EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

353

(123)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Ey Muhterem Üstâdım,

Anam babam ve tatlı canım ve altı evlâdım senin yoluna fedâ olsun. Senelerden beri zâhirî esârette, akıl ve hayâle gelmeyen türlü türlü ezâ ve işkenceler altında yaşarken, şimdi de hayâta göz kapamayı mı kendinize tercîh ettiniz? Sizin o mübârek hayatınızın varlığından bütün dünya istifâde ferahnâktır. Fakat benim gibi bir echelin varlığıyla yokluğunda hiç bir fark olmadığından, yerinize beni tercîh ediniz. Burdur’daki Âsım Bey ve Hâfız Alî kardeşlerimiz, senin yerinde şehîd olmaları gibi, gerçi ben talebelik vazîfesini tamâmen îfâ etmemiş isem de, siz tamâma sayarak yerinize hemen beni tercîh ediniz sevgili Üstâdım. Gece gündüz Risâle-i Nûr’a hizmet eden ihvân kardeşlerimi yetîm bırakmayarak başlarında biraz daha bulunmanızı, Hakîm-i zü’l-Celâl Hazretleri’nden temennî ve niyâz ederim.

Üstâdım, sizin varlığınızdaki feyz ve nûr ile yokluğunuzdaki bir midir? Tabîî bir değildir. On bir senedir hasretinizi çekip, acaba bir daha dünya gözüyle görmek nasîb olacak mı derken, bu acı haberi işitir işitmez bütün vücûdumdaki et ile kemik birbirinden ayrıldı zannettim. Gece gündüz gözyaşlarım durmaz oldu.

354

Dünya başıma zindan oldu. Bu gözyaşlarımızı kim teskîn edecek, Sevgili Üstâdım

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kuleönü İstasyonu’ndaki hammal Yaʻkūb’u Cemâl Yaʻkūb’a çevirdiğiniz ve mütevaffâ Âsım Bey kardeşimize refîk ettiğiniz kusûrlu Yaʻkūb

[124]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Yüz defʻadan ziyâde, gāyet kıymetli bir hakîkat-i îmâniye bana görünüyor. Te’lîf zamanı tamam olması hikmetiyle, ne kadar çalıştım, o çok ehemmiyetli hakîkati avlayamadım. Vâzıhan ifade ve ihsâs etmek için bekledim, muvaffak olamadım. Şimdi gāyet kısa bir işaretle, o çok geniş ve çok uzun hakîkatten kısaca bahsedeceğim: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadîsi, hem cevâmi‘ü’l-kelimden, hem müteşâbih hadîslerdendir. Pek büyük ve küllî bir nüktesi, benim kalbime Hulâsatü’l-Hulâsa ile Cevşenü’l-Kebîr’i okuduğum vakit zâhir oldu. Ben de o acîb ve çok güzel nükteyi kaçırmamak için, şifreli işaretler nevʻinden Hulâsatü’l-Hulâsa’nın on yedinci mertebesi olan, Kur’ân lisânıyla

355

şehâdet ve on sekizinci mertebesi olan, kâinât lisânıyla şehâdet ortasında o şifreli işaretleri şöyle koydum:

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ بِلِسَانِ الْحَقٖیقَةِ الْاِنْسَانِیَّةِ بِكَلِمَاتِ حَیَاتِهَا وَحِسِّیَّاتِهَا وَسَجِیَّاتِهَا وَمِقْیَاسِیَّتِهَا وَمِرْاٰتِیَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ صِفَاتِهَا وَاَخْلَاقِهَا وَخِلَافَتِهَا وَفِهْرِسْتِیَّتِهَا وَاَنَانِیَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِیَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَعُبُودِیَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَاِحْتِیَاجَاتِهَا الْكَثٖیرَةِ وَفَقْرِهَا وَعَجْزِهَا وَنَقْصِهَا الْغَیْرِ الْمَحْدُودَةِ وَاسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَیْرِ الْمَحْصُورَةِ

İşte bu kısa şifreyi, yine gāyet muhtasar bir şifre ile tercüme ve îzâh edeceğim. Bunu Hulâsatü’l-Hulâsa’ya bir hâşiye yapınız.

Evet, ben Hulâsatü’l-Hulâsa’yı okuduğum zaman, koca kâinât, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nevʻin lisânı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve Esmâ-yı İlâhiyeyi ilmelyakîn ile izʻân etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tâm görür.

Hakîkat-ı insâniyeye baktığı vakit, o câmiʻ mikyâsta, o küçük haritacıkta, o doğru numûnecikte, o hassâs mîzâncıkta, o enâniyet hissiyâtında öyle katʻî ve şuhûdî ve vicdânî bir izʻân, bir itmiʻnân, bir îmân ile o sıfât ve esmâyı tasdîk eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki âyînesinde, hiç uzun

356

bir seyâhat-ı fikriyeye muhtâç olmadan îmân-ı tahkîkîyi kazanır ve اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hakîkî bir ma‘nâsını anlar. Çünkü Cenâb-ı Hakk hakkında sûret muhâl olmasından, sûretten murad, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.

Evet, nasıl ki ehl-i tarîkat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile ma‘rifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itmi’nânlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde, zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakîkat dahi, ma‘rifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan îmân ve tasdîkte, iki cadde ile hareket etmişler:

Biri, kitâb-ı kâinâtı mütâlaa ile, Âyetü’l-Kübrâ ve Hizbü’n-Nûriye ve Hulâsatü’l-Hulâsa gibi âfâka bakmaktır. Diğeri ve en kuvvetli ve hakkalyakîn derecesinde vicdânî ve hissî ve bir derece şuhûdî olan hakîkat-ı insâniye haritasını ve enâniyet-i beşeriye fihristesini ve mâhiyet-i nefsiyesini mütâlaa ile, îmânın şübhesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve verâset-i nübüvvete bakar. Ve bu enfüsî tefekkür-ü îmânî hakîkatinin bir parçası, Otuzuncu Söz’ün ene ve enâniyette ve Otuz Üçüncü Mektûb’un Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sâir eczâ-yı nûriyede bir derece beyân edilmiş. Bunu hem Lâhika’ya, hem Sikke-i Gaybiye’ye, hem Hulâsa’nın âhirine yazılsın.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

357

[125]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Hâlimin müsâadesizliği için, müteaddid mektûblarınıza bir tek perişan mektûbla cevâb verdiğimden gücenmeyiniz.

Evvelen: Gizli düşmanlarımız hükûmetin ehemmiyetli ve büyük birkaç vazîfedârını elde edip beni tazyîkātla, Menemen ve Şeyh Saîd Hâdisesi gibi bir hâdise çıkarmak için, bütün kuvvetiyle en hassâs damarlarıma dokunduracak tarzda her desîseyi istiʻmâl ettiler. Gördüler ki, Eski Saîd yok, yenisi ise her şeye tahammül ediyor, o plânı sâir sûikastlere, ezcümle Şeyh Esad ve Abdülbâkî ve Abdülhakîm gibi zehir vermeye tebdîl ettiler. Hıfz-ı İlâhî onu da akîm bıraktı. Şimdi o münâfıklar resmen hükûmetin nüfûzunu, benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istiʻmâl ediyorlar. Fakat siz hiç telâş etmeyiniz. İnâyet-i Rabbâniye devam eder. Gittikçe fütûhât-ı Nûriye tevessüʻ ediyor.

358

Sâniyen: Bu defʻa Hasan Feyzî’nin ve bir hafta evvel Halîl İbrâhîm’in şahsıma karşı fevkalâde hüsn-ü zannı ile mersiyeleri ve samîmî ve hazîn vedânâmeleri, az taʻdîl ile üç sebeb için kabûl edildi:

Birincisi: Onlar, şahsıma değil, belki Kur’ân ve îmâna ve nûrlara hâdimliğime ve o vazîfe-i kudsiyeye bakıp yazmışlar.

İkincisi: Onların ve onlar temsîl ettikleri o civârdaki hâlis kardeşlerimizin bu haddimin pek çok fevkindeki taʻrîfâtlarını, bir nevi‘ samîmî duâ ve ulvî bir tefe’ül ve yüksek bir arzu-yu hayır ve isti‘dâdlarının ve i‘tikādlarının ve nûrlara pek ciddî alâkalarının bir in‘ikâsı olmasıdır.

Üçüncüsü: Ben onların nazarında Risâle-i Nûr ve şâkirdlerdeki şahs-ı ma‘nevîsinin mümessili ve numûnesi olmam cihetiyle, onların sebeb-i teşvîkleri olan o hârika hüsn-ü zanlarını ve kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak, maslahat değildir. O ikisine ve arkadaşlarına, husûsen Ahmed Feyzî ve Denizli ve hapsindeki kardeşlerimize ve hakkımızda adâlete çalışanlara binler selâm.

Sâlisen: Çok defʻa benim sıkıntılarıma birer merhem hükmüne geçmiş ve yanımda sakladığım kahraman Husrev’in çok mektûbları var, onların her birinden birer ehemmiyetli fıkrayı alıp mecmûunu Lâhika’ya geçirmek için zaman bulamıyorum.

359

İnşâallâh bir istirâhat zamanında tedkîk edeceğim. Ahmed Nazîf’in İnebolu talebeleri nâmına yazdığı ve Halîl İbrâhîm’in ağlatıcı mersiyesine iştirâklerini gösteren mektûbu, benim o havâlîdeki sebâtkâr kardeşlerim hakkında endişelerimi izâle eyledi. Cenâb-ı Hakk onlardan râzı olsun. Âmîn.

Râbian: Çoban Îsâ Köyü’nden Ahmed’in mektûbunda isimleri bulunan mahdûmu ve eski ve yeni kardeşlerimizin Risâle-i Nûr’a çalışmaları ve çocukları da Kur’ân’a ve nûrlara çalıştırmaları, bu vakitte nûrlara büyük hizmettir. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin, Âmîn

Hâmisen: Münâfık düşmanlarımın maddî ve ma‘nevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend ks beni ölüm tehlikesinden, on ve belki yirmi defʻa kudsiyetleriyle kurtardılar. Fakat maatteessüf a‘sâbımda ve sinirlerimde ve hassâsiyetimde, o zulümden öyle şiddetli bir teessür, bir heyecan, bir teellüm, bir teneffür gelmiş ki, en samîmî bir dostumu ve tâm sâdık bir kardeşimi bir sâat yanımda tahammül edemiyorum, rûhum kaldırmıyor. Hatta biri bana baksa da sıkılıyorum. Eskide bende biraz bulunan merdümgirîzlik hastalığı, o zâlimlerin gaddârâne tazyîkleriyle ve tarassudlarıyla bende çok şiddetlenmiş. Güyâ ölmeden evvel hayât-ı ictimâiye cihetinde ölmüşüm ki, bu hakîkat ve bu sır için hakkımda, hâs kardeşlerim vefât mersiyelerini yazıyorlar.

360

Hem buranın havası benim a‘sâbıma pek çok dokunuyor. Bu kışın bir günü, Denizli hapsi’nin o geçirdiğimiz kışı kadar bana ağır geliyor, beni üzüyor. Evet, nasıl göz, bir saçı kaldırmıyor; aynen öyle de, benim şimdiki rûhum ve omuzum, bir saç kadar sıkletten, ağırlıktan müteessir olduğu hâlde, Risâle-i Nûr’un ve şâkirdlerinin selâmetlerine, onların bedellerine ve yerlerinde dağ gibi ağır tazyîkāt ve sıkıntıları memnûniyetle o rûh, o omuz çeker, tahammül eder ve şâkirâne sabreder diye size katʻiyen haber veriyorum.

Fakat mâdem acz ve za‘fım ve teessürâtım çok ziyâdedir; hâs kardeşlerim beni medihlerle yüklerimi ağırlaştırmaya bedel, duâlarıyla ve şefkatleriyle ve himmetleriyle ve acımalarıyla yardım edip, yükümü hafifleştirmek lâzımdır. İnâyet-i Rabbâniyenin bir cilvesidir ki, bu şiddetli merdümgirîzlik hastalığıyla, zâlimlerin tecrîd-i mutlaklarını hiçe indiriyor. Beni ta‘zîb etmiyor, bir cihette memnûn ediyor.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve kat‘î bir kanâatle husûsen bu kışta hakkımdaki duâları makbûl olmuş kardeşlerimin duâlarını rûh u cânla isteyen

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

361

[126]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ

Hasan Feyzî’nin Denizli ve hapsi’nin ve civârının hâs talebelerini temsîl ederek, onların nâmına Üstâdının vasiyetnâmesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münâsebetiyle yazdığı bir mersiyedir. Ve vefât haberini almış gibi kalemi ağlamış. Lâhika’ya geçirilsin

Saîdü’n-Nûrsî

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ

(فَدَاكَ اَبٖی وَاُمّٖی وَنَفْسٖی یَٓا اُسْتَاذٖی)

Anam ve Babam ve Tatlı canım Sana Fedâ olsun Üstâdım

Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devâlar aradığımız o mübârek ay, âkıbet husûfa mı uğruyor? Nûruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstâdımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor? Vâ halîlâh

362

Neşir ve ta‘mîm buyurduğunuz vasiyetnâme, bizler için hakîkaten böyle bir kara haberi bildiren bir yeis ve mâtem işareti midir? Yoksa, yıllardan beri rûy-u zemînde ağlayıp inleyen kimsesiz Müslümanların büsbütün kurtuluşu beşâreti midir? Bize bir haber sal. Sal ki, eğer böyle bir beşâret ise, senelerden beri hep ağlayan gözyaşlarımızı tutup, biraz da gülmesini bilelim ve öğrenelim. Acaba bu, bize tahmînlerimizi te’yîd ve takviye edecek bir nevrûzu mu, yoksa Maâzallâh gözyaşlarını çağlatıp ummân edecek bir nevmîdi mi verecek? O, bir vasiyetnâme mi, yoksa bir tebrîknâme mi? Yoksa, Oğul, uşak ve âileden mahrûmum. Belki bana yas tutan ve mersiye yazan olmaz diye, kendi mersiyeni kendin mi yazdın Üstâdım

Senin sayısı yüz binleri aşan büyük bir âile efrâdın var. Hem öyle ki, eğer istesen, hepsi sana hayatlarını fedâya hazır. Sana üç yüz elli milyon insan yas tutup ağlar. Belki sana aylar ve güneşler de ağlar. Sana melekler de mersiyeler okur ve yazar. Sana, seninle beraber dâimâ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ deyip zikir eden geceler de, gündüzler de ağlar Üstâdım.

Şimdiye kadar hangi ölünün böyle milyonlarca yascısı, mersiyecisi ve âile efrâdı vardı ki? Bize Sultânların ve Hakanların bile bırakamayacağı bir mîrâsı, çok zengin ve büyük bir hazîneyi, ölmeyecek olan Risâle-i-Nûr’u armağan

363

edip, asıl dosta gidiyorsun. Allâh senden ebediyen râzı olsun Üstâdım

Demek bundan sonra kederlerimizi onunla giderip, bütün müşkillerimizi o Risâle-i Nûr’a mı havâle edeceğiz? Gece ve gündüz hep onunla mı mütesellî olacağız? Demek, حَیَاتٖی خَیْرٌ لَكُمْ وَمَمَاتٖی خَیْرٌ لَكُمْ diyerek hayatının bizim hakkımızda hayırlı ve nûrlu olduğu kadar, mevtinin de aynı vecihle yine bizler için iyi ve hayırlı olduğunu göstermek istiyorsun. Şahsıma âit diye, belki bu yazılarımı da kabûl etmek istemezsin. Fakat kabûl buyurmanı ricâ ederim. Çünkü ben, seni medh ü senâ etmiyorum. Ben senin medhini ve vasfını, hep Hazret-i Kur’ân’a havâle ediyorum. Esâsen bende o dil, o kudret ve o iktidâr yok ki Ben ancak, bu ölme ve göçme hâdisesinin bize saldığı elemlerden ve yağdırdığı kederlerden, ancak bir damlasını yazıyorum. Zâten şimdiye kadar sana Gavs dedik, Müncî dedik, Kutub dedik, hiç birini kabûl etmedin. Velî dedik, Hazret dedik, aslâ iltifât etmedin. İsmini ve resmini, nâm ve nişânını hep unutmak ve unutturmak istedin. Kendini hâk ile yeksân ettin. Son اَبُو التُّرَابْ da sen oldun. Senin Kur’ân hâdimliğinin meddâhı ve vassâfı o Hutbe-i Ezeliye iken, biz âcizler seni nasıl medh edebilirdik? Nasıl ta‘rîf ve tavsîf edebilirdik?

364

Mâdem ki, Kur’ân sana Saîd demiş, elbette Saîd’sin. Hem ismin ve hem resmin Saîd’dir.

Mâdem ki, Kur’ân sana Saîd demiş, elbette hem için temiz ve tâhirdir, hem de dışın.

Mâdem ki, Celcelûtiye sana Bedî‘ demiş, bundan daha güzel medih ve bundan daha a‘lâ ve ezkâ bir vasıf mı olur? Sen böyle nişânlar ve ihsânlarla gelen, bu asrın bir hidâyet serdârısın. Bizler senin kadrini ve bu kıymetini bilemedik. Senin büyük kadrini ve şânını gelecek olan asırlar takdîr edip, asıl menkıbe ve mersiyeni yine onlar yazacaklar.

Âh, ne olurdu, şimdi şu sayılı nefeslerini verdiğin şu anda, şu son deminde, huzûrunda ve yanında bulunup, sana hizmet edebilse idim. Son kelâmını ve son vasiyetini işitebilse idim Harâretten kuruyan o mübârek ağzına sıcak bir fincan çay, birkaç damla su verebilse idim Ağrıyan mübârek kollarını ellerimle tutup oğuşturabilse idim Risâle-i Nûr’un te’lîfini tamam edip, neşrinin dahi esbâbını te’mîn ve tanzîm ederek ve talebelerinize, biz âcizlere bırakarak ebediyete, refîk-i a‘lâ’ya ve Allâh’a gidiyorsun. Âlem-i ervâha uçtuğunda bizi unutma Büyük ağabeyimiz, ki şânlı ve muhterem Şehîd Hâfız Alî’dir, ona ve bütün kardeşlere ve ecdâda ve atalara ve evliyânın büyük

365

rûhlarına bizden selâm et Hâlet-i nez‘imizde ve berzahımızda, rûz-u cezâ ve Mahkeme-i Kübrâ’mızda bize şefâatçi ol.

Âh, demek o sûikastçiler, nâil-i merâm mı oluyor? Demek güzel yüzün, bize artık harâm mı oluyor?

Âh, ahbâbın ağlayıp, a‘dânın güleceği böyle kara bir günü görmek istemezdik. Bizler hep, halâsı bekler ve arardık. Demek onlara bayram, bize mâtem mi var? Biz dostlara ne diyelim, seni soranlara ne cevâb verelim? Demek bundan sonra, seni bu dünyada şu baş gözümüzle bir daha görmeyecek miyiz? Artık vuslat, hasrete mi döndü? Öyle ise rüyamızda olsun, bize görün dur. Kusurumuza bakma Âlem-i hayâl ve menâmda olsun teselli buyur. Biz senin terhîsini ister ve serbest olmanı dilerdik. Fakat böyle mevt tezkeresiyle değil. Yoksa ten kafesinden uçan can kuşunun, daha şen ve daha serbest; beden kınından çıkan o rûh kılıcının daha parlak, daha keskin olacağını ve o vakit bize daha şefîk ve daha rahîm ve daha kurtarıcı olacağı için mi, ölümü arzuladın Üstâdım? Çünkü Hâfız Alî’yi rh evvelce yerine bedel göndermeye râzı olduğun ve icrâ ettiğin hâlde, bu sefer hiç bir bedel ve fedâ da kabûl etmiyorsunuz. Husrev gibi bir sevgilinin, senin yerinde ölmek teklîfini reddediyorsunuz. Demek göç ve sefer muhakkak mı Üstâdım?

366

Demek Hazret-i İmâm-ı Alî’yi ra ağlatıp, Ömer’i ra şaşırtan, Ehl-i Beyt’i inletip, Medîne-i Münevvere’yi karartan o hâl-i pür-melâlin bir numûnesi, âkıbet bizim bu garîb başlarımıza da mı çöküyor? Pek vakitsiz, pek erken değil mi Üstâdım?

Sana bu mektûbum acaba son mu olacak, diye titriyorum. Gerçi sen diyorsun: Mektûba, şahsa ve söze ne hâcet Bize uzaklık ve yakınlık yok. Birimiz şarkta, birimiz garbda veya kabirde olsa, yine istediğimiz zaman görüşebiliriz. Evet, âmennâ, bu doğrudur. Fakat benim gibi körler ve körpeler ne yapsın Üstâdım?

Otuz yıl evvel Lemeât’ınızda yazdığınız, Yetmişinci oluptur, o mezara bir mezar taş, beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâm’a. hakîkati bu mu idi, böyle mi tecellî edecekti? Azîz canınızın cânân eline, cemâl güllerine ermesi bu dem mi idi? Yirmi beş yıldır çekmekte olduğunuz çilelerden halâs ve necâtınız böyle ölümle mi, ayrılıkla mı olacaktı? Acılar ve ağrılar çeken ve zehirler içen o mübârek kalbinizin istirâhati, böyle varıp kara toprağa yatmakla mı olacaktı? Hiç birimizin huzûrunuzda hazır bulunmadan ve bu gözlerimizle bir daha görmeden, yap yalnız ve ücrâ bir köşede bu ölümün, bu ufûlün ne acı ve ne hazîn Günün birinde birden bire Üstâd ölmüş, âh diye bir ses işitmek veya bir iki satırlık bir mektûb

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç