
SAYFA 428
(147)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ عَصَا مُوسٰٓی اٰمٖینَ
Çok Azîz, tâm Sıddîk, Hakîkî Kardeşlerim,
Evvelâ: Sizin gönderdiğiniz Asâ-yı Mûsâ nüshalarını tashîh ederken gördüm ki, pek çok ma‘nevî bahçeleri içine almış bir büyük ve kudsî bahçedir. Herkes her bir hakîkatine muhtâç olmazsa da, herhalde her tâife ondan istifâde edebilir ve hisse alır. Sonra tenkîd nazarıyla baktım. İlmen ve aklen ve mantıken bir medâr-ı i‘tirâz bulmadım. Yalnız bazı müşevveş hâletlerde ve acelelikle te’lîf edilmesinden ve müstensihlerin sehivlerinden gelen bazı kusurlar var. Fakat o koca cennet bahçesinde o kusurları affettirecek çok parlak mehâsini var. İnşâallâh bu risâle yazıcılarına pek çok sevâbları ve dâimî hasenâtları onların defter-i a‘mâllerine yazacak.
Sâniyen: İlm-i mantıkta kaziye-i makbûle, yani avâm-ı nâs, mu‘temed ve makbûl zâtların bir mes’elede kabûllerini huccet ve bürhân yerinde o mes’elenin tasdîkine kâfî görüp îmân eder. O hâlde o zâtlara hüsn-ü zan kırılmamak lâzımdır. Ama Risâle-i Nûr ve bilhassa bu risâle ise, mantıkın en kuvvetli ve en yakînî olan bürhânlı ve
SAYFA 429
mantıkça evveliyât ve yakîniyât kaziyelerindendir ki, müellifine bakmaz. Yalnız huccetlerine bakar. Onu söyleyen adam bozulsa veya çürütülse ve ne olsa olsun hiç zarar vermez. Ve bu hakîkate binâendir ki, bu ehemmiyetsiz ve çok kusûrlu şahsımı düşmanlar tarafından çürütülmesi ve benim de bilâ-pervâ şahsen âdîliğimi ve kusurlarımı i‘tirâf etmekle, Risâle-i Nûr’un yüksek kıymetine bir zarar vermiyor.
Sâlisen: Risâle-i Nûr başka kitablara benzemez. Kelimelerinde, hatta bazen harfler ve noktalarında ehemmiyetli mes’eleler bulunur. Bir harfin veya bir noktanın yanlışıyla bozulur, mes’ele değişir. Bunun için tashîhe çok dikkat lâzımdır. Belki kitabet kadar mühimdir. Ben çok zayıf düştüğümden yoruluyorum. Benim bedelime, yazan zât bir def‘a güzelce mukābele etsin, sonra bana göndersin.
Kardeşlerimin hâs kısmı çoğu Arabî bilmediğinden, hem telaffuzca bazen ح خ okunmasından harekelerde ve ح خ yazılmasından ben zahmet çekiyorum. Meselâ bir tek nüshada kırk def‘a محتاج veya احتیاج احتیاط, مختاج ve اختیاج ve اختیاط yazılmış. ح خ olmuş. Asâ-yı Mûsâ’nın âhirindeki Arabînin âhir sahîfesinde بِاَنَّا نَشْهَدُ بِاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَنَبِیُّكَ den tâ حَبٖیبُكَ وَرَسُولُكَ ye kadar yirmi sıfatlar zamme ister. Hâlbuki kesre yazılmış. Ve bu küçücük kusur ile beraber, hakîkaten bu nûr yazıcıları pek hârika bir şevkle ve dikkatle eski zaman kahraman mücâhidlere omuz omuza ve kalemleri o mücâhidlerin kılınçlarına müsâvî gelecek
SAYFA 430
bir fedâkârlık gösteriyorlar, sarsılmıyorlar. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn onların sahîfe-i hasenâtlarına yazdıkları her bir harf-i nûrînin bedeline bin hasene yazdırsın. Âmîn.
