrâtın ve bu kelimât ve teşbîhâtın, Arş-ı A‘zam’dan inen Kur’ân’ı Hâkîm’in delîl, huccet ve burhânları olduğu muhakkaktır. Çünkü kederleri gidererek insana neş’e ve neşât veriyor. Okunurken hiç bir i‘tirâz sesi ve hiç bir inkâr kokusu duyulmuyor. O zaman akıl ve mantık duruyor. Nefs-i insanî sâfîleşiyor. Hem duruluyor. Sanki senin bütün hakîkatlerin evvelen Rabbânî ve Rahmânî fabrikaların ulvî ve samedânî tezgâhlarında işlenerek,

185

sonra nûr-u İlâhî deryasında yıkanıp çıkarıldıktan sonra, gül yağı fabrikasına verilmiş. Orada yedi def‘a gül yağlarına batırıldıktan sonra, hâlis öd ağacı ile buhûrlanmış ve bunlar ile yazılmışsın. Bütün mes’ele ve maddelerin hep sayılı ve saygılıdır. O muntazam ve mükemmel, müzeyyen ve münevver sözlerin, şimdiye kadar yazılan ihtilâflı eserleri büküp, hepsini bir yana bırakmış, ancak kendini nazargâh-ı enâma arzeylemiştir.

Şimdi bir nidâ-yı nûrânî ile hitâb ederek, Artık ihtilâf yok, ittihâd var. Cansızlar ve câmidler devri geçmek üzeredir. Canlılar ve câzibler asrı geliyor. Susunuz, dinleyiniz. Şimdi nûr devridir. Ve nûr hâkimdir. Zulmette boğulan şu asrı ve gelecek asırları Kur’ân’dan aldığım nûrumla reyyân edeceğim diyor, herkesi îmâna, her ferdi Allâh’a çağırıyorsun. Ey Nûr-u Kur’ân Âhirzamanda bir kere daha katmerleşerek ve sünbüllenerek, âfâk-ı cihânı Kur’ân’ın hakîkatiyle tenvîr ve tezyîn ediyorsun. Şimdiye kadar dünyanın yarısını ışıklandıran ey İslâmiyet güneşi Bugün de bütün zemîn sükkânını, cehil ve dalâlet ve şirk ve şekāvetten nûr-u hidâyet ve emn ü emniyet ve selâmete da‘vet ediyorsun. Bu da‘vetin sana kutlu olsun.

Denâet ve enâniyet ve şeytanet gayyâsında boğulmak üzere çırpınan bedbahtlara ışıklar serp. Nûrlar ve sürûrlar ver. Putlarını kendi elleriyle yapıp tapanlara, nûrsuz

186

ve uğursuz dalâlet deresinde batanlara, zâil ve fânîleri gönlüne put yapanlara, nefs-i emmâre ve hevâ ve hevesâtıyla uğraşırken kurban düşenlere hakîkî hak yolunu açıp hedeflerini göster ve kurtar. Karanlık gecelerde uyumayıp ağlayan ve Aman yâ Rabbî, nûr ver diye feryâd eden âşık ve sâdıkların ızdırâb ve imdâdına koş. Onlara ümîd ve teselli ve neş’e ve nûr ver. Kör ve sağır, mağlûb ve meftûn olan ehl-i tabîat ve şirki, medrese-i nûr-u îmâna ve Hâlık-ı arz ve semâvât olan Hazret-i Rahmân-ı Rahîm’e çağır.

Evet, lisân-ı nûrunla, Gel ey tabiatçı, ey felsefeci O derin bataklıktan çık. Gözünü aç. Nûruma bak. Sana tabiat ve felsefenin hakîkatini öğreteyim. İlim ve fenlerin asıl esası bendedir. Beni güzel okur, güzel dinlersen, bendeki nûrânî merdivenle bir saraya erişir ve bir sultâna kavuşursun. Asıl ilm-i a‘zam ve esas fıkh-ı ekber bendedir. Sen tabiat ve felsefeyi benden öğren. Ulûm-u evvelîn ve âhirîn hep bendedir. Ben kimsenin malı ve kimsenin kālî değilim. Ben hiç bir kitabdan alınmadım. Ve hiç bir eserden çalınmadım.

Ben Rabbânî ve Kur’ânîyim. Öyle kuru kavak değilim. Şevkli ve şa‘şaalı ve nûrânîyim. Bir Hayy-ı lâyemût’un eserinden fışkıran lâyemût, san‘atlı ve kerâmetli bir nûrum. Cansızlara can ve canlılara taze can üflüyorum. Ben derdlere dermân ve âlemlere rahmet-i Rahmânım.

187

İnâd ve ısrarını bırak, beni oku ve beni dinle ki, karanlığa ve hiçliğe giden hesabsız ve hedefsiz yolundan seni kurtarıp koskocaman bir saâdet ve sermediyet âlemi kazandırayım diye nidâ ediyorsun.

Âh sen Ne mübârek ve nasıl bir eser-i zîbâ ve yektâsın ki, okuyanı ağlatıp, ağlayanı güldürüyor, ölüyü diriltip, eneden geçirip مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا ye götürüyorsun. Büyük bir aşk ve alâka ile kendini dinletip, gönülleri cezbelendiriyor ve rûhları vecde getiriyorsun. Sen çok feyizli, hikmetli ve rahmetli bir hak kitabsın. Sana hakîkî talebe olanlar neden nefis ve mallarını derhâl Allâh’a satıyorlar? Sana bir ayıb ve naks isnâd ve iftirâ edenler, gözler kamaştırıcı nûruna bakmaya tâkat getiremeyen kör veya hasta gözlü alîl ve sefîllerdir. Sana leke sürmek isteyen denî ve delilerin cürüm ve cinâyetle lekedâr olduğu apaçık görülmektedir. Ehl-i fazl ve kemâl seni tam ve kâmil görür. Seni şâibe-i ayıb ve kusûrdan tenzîh eder. Sen en sâdık ve en mâhir doktorların bile hâlâ teşhîs ve tedâvi edemedikleri en mühim kalp ve kafa ve rûh hastalıklarını nûrunla müşâhede ve muâyene edip ve en lüzûmlu şifâ ve devâyı bulup rûhî ve ma‘nevî derdlere düşmüşlere sunuyor, akıl ve idrâk gözlerini açıyor ve en kısa bir zamanda zavâllıları kurtarıyorsun.

188

Sen en hikmetli ve tılsımlı, râzlı ve niyâzlı, ma‘nîdâr ve münîf ve müessir ve müsmir, matlûb ve mahbûb bir vird olmaya lâyık ve sezâsın. Seni sevip yazanlara ve okuyup kafasına katanlara, sen rahmetler ve bereketler saçıp, hârika kerâmetler gösteriyorsun. Ve bazı hâs ve hâlis talebelerini evliyâ ve asfiyâ nişânlarıyla taltîf ve tezyîn ediyorsun. Hasmına karşı da çok amansız davranıp îcâbında onları susturuyor, vakit vakit, kâh husûsî ve kâh umûmî tokat ve silleler vuruyorsun. Sana iliştikleri zaman, anâsır hiddet ederek, bazen yeller ve seller hâlinde ve bazen yıldırımlar ve şimşekler şeklinde ve bazen şiddetli yangın ve zelzeleler sûretinde tokatlar vurduğundan, sen koşup geldiğinde, mecrûh ve mevtâları şehîd ve yezîd diye iki sınıfa ayırıyorsun.

Âh Senin ne kadar vâzıh burhânların ve kuvvetli huccetlerin, ne yaman delîllerin ve düstûrların var Sen ne kadar müzeyyen ve ne kadar mücehhez ve ne kadar mükemmelsin Ey Nûr En kavî ve en muannid hasmın, senin gözüne sivrisinek kadar da görünmüyor. Sen ehl-i vukūfların ellerine ve önlerine aman dilemek ve meded istemek için değil, belki kendilerine zamanın en yüksek ehl-i ilmi süsünü verenlere, kuvvet ve kudret, şevket ve azametini ve ebedî nûrunu gösterip onları susturmak, onları zebûn ve mağlûb ve rüşdünü isbat etmek ve hakk-ı hayatını onlara da

189

tasdîk ettirmek için çıkmıştın. Nihâyet gözler dolduran nûruna dayanamayarak, asâ-yı inkâr ve i‘tirâzlarını kırıp yerlere fırlatarak, sana teslîm ve tâbi‘ oldular. Hem mahkemelere senin eczâların bir mücrim ve bir cânî ve bir maznûn sıfatıyla değil, belki bir muallim, bir mürebbî ve bir mürşid olarak girmiştiler. Her dîvân-ı adâlette en büyük dehşet ve savletini, azamet ve izzetini gāyet parlak ve şa‘şaalı bir sûrette göstererek, onları da îmân ve Kur’ân suyuyla yıkadın. Oraya da taze bir rûh ve taze bir nefha üfledin.

Hele sen, o âşık ve sâdık talebelerini, bir kafile-i melâike gibi saf saf edip ve hepsinin başına Hazret-i Üstâd’ı bir başkumandan ta‘yîn ederek, İzn-i İlâhî ile yürü, ey kafile-i nûr diye kumanda ettiğin vakit, o satvetli ve şevketli nûr-u îmân ordusunun kemâl-i sükûn ve vakār ile yollardan geçişini, her sınıf halktan yüzlerce kişi seyredip selâmlıyor, rûh u cânıyla o nûrânî alayı tebrîk ve tebcîl ediyordu. Bu manzara-i münevvereyi körler bile görmüş, sağırlar bile işitmiş, kalpsizler bile ağlamıştı.

Ve hapishânelere koşmaklığın sırr-ı hikmeti ise, yıllardan beri orada nûrsuz, çırasız yatıp bekleyen mahkûmlar ve mahbûslar, Ey Nûr-u Kur’ân Bize de yetiş Buradan çıkıp kurtulmaya ve sana varmaya bize müsâade ve mecâl yok. Lâkin sen her yere

190

girer çıkarsın. Sana yasak yok. Aman bizi unutma, bizi me’yûs ve mahrûm bırakma yarın huzûr-u pâk-i İlâhîye pâk olarak çıkabilmekliğimiz için, cürüm ve isyânımızla kararan rûy-u siyâh ve nâsiye-i nâ-pâkimizi, âb-ı rahmetin ve nûr-u îmânınla yıka ve temizle. Şerbet-i sâfî ve kevser-i bâkîden ve âb-ı hayât-ı ebedî ve Ahmedî’den asm kana kana bize de içir diye vukū‘ bulan mürâcaat-ı ma‘neviye ve mühimmedir.

Evet, Denizli hapsinde hakîkat böyle tecellî etti. Oralarda açtığın mekteb-i ilm ve irfân ve medrese-i Hazret-i Kur’ân’da, orada ve ondan intibâha gelen hapislerde bugün yüzlerle talebe okuyup tenevvür ve tekemmül etmekte ve hepsi de âlem-i insâniyet ve medeniyete yarar birer uzv-u nâfi‘ hâlini almakta, kumarhâneler kapanıp nûrhâneye dönmektedir. Âsâyiş ve inzibâta ne büyük yardım Kalben ve rûhen terakkî ve teâlî ederek, indallâh makbûl ve memdûh bir hâle gelmiş, velâyet derecesini ihrâz ve iktisâb etmiş olan sâdık ve sâfî talebelerinden, uğradığın her memleketin kabristânına rahmetli ve mağfiretli birer şehîd yatırmak ve başlarına bekçi dikmekle, Risâle-i Nûr’un zevk-i rûhânîsini onlara da tattırarak, ehl-i kubûrun mezar ve merkadlerini pür-nûr ve rûhlarını mesrûr eyledin.

Senin sözlerin esnâ-yı takrîr ve tahrîrinde, kalemin kâğıt üzerinde gayr-i ihtiyârî yürüyüp serî‘ bir sûrette ve hiç müsveddesiz ve galatsız, hatâ ve noksânsız yazması; ve birkaç sâat gibi kısa bir zamanda risâle ve kitablar meydana gelmesi;

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç