Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 400
Sâlisen: Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabrî’nin bu defʻaki mersiyesini Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve nûrların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafâ’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ‘ı ve bana bir mektûb yazan tâm mübârek, ma‘sûm mahdûmu, burada ma‘sûmlar içinde nûrlara bir iştiyâk uyandıracak. Onun nâmı Saîd Nurî olmalı. Nûrsî köydür, ma‘nâsız olur. س olmasın, yalnız ی olsun; tâ nûrlara alâkasını göstersin. Daha çok şeyler yazacaktım, fakat başımda çok vazîfeler ve işler bulunmasından kısa kesmeye mecbûr oldum. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(138)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا
Üstâd-ı Celîlü’l-Kadrim Efendim Hazretleri,
Her ân ve zaman müştâk ve mütehassir bulunduğum dest-i mübârek ve dâmen-i pâklerini tekrar tekrar öperim. İki aydan beri etrafımı dinliyorum. Ve gördüm ki, vasiyetnâmeniz
SAYFA 401
hem Risâle-i Nûr şâkirdlerini, daha doğrusu bu memlekette umûm kulûb-u mü’minîn ve muvahhidîni dâğdâr etmiş, telâşa düşürmüş. Ve arîz-i amîk düşündürmüş olduğunu gördüm ve bildim. Bilhassa bu hakîr-i pür-kusûr, nâme-i mezkûreyi ilk görüş ve okuyuşumda ânî ve serâpâ bir sıcaklık ve müdhiş bir me’yûsiyet ve muhît bir hüzün içinde boğuluyordum. Bir müddet sonra rahmet-i İlâhiye ile o hüzün ve teessür bulutu azar azar başımdan sıyrıldı. Hissettim ki: Sûre-i Kevser’in ma‘nevî kevserinden bir katrecik rûh ve dimağıma verilmiş. O mübârek Sûre-i Kevser, alâ kadri’t-tâka inkişâfa başladı. Ve kalb-i hakîrâneme ma‘nen dendi: Nebiyy-i Zîşân Aleyhi’s-Salavâtü’r-Rahman Efendimiz Hazretleri de dîvân-ı Sübhâniye; kemâl-i hâhiş ve sürûr ile irtihâl buyurdular.
Ve hâkezâ, Enbiyâ-yı sâire ve evliyâ, asfiyâ ve etkiyânın en mühim gāye ve hedefleri âlem-i bekā olduğu bedîhî iken, kim ister ki, ahbâb ve yârânından geri kalsın? Hulâsa, Sultân-ı Enbiyâ Aleyhisselâtü Vesselâm’ın haklarında revâ gördükleri tefevvühâttan birisi ki, o kâfir, müşrik, münâfıklar اَبْتَرْ ta‘bîr-i gayr-ı lâyıkını atıf ve sarfettiler. Hâlbuki zerre kadar şuûr ve insafı olan derk eder ki, O Rahmeten-li’l-âlemîn’in her asırda ve her günde ve her anda ârâmsız temâdî ve teselsül edegelen şerîat-ı garrâ-yı Ahmediyesi asm ve 350 milyondan ziyâde tâbi‘ ve müntesibînlerinin on dört asır ve ilâ yevmi’l-kıyâme devam ve devri i‘lâm ve i‘lân ve isbat ediyor ki:
SAYFA 402
Ebter ancak o kâfirler ve münâfıklardır. Çünkü o ebterler, mezar denilen hazîre-i nîrâna sukūttan sonra bednâmlarından mâadâ, dünyada hiç bir zikr-i cemîle mazhar olamamışlar. Ancak Firavun, Nemrûd, Ebû Cehil vesâire aleyhim’ül-la‘ne gibi en mezmûm ve müteneffir sıfatlarıyla kendilerini kemâl-i nefretle andırmaya sebebiyet vermişler. Binâenaleyh nûrlar külliyâtı şiddetli ihtiyâç ânında zuhûr edip İnşâallâh ebede kadar asırları, âlemleri tenvîr ve teşrîf ettiği ve edeceği için, bu gibi mâbihi’l-iftihâr-ı yektâ âlem-i bekā sermâye-i feyyâzını Kur’ân-ı Kerîm’in nihâyetsiz hakāik ve gavâmizine atşân ve kemâl-i şevk ile muntazır bulunan ehl-i îmâna tefvîz ve tevdî‘ ve ehemm-i umûr ve vezâif-i bihakkın îfâ ile ölmüş kalpleri nûr-u îmânla ihyâ eden her zaman mevcûd ve berhayâttır. Nesli de hem kesretli, hem de ebede kadar dâim ve lâyezâldir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ تَعَالٰی هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّنَا
Hem irtihâlin şartı, vazîfe-i kudsiyenin tekemmül ve nihâyet bulmasına menût değil midir? Hâlbuki Mektûbâttan, Lem‘alardan henüz kaleme alınmayan mevzû‘lar var. Bilhassa Yirmi Beşinci Mektûb ki, lâakal üç senelik bir mevzû‘ değil midir? Eğer ilk niyet ve talebimizi Cenâb-ı Hakk müyesser ve muvaffak kılsa, umûm Kur’ân’ın tefsîri, ednâ otuz senelik vazîfe önümüzde beklemiyor mu? Hem Allâmü’l-guyûb olan Halık-ı Ekrem, zaman içinde zaman halk etmesi cihetiyle üç seneye otuz üç senelik meyve ve sümbüller vermesi, şe’n-i Kudretullâh’tan olduğuna şüphe var mı?
SAYFA 403
Mâdem ki فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ veya خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ kavl-i kerîmânesi ve ihbâr-ı Sübhânîsi elimizde huccettir. O günlerden bir gün daha zam ve ilâve edilse, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetine ve nihâyetsiz ihsân ve rahmetine ve tükenmez fazl-ı keremine ne gibi nakîsa verir ve ne halel gelir? Öyle ise اَللّٰهُمَّ یَسِّرْ جَمٖیعَ مُرَادِهِمْ وَحَصِّلْ مَرَامَهُمْ وَاَنِلْ مَقَاصِدَهِمْ وَحَقِّقْ اٰمَالَهُمْ وَطَوِّلْ عُمْرَهُمْ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ اٰمٖینَ da‘avât-ı hâlisânesine muvâzabet edelim diyorum.
İzzetli Üstâdım, bir müddetten beri oldukça ehemmiyetli taaddî ve tecâvüzler vukū‘nu maalesef işitiyorum. Fakat Risâle-i Nûr hey’etinin inâyet-i hakla son zaferi, küfr-ü mutlakın şiddetle hükümfermâ olduğu bir zamanda asılsız, esassız ne kadar isnâdât ve tecâvüzât yapılsa, muhkem bir kal‘aya atılan taşın tekrar atan kimsenin kendine isâbet etmesi gibi, dışı koca, içi baca hâlliler her söz ve hareketleriyle kendilerinin ne mal olduklarını irâe ediyorlar demeyi zâid görüyorum. Bir cihette de şöyle hâtırıma geliyor ki: Risâle-i Nûr müellifine karşı tecâvüzât-ı vâkıada bulunmaları, hafî ve ma‘nevî bir esrârın izhârı için olduğuna kāni‘ ve kāilim. Zîrâ mürşid-i ekmelimize gaddârâne muâmeleler kalb-i nâzikânelerini rencîde etmekte ise de, öyle zamanlarda çok müessir ve hikmetfeşân ve cihândeğer münâzarât-ı kalemiye ve
1: Şâkirdlerin mümessili i‘tibâriyle cem‘ zamîri münâsibdir.
SAYFA 404
fıkarât-ı hikemiyenin sudûru temâşâ ve mütâlaa edene çok büyük neş’e ve neşât veriyor. O da o acı tecâvüzün netâic ve semerâtıdır bilirim.
Asr-ı Saâdet’te Ekremi’r-Rusül asm Efendimiz Hazretlerine bir çok tecâvüzâtın îkāı sebebiyle ki, hadsiz hakîkatdâr hem nûrefşân, hem pek ziyâde tesliyetbahş âyât-ı Kur’âniye inzâl kılınmış. وَاِلٰی یَوْمِنَا هٰذَا umûm ehl-i hak ve bütün ümmete o beşâretli ve azametli ve ünsiyetli ve ihâtalı âyât-ı adîde medâr-ı kuvvet ve rasîn bir istinâdgâh olmuş değil midir sevgili mürşidim? Ezcümle فَلَا یَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ فَلَا تُطِعِ الْكَافِرٖینَ ve قُلْ emr-i celîl ve kavl-i münîfi ile başlayan yüzler âyetler ve فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ gibi çok ma‘nîdâr âyât-ı azîmenin sebeb-i nüzûlleri, rûh-u Habîb-i Kibriyâ’nın asm incinmesinden münbais olduğuna şek var mı? O zamandaki anûd mürtedlerin hücûm ve savletleri sebebiyle o çok mühim ve gāyet ziyâdâr ve pek lüzûmlu hitâbelerle, tâ arştan yârân ve ahbâbına sarsılmaz bir kuvvete, ebedî bir melce’e, sermedî bir müncîye merbûtsunuz. Ağyâr ve a‘dâsına da kemâl-i heybet ve azametle: Utanın, ey ehl-i dalâlet, fikriniz söndü mü? Ey mahkûm-u gaflet insaniyetiniz uçtu mu? Ey âşık-ı zulmet diye dünyada gözü aç, uhrâda işi ve içi hiçlere berk-i hâtıf gibi nidâ etmek ve hakkın âlî olduğunu ibrâz etmek
İzzetli Üstâdım, her kalp ve rûhun nûr ile imtizâc ve îtilâf edemediklerini çok kereler müşâhede ettim. Horozun دُرّ e değil داری ya kıymet vermesi,
SAYFA 405
böylelere tâm misâl oluyor. Fakat nûranîlere de bütün insaniyet ve hakāikten tecerrüd ile zulmetli gece gibi olunuz demek, kâr-ı insâniyet değil. Tıynet ve fıtrat i‘tibârıyla karga bülbüle: Sen gülistândan çık, gel yollarda ve mezbelelerde lâşeleri yokla diyemez. Ancak karga talâş yoklamaya, bülbül de gül koklamaya devam eder. Nûrlar şu İslâm muhîtinde vücûd-u beşerin her zerresinde kanın deverân ve seyelânı gibi, ehlinin bütün ruhuna işlemiş ve kökleşmiş ve yerleşmiş. Akarsuyun önüne sed çekilmez ta‘bîrince, buna mümânaat aks-i te’sîr sûretiyle teşvîk-i mahz olur. Birçok makamlara verilen müdâfaa ve meyvede Risâle-i Nûr yasak edilmez beyân-ı kat‘îsine karşı hiç bir kimsenin لَا diyememesi ve her alâkadârın nâfi‘dir diye tasdîki, bu da‘vânın en bâriz bir delîlidir.
Bir de sebeb-i saâdet bir zâtın zevâl ve ufûlünü arzu eden şaşkın düşünmüyor ki, o Vâris-i Rahmet-i Âlem dünyadan alâkasını kat‘etse, öyleler değil râhat huzûr bulmak, belki başlarına çok belâlar gelecek. Bîhuzûr kalacaklar. Bu mücerreb bir hakîkat iken, elin şaşkını oturduğu dalı kesmek nev‘inden dünyevî bir cehenneme ayak atmak istiyor. Âh حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ
Nûrun bir şâkirdi Kusûrlu Sabrî
SAYFA 406
Gerçi meşrebime uygun gelmeyen müteaddid cümleler var. Fakat Sabrî’nin eskiden beri nûrlar hakkındaki takdîrkârâne ve samîmâne fıkraları beni ta‘dîlden vazgeçirdi, ilişmedim.
Saîdü’n-Nûrsî
[139]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: İkinci vazîfe Mu‘cizât Mecmûası’na, birinci vazîfeyi bitirenler başlamalarını müjde vermeniz, sizleri bu hizmet-i îmâniyede bana hakîkî kardeş veren Erhamü’r-râhimîn, beni hadsiz şükre sevkeyledi. Hatt-ı Kur’ânî lehinde birincisinin bir kerâmeti, merkezde hatt-ı Kur’ânî’nin bir kursunun açılması olduğu gibi; İnşâallâh ikincisi, daha mu‘cizâne bir kerâmet gösterecek.
Sâniyen: Konyalı Sabrî sizin vâsıtanızla benimle muhâbere etse, daha maslahattır ve münâsibdir. Çünkü ekserce siz benim bedelime istediğini yapabilirsiniz. Meselâ, tashîhât için oradaki âlimler tâm yardım edebildikleri için, orada tashîhât yapılsın istiyorlar. Siz benim tashîhimden geçmiş bazı nüshaları, onlara gönderirsiniz. Hakîkaten tashîh mes’elesi ehemmiyetlidir. Bazen bir harfin ve bir noktanın
SAYFA 407
yanlışı, kıymetli bir ma‘nâyı zâyi‘ eder. En evvel, yazanlar bir kerre güzelce mukābele etsinler. Sonra tashîhçi adamlara ve bana versinler. Mâşâallâh, bu def‘a bana gelen Asâ-yı Mûsâ Mecmûalarında hem yanlışlar azdır, hem bir derece tashîh edilmiş. Cenâb-ı Hakk hem yazanlardan, hem tashîhçilerden ebeden râzı olsun. âmîn.
Sâlisen: Yozgat’ta oturan, Risâle-i Nûr’la alâkadâr Tunuslu Hoca Haşmet, evvelce vefâtımı, sonra da hayâtta olduğumu işitip buraya samîmî iki mektûb yazmış. Ona benim tarafımdan selâm gönderiniz.
Râbian: Çok def‘adır husûsî selâm eden Rüşdü’nün kahraman biraderi Burhân, eskiden beri ümmîliğiyle beraber, nûrlara lüzûmlu zamanlarda ehemmiyetli hizmetleri için, onu da hâslar sırasında her gün ismiyle kazançlarımıza hissedâr ediyoruz.
Ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, ben Husrev’in ve Sabrî’nin mektûbları gelmemesinden gelen endişelerimi yazarken, aynı zamanda me’mûlümün hâricinde en cem‘iyetli ve bütün o endişelerimi izâle eden müteaddid mektûbları kapıya geldi. Umûm kardeşlerime selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 408
Konyalı Sabrî’nin mektûbudur.
(140)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Azîz Üstâdım,
Risâle-i Nûr Konya’da bir hocadan başka bütün hocaları kendi tâbiiyetine almıştır. Her gece, her toplantıda bütün görüşüp konuşmaları Risâle-i Nûr’un hikmetlerine dâirdir. Bütün ilim ve kemâlleriyle Risâle-i Nûr karşısında âciz kaldıklarını i‘tirâf ediyorlar. Bütün şehir, kazâ ve köyler, herkes işitir işitmez birbirlerine haber vererek gelip bizden Risâle-i Nûr varmış, bir tane bize verin diyorlar. Biz burada hem el ve hem de makine ile sûretlerini çıkarmak sûretiyle câhil olanlarına Siracü’l-Gāfilîn’i ve âlim olanlarına da İhlâs Risâlesi’ni, sonra da âlimlere Yedinci Şuâ‘ı, birden dörde kadar Lem‘aları veriyoruz. Hele son gönderdiğiniz Risâle-i Nûr mîzânlarından birinci risâle olan Küçük Sözler, ilk evvel hocalara bu eserleri gösterdiğim için bütün hatîbler hayrân kaldılar. Bunları hutbede okumak istediklerinden, bu sözleri yazmak için sıra bekliyorlar. Bu eserlere karşı olan alâka o derece fazladır ki, gündüzleri dükkanımıza, geceleri de evimize kadar geliyorlar. Hatta bazı muallimlere ve müfettişine kadar bu eserleri verdim. Ve bir adliye müfettişine dahi verdim. Bir kere okuyunca derhâl
SAYFA 409
teslîm oluyorlar. Ankara Hukuk Mektebi talebelerinden birkaçı Siracü’l-Gāfilîn’i aldılar. Yine İstanbul Üniversite talebelerinden bazısına Sirâcü’l-Gāfilîn ve Yedinci Şuâ‘ı gönderdim. Zâbıtların da bazıları Risâle-i Nûr’u tekrar iâde etmek üzere okuyorlar. Artık vermiş olduğunuz ilhâm üzere herkesin şahsına göre kavrayabileceği risâleleri veriyoruz. Öyle ümîd ediyoruz ki, az bir zamanda Konya vilâyeti fevkalâde yüksek bir Medrese-i Nûriye olacaktır. Başta Vehbî Hoca olmak üzere diğer bütün âlimler, birisinden başka Risâle-i Nûr’a boyun eğerek takdîrâne ders almak istiyorlar. Eğer bugün hükûmetin müsâadesi olsa, buradaki bütün halk ziyâretinize gelecektir. Hatta birkaç tanesi gelmek için müsâade istiyorlar. Şâyed emir buyurursanız kendilerine haber vereyim.
Sabrî
[141]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve ebed ve hak yolunda Hakîkatli Arkadaşlarım,
Barla sıddîklarının selâmlarına ve Kastamonu efelerinden ve nûrun kahramanlarından ve Safranbolu fedâkârlarından size oradan buraya gelen husûsî mektûblarına
SAYFA 410
husûsî cevâb vermeye tâm müstehak ve lâyıktırlar. Fakat hâlim ve vaktim müsâade etmediğinden, vâsıtanızla bir kısa cevâb verdiğime gücenmesinler.
Evvelen: Hilmî, İhsân, Emîn’in ve Taşköprülü Sâdık Bey’in mektûbları, beni çok mesrûr eyledi. Hakîkaten bu kardeşlerimiz, hapishânede dokuz ayda dokuz sene kadar hizmet-i nûriyeyi yaparak Isparta kahramanlarıyla omuz omuza geldiler. Ben onların hem istirâhatime, hem hapisteki arkadaşlarımızın ittifâklarına ve yeni nûrların hizmetine tâm çalışmalarını hiç bir vakit unutmayacağım. Cenâb-ı Hakk onlardan ve sizden ebeden râzı olsun. Âmîn. Ben hayâlen, çok def‘a eski zamana ve Kastamonu’da ve Barla’daki ma‘lûm yerlerime ve mesîregâhlarıma şevkle gidiyorum. Oralarda oturup ağlıyorum. O enîslerimi hayâlen görüyorum.
Kahraman Sâdık Bey kuvvetli ifadesine ve güzel yazısına benzeyen bir kısa mektûbda, Safranbolu şâkirdlerinin, Mustafâ Usman ve Hıfzı’nın rh selâmını da yazıyor. Şüphelendim, acaba Sâdık oraya gelmiş, yoksa onlar oraya gitmişler veya başka Sâdık nâmında bir kardeşimiz midir?
Barla sıddîkları nûrların yazmasına tâm çalışmaları, herkesten evvel onların vazîfeleridir. Çünkü Barla, birinci Medrese-i Nûriye şerefini kazanmasından, o mübârek medreseyi talebesiz bırakmak câiz değil. İnşâallâh tekrar şenlenecek. Çalışanlara Bârekallâh deriz. Cenâb-ı Hakk tevfîk versin. Âmîn.
SAYFA 411
Sâniyen: Safranbolu’nun sâdık şâkirdlerinden Osmân ve Ahmed’in iki mektûbları, onların fevkalâde sadâkat ve nûrlara alâkadârlıklarını gösteriyor.
Mâşâallâh, Osmân az zamanda hem Kur’ân’ı ders almış, hem nûrları yazmış, şimdi de Asâ-yı Mûsâ’yı yazıyor. Fedâkâr Mustafâ Usman’a ve Hıfzı’ya tâm bir kardeş ve Ahmed dahi tâm alâkadârdır. Mektûbunda imlâsı noksân olmasından ne dediğini bilemedim. Onlara, Safranbolu’da ve Kastamonu ve civârındaki kardeşlerime çok selâm ve duâ ederiz ve duâlarını isteriz. Medresetü’z-Zehrâ’daki Isparta ve civârı umûm kardeşlerimize de birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(Taşköprülü Sâdık Bey’in mektûbudur)
(142)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâdım Efendim Hazretleri,
Fâidesiz yazı ve mektûbumla Üstâdımı iz‘âc ve kıymetdâr dakikalarını israf ettirmek istemiyordum. Arzî ve semâvî âfâtlara ve maddî cereyânlara karşı Anadolu’nun ma‘nevî muhâfızı ve beşeriyeti tevhîd ve istikāmet yoluna misilsiz ve i‘câzlı eserleriyle
SAYFA 412
sevkeden ve hissiyât-ı insâniyesini risâlelerindeki hakîkatlerle kamçılayarak uyandıran ömrünü ve hayatını bu uğura bezlettiği mahkemelerin uzun müddet ve en ince tedkîki ve zâbıtanın her tarafta geniş mikyâsta aramasıyla tahakkuk eden bu asrın ma‘nevî me‘bûsuna târîhin burjuva ve engizisyon devirlerinde bile misli görülmeyen tazyîk ve işkencelerin yapılma haberleri, bana bu feryâdnâmeyi yazarak Üstâdımın kıymetli dakikalarını bir an için işgāl etmek cür'etini verdi. Mükellef bulunduğu hâlde hiç bir kardeşine, hatta Üstâdına bile üzerine farz olan teâvün-ü İslâmiye borcunu ödeyemeyen bîçâre kitleler meyânında bir ferd olarak bulunuyorum. Ve bu tazyîklerle ezilen rûhumun iniltilerini Üstâdıma duyurarak, elemlerine bir kat daha eklediğimden dolayı kusurumun affını hâk-ı pâyinden ricâ ederim. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den saâdet ve İslâmiyet güneşinin bir an evvel doğmasını niyâz ederek ebed yolunda ve ebedde dahi muhtâç olduğum büyük büyük, pek büyük Üstâdımın kudsî teveccühlerine ve şifâdâr duâlarına dâimî ihtiyâcımı arzederek mübârek el ve ayaklarınızdan öperim, Üstâdım efendim hazretleri.
Her ân rûhu ağlayan, teselli ve şifâyı Risâle-i Nûr’u yazmakta bulan bîçâre ve fakîr talebeniz Taşköprülü Sâdık
SAYFA 413
[143]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bir iki hafta Husrev’in kalemiyle mektûbunu almadığımdan ve Konya’ya gönderdiğim mecmûaların cevâbı gelmediğinden ve bir Vekîl-i Dâhiliye başta olarak, düşmanlarımız anarşistlerle beraber beni emsâlsiz tazyiklerinden ve buradaki münâfıklar bazı sâfdil dostlarımızdan hem Eskişehir’e, hem Konya’ya kitablar gönderdiğimi ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûalarını Hâşiye aldığımı haber almalarından endişeler ederken, birden hiç emsâli görülmemiş bir buçuk metre kar ve dehşetli fırtına ve soğuk bu mevsimde gelmesi; bir hiddet, bir gazab eseri ve nûrlara bir tecâvüz niyetinin netîcesi olması zannettim. Dört def‘a zelzeleler ve geçen sene yağmursuzluk gibi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleriyle münâsebetdâr olabilir diye sordum: Bu belâ umûmî midir, yoksa Afyon ve Eskişehir vilâyetlerine mi mahsûstur? Dediler ki: O iki vilâyete mahsûstur. Ben de, Elhamdülillâh dedim. Demek Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine umûmî bir taarruz yoktur. Belki yalnız bana ve elimdeki nûrlara ve çok güvendiğim Eskişehir, fakat Denizli gibi bir Medrese-i Nûriye olacağını tahmîn ettiğim hâlde,