Râbian: Bizi tahammül fevkinde sıkan istibdâd-ı mutlak, şimdi hâricî te’sîriyle ayrılmış, iki parça olmuş gibidir. Nûrculardan hem korkuyorlar, bahâneler arıyorlar. Hem yardımını kazanmak fikriyle belki okşayacaklar. Fakat biz dünyaya siyâsete bakmadığımızdan yalnız hangi parça şeâir-i İslâmiyenin ta‘mîrine ve dehşetli bid‘aların tahfîfine ve nûrların tab‘ına çalışsa, elbette nûrcular îmân ve Kur’ân hizmeti cihetiyle ona yardımcı olacak. Burada hatîât netîcesinde bereket kalkmasıyla çok bîçâreler aç ekmeksiz kalıp gizli bir komite, bir ecnebî hesabına onları bir cihette isti‘mâl etmeleri ihtimâli var ki, burada yüzer kadın çocuklar toplama sûretinde ekmek için musırrâne hükûmete mürâcaat ettiklerinden anladım. Onun için temkînli ve ihtiyâtlı bulunmak gerektir.
Hâmisen: Ahmed Nazîf’in arkadaşlarının yazdıkları Asâ-yı Mûsâ nüshalarını güzelce tashîhten sonra size ve siz dahi bana gönderiniz. Onun harâretli ve samîmî mektûbunun çizgiler içindeki kısmını Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderiyoruz. Umûmunuza selâm ve duâ
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 431
Ahmet Nazîf’in mektûbudur.
(148)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رِسَالَةِ النُّورِ وَعَصَا مُوسٰی
Ey sabır ve tahammülde bî-misâl, şefkat ve merhamette yektâ, bütün ömür ve hayatını hizmet-i Kur’âna hasretmekle mûrislerinin hakîkî vârisi olduğunu onuncu def‘a olarak zehirlenmekle fütûrsuz kahramânâne isbat eden büyük Üstâd Bu kudsî gāye uğrundaki son kazânızın mübârek ve İnşâallâh sonuncusu olmasını ve artık her nevi‘ tecrübelerinin hile ve hud‘a ve desîselerinin fâidesizliğini anlayan münâfık mel‘ûnların ya ıslâh veya helâkini Kahhâr, Cebbâr olan Kādir-i Mutlak hazretleri’nden niyâz ediyoruz.
İştiyâkla hasretini çektiğim sevgili Üstâdım, vasiyetnâmenin tevlîd ettiği teessür ve acılarıyla sûikastlerin tevâlîsi elem ve kederleriyle müteellim ve kederli iken, yaptıkları her türlü zulüm ve mel‘anetleri memleketin her tarafında perde altında yapılmakta ve bu havâlîde de fa‘âliyetleri görülmektedir. Aldırış edilmemekle beraber, iki kardeşimizle bir araya gelmek imkânını bırakmamaktadırlar.
SAYFA 432
Zamanın şu zulmetli devrinde bir misli daha ağır zulümlerini Üstâdımızın omuzlarına yükletmelerine tahammülümüz kalmıyor. Fakat ne çâre Çâresiz derdlere düştüm, Lokmân bîhaber işte şu hâller karşısında Üstâdımızın yardımına maddeten koşmak velev ki sözle olsun yarasına merhem olmak çâresini ancak یَا صَبُورُ da görmekteyiz. Ve bu müdhiş ızdırâbın pençesi altında ezilmekteyiz. Buna bir çâre var, arıyoruz, arıyoruz, Ama bulamıyoruz. Çalışıyoruz, hem dört el, dört dil, sekiz gözle arıyoruz, çalışıyoruz. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk lütf u kereminden ihsân edinceye kadar bu ince hastalığın tedâvisine sabır ve tahammülü ilaç ve tiryâk yapmaktan ve usanmamaktan şimdilik başka çâremiz olmadığını anlıyorum. Yalnız bir ümîdimiz vardır, İnşâallâh muvaffak oluruz. Duânızla intişâra çıkarılan Asâ-yı Mûsâ Mecmûası ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi yakında İnşâallâh inâyet ve kerem-i İlâhî ile Âyetü’l-Kübrâ’nın kazandığı zaferden daha büyük zafer-i ma‘nevîye mazhar edeceğine îmân etmekteyim. O mübârek Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâm’ın gösterdiği o büyük zaferi Üstâdımız efendimize de ihsân buyurmasını, bir haftadan beri gece gündüz Cenâb-ı Hakk’tan duâ ve niyâz ediyorum. Siz Üstâdımın da bu kudsî hizmet uğrunda selâmet ve muvaffakiyet ve İnşâallâh İncîl-i Şerîf’in Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’a dehâlet ve ittifâkına büyük bir vesîle olmasını müstecâb duâlarınızı diliyorum
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
SAYFA 433
Azîz ve çok kıymetli Üstâdım, birâderzâdeniz İstanbul’dadır. Sâlih Efendi’yi görecek. Bi’l-istişâre, belki nâmınıza Ankara’ya bir istid‘â verecekler. Nakil meselesine de çalışacak. Fakat kıymetli Üstâdım, her yer karanlık İnşâallâh bu zulmeti artık Asâ-yı Mûsâ’nın parçalamasını temennî ve niyâz edelim İnşâallâh. Ey şefkatli Üstâdım, sizin o mübârek pîr-i fânî vücûdunuzu ortadan kaldırmak isteyen ahmak, şaşkın dînsizler ki, ifnâsını istemekle meydanı boş bulacağız mı zannediyorlar? Heyhât behey âbdâllar kendinize daha fazla fenâlık yapıyorsunuz. Eliniz ile başınıza bin türlü belâyı geçiriyorsunuz. Behey mel‘ûnlar Saîd’in ölümü dirisinden pek fazla başınıza belâdır. Hem fikr-i mel‘anetinizle o kudsî ve mübârek ve yegâne ve dünyaca tanınmış olan Bedîüzzamân’ın yeniden bütün dünyaya kudsiyetini, haseb ve nesebini, hizmet ve kudsî vazîfesini cihâna i‘lân etmiş oluyorsunuz. Bu mel‘anetiniz sizin aleyhinizdedir. Lehinize olan ancak o mübâreği taltîf etmekle, takdîr etmekle, tarziye vermekle, emrini tutmak şöyle dursun, belki ona karışmamakla olur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Günâhkâr, kasîrü’l-fikir, çok kusûrlu ve dâimâ ıslâh ve duânıza muhtâç talebe ve hizmetkârınız Ahmet Nazîf Çelebi
SAYFA 434
(149)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bu yeni kardeşimiz Yeşil Sâlih, hem ihtiyâr, hem hasta olmasından Risâle-i Nûr’a samîmî bir şâkird olabilir. Benim bedelime siz ona yazınız ki, senin bu hâlis alâkadârlığın için, Saîd seni umûm ma‘nevî kazancına hâs nûr şâkirdleri içinde her gün müteaddid def‘a hissedâr ediyor. Ve teşekkür ve selâmlarımı teblîğ ediniz. Ve dâhiliye vekîline yazdığı mektûbun dünyaca ehemmiyetsiz olan istirâhatim cihetinde değil, belki yalnız nûrların intişârına ve serbestiyetine hizmet noktasında siz ne lâzımsa düşünürsünüz, yaparsınız.
Sâniyen: İkinci vazîfe-i nûriyeye başlayanlar, iki zeyilli Mu‘cizâtların âhirlerinde Onuncu Söz’ü zeyli ile beraber yazsınlar. İnşâallâh bu ikinci vazîfe-i kudsiye mu‘cizâne fütûhât yapacak.
Sâlisen: Bana gönderdiğiniz Asâ-yı Mûsâ’dan bir nüsha cildsiz, yalnız sarı kâğıt cild olmuş. Husrev’in yazısına bir parça benzer, fakat üstünde Mustafâ ismi var. O kimdir? Hangi Mustafâ’dır? Hem nüshanın üstünde on üç yaşında Hatîce, Ahmed’in kızı yazılmış. Bu Ahmed hangi Ahmeddir? Hem ona, hem kızına bin Bârekallâh bu yaşta bu koca kitabı, hem dikkatli, tevâfuklu,
SAYFA 435
hem güzel sıhhatli yazmak, ma‘sûmlar tâifesinin bir kahramanlığıdır. Kim görüyor, Mâşâallâh der. Buradaki mekteb görmüş hanımlarda bir şevk uyandıracak.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[150]
Salih Yeşiloğlu’nun mektûbudur.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ
Yâ Hazret-i İnsân ma‘nâ
Kırk gündür yatakta sizinle meşgūlüm. Hayâl ve mesmûuma nazaran, huzûrunuzun muhtel olduğuna zâhibim. اَلْمُؤْمِنُ بَلَوِیٌّ tahmînen on gün kadar evvelîsi, sokaklarda Hâlis Afyon tereyağım var diyen birisini pencereden yanıma çağırıp biraz yağ aldım. Maksadım, sizi sormaktı. Afyon’dan Emirdağı kazâsına sürüldüğünüzü, ahâlinin sizinle görüşmesinin yasak olduğunu duyunca, çok müteessir oldum.
Muhterem dîn kardeşim, bu mektûbu size yazan, otuz bir sene evvelîsi sizinle Erzurûm’un Esad Paşa Medresesi’nde, umûmî harbde, Kafkas’ın karlı dağlarında ve yirmi dört sene evvel de meb‘ûsluğum hengâmında, Van Vâlîsi Haydar Bey dostunuzla Millet Meclisi salonunda görüşen, Erzurûm’un esbak meb‘ûslarından Yeşiloğlu Mehmed Sâlih’dir.
SAYFA 436
Azîz Üstâd, fakîriniz de şimdi sizin gibi yetmişi bulmuş. Bir buçuk sene mukaddem bir hastalık sebebiyle bacağı kesilip, cismen ölmüş bir şahsım. Sıhhatim, kudretim olaydı, ziyâretinize gelir, hâtırınızı sorar, târîhçi, hâl terâcümü yazıcısı olduğum için bana pek lâzım olan doğum, tahsîl ve sergüzeştinizi ağzınızdan dinlemek isterdim. Ömürler yâr, ahvâl müsâade ederse, ileride İnşâallâh bunları mektûbla sizden sormak niyetindeyim. Bu anda ancak sizin hayat ve huzûrunuzun halelden muhâfazası için sûreti melfûf mektûbla Dâhiliye Vekîli Beyefendiye mürâcaatle sizi himâye ve hayatınızı korumak ricâsında bulunacağım. İnâyet Hazret-i Allâh’tan.
Yâ Mevlânâ, ikāmetgâhınızı bilememekle beraber, size yazılan mektûblar evvelâ idare âmirleri tarafından usûlen okunacağını bildiğim için, bu mektûbu ve Dâhiliye Vekîli Beyefendiye yazdığım istirhâmnâme sûretini kazânızın en büyük âmiri vesâtetiyle size gönderiyorum.
Nâmuslu insanların zarûret olmadan kapalı işi olmaz. Mecbûr olmadan gizli iş tutan, gizli konuşan insanlarda hayır bulunmaz. Bununla beraber jurnalciler müstesnâ, idare âmirleri çokları ma‘zur ve bir kısmı nâmuslu, vicdânlı, merhametli insanlardır. Elbette bu mektûba vesâtet buyuran zât, bu mektûbların idâreten
SAYFA 437
sûretlerini alıp, asıllarını kanun ve insaniyet nâmına size vermede kusur etmezler. اَلْبَاقٖی هُوَ اللّٰهُ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
Fâtih Sofular, Kara Kādı Sokak, numara beşte Erzurûm’un esbak meb‘ûslarından M Sâlih Yeşiloğlu
Mektûbumu aldığına dâir kısa bir mektûbla sıhhatini yine Kaymakam Bey delâletiyle yazarsan memnûn olurum.
[151]
(Dâhiliye Vekili Hilmî Uran Bey’e yazılan mektûbun sûreti)
[Yazıları yanlış telakkî ve tefsîrlere uğratılmakla, senelerden beri çember içinde yaşatılan ve sâfî, samîmî bir insan ve Müslümanlıktan başka hiç bir günâhı bulunmayan Bedîüzzamân Mollâ Saîd nâm ma‘sûmun, ya bulunduğu yerde veyâhûd Ankara’ya nakil ile orada hayat ve huzûrunun muhâfazası için sırf insaniyet nâmına yazılmış olan bu mahrem ricânâmeyi bizzât okumak nezâketinde bulunur ve genç zamanında yaptığı, unutulan hizmetlerine mükâfâten ihtiyâr hâlinde bu adamı serbest bir ölüm hayatına kavuşturmak lütfunu dirîğ buyurmazsanız, zât-ı keremkârîlerine en büyük hürmetlerimi sunar, minnetdârınız olurum.]
SAYFA 438
Mollâ Saîd kimdir?
El’ân Afyon’un Emirdağı kazâsında ikāmete me’mûr olan Mollâ Saîd, doğumundan i‘tibâren Türk kardeşleri arasında yaşamış, Türk seciyesiyle perverde olmuş, umûmî harbde Kafkas’ın karlı dağlarında kahraman askerlerimiz arasında, gönüllü alay kumandanı olarak mücâhede ve irşâd için dolaşıp büyük bir harb madalyası almış, Sarıkamış taarruzunda, Bitlis’in sukūtunda yaralı olduğu hâlde esîr olup, senelerce Rus garnizonlarında çile çekmiş, mütârekeyi müteâkiben firar edip İstanbul’a gelerek, ilmî kudretine binâen Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye a‘zâlığında bulunmuş, kuvâ-yı milliye ihdâsında halkı mücâhedeye teşvîk etmiş, Büyük Millet Meclisi’nin ilk senesinde Ankara’ya gelerek Hacı Bayram misâfirhânesinde bir çok mütereddid kimselere vatanın müdâfaası lüzûmunu anlatmak hizmetinde bulunmuş olan, bu hakîkî vatanperver insanın, evvelce ibâdete, îmâna, i‘tikāda müteallik yazdığı ve yazagelmekte olduğu eserleri, dîn ve dindârları sevmeyen bazı kimselerin, husûsuyla dâhiliye vekâletinde bulunmuş olan menfaatperest Şükrü Kaya’nın mezheb ve rejimine uygun gelmemekle, asılsız isnâd ve uydurma raporlarla bu zavâllı adam, yirmi küsûr seneden beri hapis ve nefiy cezâlarıyla perişan edilmiş ve iki sene evvelîsi yine o yazıları bahânesiyle Kastamonu’daki çilehânesinden kollarına kelepçe vurularak
SAYFA 439
kendisine selâm vermiş olan altmış altı adamla Denizli Cezâ evine sevk ve on bir ay kadar hapsedildikten sonra, muzır telakkî edilen o eserleri, evvelâ İstanbul müftülüğünde bir hey’et tarafından, bil'âhire Ankara’da Diyânet Riyâseti ve Dil Târîh Enstitüsü müdür ve a‘zâlarından mürekkep bir komisyon ma‘rifetiyle aylarca tedkîk olunduktan sonra, bu eserlerin hiç birisinde devletin siyâsetini ve âsâyişi rencîde edebilecek en ufacık bir şey görülmemekle, Mollâ Saîd ve nûr şâkirdleri ve eserlerini okuyanlar, mahkeme kararıyla serbest bırakılmış ve Denizli’de oturmasına müsâade olunmuş iken, maalesef bu ihtiyâr adam, az zaman sonra Denizli’den Afyon’a ve oradan da Emirdağı kazâsına teb‘îd ve herhangi bir Türk kardeşiyle dahi temastan men‘edilmiş.
Sayın Beyim Cumhûriyet serbestiyetinden, Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu’nun hürriyetinden mahrûm kalan bu zavâllı ihtiyâr adam, her sûretle himâyeye lâyık, bakılmaya muhtâç, akraba ve taallukātı olmayıp sırf bir İslâm hükûmetinin himâyesine muhtâç bir İslâm mütefekkiridir. Şâir-i meşhûr Âkif Bey merhûmun rivâyetine nazaran, Mısır’ın en ma‘rûf ulemâsından olan ve garbın müteaddid lisân ve felsefesine âşinâ bulunan Üstâd-ı a‘zam Abdülazîz Çaviş’in yirmi küsûr sene evvelîsi El-Ehrâm cerîdesindeki Saîd hakkında yazdığı Fatînü’l-Asr başlıklı makālesini okuyan ve kendisiyle
SAYFA 440
bizzât görüşen ilim adamları, bu zâtın fıtraten ilmî kudretini ve İlâhî mesleğini takdîr edebilirler.
Sayın Beyim Kürdlük sözüyle bin türlü hakārete hedef olan Mollâ Saîd, seciyeten takdîre şâyân bir Türk âşıkı ve İslâmiyet hâdimidir. Hâşiye Bundan memleketimiz ictimâen zarar değil, ma‘nen fâide görecektir. Ben nâmûs ve şerefim nâmına şehâdet ederim ki, Mollâ Saîd, kat‘iyen temiz bir adamdır. Ânınçün, sizin gibi milletin dâhilen idare ve mukadderâtına el koyan dirâyetli zâtlardan insaniyet nâmına temenniyâtım şudur: Yanlış anlayışlı jurnalcilerin sözleriyle, hürriyet ni‘metinden, sâf hava teneffüsünden, herhangi bir Türk kardeşiyle görüşmeden mahrûm kalan bu adamı, hükûmetin adâleti, makāmınızın ehemmiyeti nâmına ve adl ve ihsân kaziyesine tevfîkan, bu adam hakkında dahi adâlet ibrâz ve kendisiyle de hiç olmazsa bir def‘a olsun hüsn-ü niyetle görüştükten sonra, ânın hakkında ibkā veya ifnâ kararını vermek lütfunda bulunursanız, elbette ehemmiyetli vazîfenizi kanun dâiresinde îfâ etmiş olacağınızdan dolayı târîhçe-i hayâtınıza takdîre değer bir fasıl derc buyurmuş,
SAYFA 441
adâlet perverliğinizi halka ve âcizleri gibi bacağı kesilmiş, köşede kalmış hür fikirli vak‘a-nüvîslere duyurmuş olursunuz efendim.
Milletini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürdlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurûm’un eski milletvekîllerinden, bacağı kesik Yeşiloğlu Mehmed Sâlih
(152)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ acîbdir ki, ben Dâhiliye Vekîli ile Hasbihâl fıkrasıyla o vekîli en büyük hasım görüp, o çok intişâr etmiş fıkra ile mahkemeye vererek başına da‘vâ açtığım hâlde, Yeşil Sâlih size sûretini gönderdiğim mektûbla o vekîli bana dost yapmaya çalışıyor. Ben de burada kaymakam vâsıtasıyla ona kısa bir cevâb yazdım. Ve dedim: Gerçi vaz‘iyetim çok ağırdır. Fakat hem sevâblı, hem geçici olmasından sabır ve tahammüle karar verdim. Onları görmek istemem. Ben onları görmeden bir çâre bulunuz. Her ne ise, sizin re’yinize bırakıyorum. Maslahat ne ise yaparsınız.