EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

129

(47)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Kardeşlerim,

Bu sâbık mektûbdan sonra, gecede tab‘ mes’elesine âit mektûbunuzu aldım.

Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki tab‘a karar verilmiş. O iki risâle intişârıyla pek büyük bir fütûhât-ı îmâniyeyi yapacaklar. Husrev’in iki mektûbu mâbeynimizde tam intişâr etmiş, yeter. Mâdem evhâm ediyorlar, onları çıkarsınlar veya ta‘dîl etsinler.

Sâniyen: Tab‘ zamanında tashîhlerine gāyet dikkat etmek elzemdir. Mümkün olduğu kadar sıhhatine ve yanlış olmamasına çalışmak lâzımdır.

Sâlisen: Kahraman Tâhirî’nin İstanbul’da mübârek hastası bu pek çok ehemmiyetli hizmette pederinin parlak kıymetli vazîfesinde büyük bir hissesi var ki, onu oraya çekmeye bir mübârek vesîle oldu. O hasta hicret, kalemiyle hizmeti o kızlara hüsn-ü misâl olması gibi, hastalığıyla daha ziyâde hizmet etti. Merâk ediyorum o hasta nasıl, ne hâlde?

Râbian: İstanbul’da Şemsî ve Azîz ve Nazîf o risâlelerin tab‘ına çalışmaları büyük muvaffakiyettir. Benim tarafımdan o üç ehemmiyetli kardeşlerime selâm ve minnetdârlığımla beraber deyiniz ki: Bu kutsî hizmet-i îmâniyede benimle beraber çalışmış hâs kardeşlerim derecesinde bütün ma‘nevî kazançlarıma her gün isimleriyle hissedâr edeceğimi

130

karar verdim. Bu büyük kazancı tam almak için şimdilik o iki risâlenin sıhhatle ve güzel bir tarzda tab‘ına çalışsınlar. İnşâallâh Tâhirî bu üç zâtlar ile beraber Âlem-i İslâm’ı mesrûr edecek ve çok uzakta bulunan ehl-i îmânın imdâdına bu nûrları yetiştirecek bir tarzda muvaffak olurlar.

Hâmisen: Şimdilik yeni harfle beş yüz nüsha kâfîdir. Hem o iki risâle yeni harfle olduğu zaman tevâfuksuz olsa zararı yok. Âyetü’l-Kübrâ gibi İnebolu’nun kapalı mektûbunda yalnız mübârek rüyalar vardı. Şimdi o kadar vaktim dardır ki bir kelime daha yazamadım.

Saîd

[48]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Eğer muvaffak olunsa, meyve ile Huccetullâhi’l-Bâliğa güzel tab‘edilse, intişâra başlasa, İnşâallâh hem bizim, hem Risâle-i Nûr’un, hem bu memleketin Âlem-i İslâm nazarında dehşetli evhâmdan berâetine, hem Âlem-i İslâm’daki ehl-i îmânın teselli ve nûr arayanlara inâyet-i Rabbâniye ile büyük bir fütûhât-ı nûriyede mukaddime ve Risâle-i Nûr’un külliyetle rûy-i zemînde intişârına İnşâallâh bir anahtar olacağını rahmet-i İlâhiyeden ümîd ediyoruz.

131

Başta sizler, İstanbul’daki yeni muktedir kardeşlerimiz, ne derece bu tab‘ mes’elesinde kâr kazanacağınızı düşününüz. Öylece çok ehemmiyetle, o iki risâle bir cild içinde gāyet güzel ve gāyet sıhhatli ve dikkatli bir tarzda evvelâ yeni hurûfla tab‘ına çalışınız. Meyve Risâlesi’nin Onuncu ve On Birinci Çiçekleri’yle beraber, dokuz mes’elesine mukābil Huccettullâhi’l-Bâliğa’nın da dokuz Huccet-i Îmâniyesi var. Meyvenin mes’eleleri gibi her birisinin başında, meselâ birinci parçanın başında Huccetullâhi’l-Bâliğa’dan Birinci Huccet-i Îmâniye yazılmalı. Otuz İkinci Söz’den alınan parçanın başındaki İkinci Huccet-i Îmâniye, tabiat parçasının başında Üçüncü Huccet-i Îmâniye, bu kıyâsa göre tâ en sondaki parça Dokuzuncu Huccet-i Îmâniye yazılsın, öylece tab‘edilsin.

Eğer başka şeylerden de münâsib gördüğünüz iki parça daha intihâb edip Huccettullâhi’l-Bâliğa’nın arkasına almak ile tam meyvenin on bir mes’elesine on bir huccet mukābil gelebilsin. Meselâ, Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı ve Yirmi İkinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesi gibi münâsib gördüğünüz iki parça ilâve edilir. Hem tab‘edildiği vakit Meyve Risâlesi başta olacak. Mübârek Husrev’in mübârek iki mektûbu el ile yazılan risâlelerde bâkî kalmalı. Ve az bir ta‘dîl ile eski hurûf ile tab‘edildiği vakte kalsa münâsib olur.

Siz İstanbul’da Azîz’e ve bu mes’elemize ciddî çalışan zâtlara deyiniz ki: Bu iki risâlenin tab‘ında aldığınız maddî ücretten binler derece fazla o iki risâlenin

132

ma‘nevî hizmetinden parlak ma‘nevî ücreti alabilirsiniz. Hem kardeşiniz Saîd’in size hergün ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına hissedâr etmeye karar verdiğinden binler derece ziyâde Risâle-i Nûr’un şâkirdleriyle ve bu iki risâleden tam istifâde edip îmânını kurtaranların ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına dahi hissedâr olabilirsiniz. Bu pek büyük kâr ve fâideyi kazanmaya başta Husrev ve Tâhirî ve Azîz olarak Risâle-i Nûr’un şâkirdleri ve dostları ellerinden geldiği kadar o büyük kârı kazanmak için bu mes’eleye ihtiyât ve tedbîr ile çalışsınlar. İstanbul’da bulunan, Onuncu Sözü tab‘eden Hacı Bekir gibi, Barla dostları ve Seyyid Şefîk ve Gönenli Hâfız ve merhûm fetvâ emîni Alî Rızâ ve Ahmed Şirânî’nin hakîkî dostları ve talebeleri bu mes’eleye yardımla alâkadâr olmaları lâzımdır.

Şimdilik yeni hurûfla beş yüz nüsha demiştik. Hâlbuki ne kadar ziyâde tab‘edilse daha iyidir. İhtiyâc da şedîddir. Ehl-i dalâlet ve muârızlarımız çok evhâma düşüp bir haltetmesin diye düşündüm. Hem belki serbest her yerde satamayacağız ve lâyık olmayan ellere veremeyeceğiz. Onun için böyle fikrime geldi. Siz daha iyi bilirsiniz.

Bana gönderdiğiniz Âyetü’l-Kübrâ’nın matbaa fiyatı olan yetmiş lirayı ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Mehmed Efendi ile gönderiyorum. Cenâb-ı Hakk İnşâallâh bu Âyetü’l-Kübrâ’nın fiyatında, Âyetü’l-Kübrâ’nın berâetimize ve serbestiyetimize vesîle olduğu gibi,

133

başka bir tarzda Risâle-i Nûr’un serbestiyetine ve intişârına bir vesîle olacak. Kerâmet-i Aleviye’de birinci ihtimâl ile mâdem Âyetü’l-Kübrâ nâmını Yedinci Şuâ‘ almış, Kuvvetli bir ihtimâl ile On Birinci Şuâ‘ olan meyve on bir mes’elesiyle ve Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın on bir huccetiyle, taşta on iki çeşme akıtmasıyla on bir mu‘cize gösteren Asâ-yı Mûsâ nâmı Kerâmet-i Aleviye’de bunlara verilmiş kanâatim geliyor. Eğer münâsib görürseniz, yeni hurûfu tam bilen, tam tashîhine yarayan bir kardeşimiz tab‘ vaktinde Azîz’in yanında bulunsa çok iyi olur. Meselâ Salâhaddîn, Zekâî, Mustafâ, Osmân, Âtıf gibi hem Risâle-i Nûr’u, hem yeni hurûfu bilen birisi Yâhûd nöbetle bulunsa münâsib olur.

Bundan evvelki mektûbun sûreti bizde kalmadı. Eski hurûfla bana gönderseniz münâsib olur. Bu mektûb âdâtıma muhâlif ve mektûblara benzemez bir tarzda muhtelif bahisler ve lüzûmsuz cümleler içine girdiği için müşevveş olmuş. Kusura bakmayınız. Mahkeme tarafından bana iâde edilen ve daha elime geçmeden postada müsâdere edilen mübârekler hey’etinin pehlivânı Küçük Alî’nin bir mektûbunu gördüm ki, her iki senede bir def‘a bütün Risâle-i Nûr’u yazmaya karar vermiş ve yapmış. Ve bu kahramanlığı ile benim Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa da hakîkî bir Abdurrahmân’ı ve arkasında çok Abdurrahmânları göreceğim diye keşfiyâtımı tam tasdîk etmiş. Ve mübârek Mustafâ’nın vazîfesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafâ dahi Hâfız Alî

134

zamanında tam bir muâvini ve vefâtından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek mübârek hey’et-i âliyesinde on sekiz sene evvel ümîd ettiğim hizmet-i nûriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ve ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalarda onların bedeline mahsûlât veriyor.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(49)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Ben Meyve Risâlesi’yle Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın âhirine Yirmi İkinci Söz'ün hikâye-i temsîliyesi ile Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı’nı ilâve edip tekrar İstanbul’daki Azîz’e göndermek niyet ettim. Belki evvelki gönderdiğimiz nüshalarda yanlışlar varsa, bununla mukābele edilir. Hem eski hurûfla tab‘edildiği zaman böyle bir nüsha daha lâzımdır diye düşündüm. Meyvedeki Husrev’in o iki mektûbunun medâr-ı vehim olabilen birkaç kelimesini kaldırdım.

Bu def‘a Gülcü Husrev’in bülbül tevâfuku ve İnebolu talebelerinin merdâne sadâkatlerini gösteren mektûblarının birer parçasını size gönderdim. Hasan Feyzî’nin mektûbunun

135

âhirinde veya münâsib gördüğünüz yerde yazılsın. Risâle-i Nûr kahramanı ve Isparta gülistânında nûrun gül fabrikasının parlak kâtibi, kuşların Risâle-i Nûr ile alâkadârlıklarına dâir latîf tevâfuka bir güzel zarâfet veren ve gül ile münâsebeti meşhûr bülbülün dahi aynı tevâfukuna imza basmasına ve o letâfete bir zarâfet katmasına dâir mektûbunun bir parçasıdır.

Saîd

(50)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Mübârek, çok Azîz, çok Kıymetdâr Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Bu mektûbun ikinci mes’elesiyle azîz Üstâdım tevâfuk kerâmetleriyle tuyûrun cevelângâhı olan fezâ-yı âlemin sükût ve sükûnetini ihlâl ederek sükkânı olan tuyûrun istirâhatlerini azametli ve dehşetli gürültüleriyle selbeden tahrîbâtçı canavar insan kuşlarının zulümlerini beşerin menfaatine tebdîl ve tahvîline vesîle olacak Risâle-i Nûr’un yazılması ve okunması zamanında alâkadârlıklarını gösteren kuşların muhtelif mahallerde gelip dinlemelerinin tevâfuklarını te’yîd edecek iki tevâfuk-u cemîlesiyle karşılaşmıştık.

136

Birisi: Bu mübârek mektûbun geleceği gün, kuşluk vaktinde bu fakîr talebeniz Husrev’in evinin sokağına açık pencerelerinden bir bülbül geldi, girdi, dolaştı, çıktı. Sofaya bülbülün hiç geldiği yoktu. Çok hayretime gitti. Bu mübârek kuş acaba ne için geldi, dedim. Akşam üzeri oldu. Bir kardeşimiz bu mübârek mektûbu getirdi. Okuduktan sonra anladım ki, bu bülbül kendi tâifesi nâmına kendi bahislerinin geldiğini müjdelemek için gelmiş.

İkincisi: Ertesi gün kahraman Tâhirî ile berâberdik. Ben söylüyordum, o yazıyordu. Kuşların bahsine gelmiştik. Ben bir iş için oturduğum yerden kalkmıştım. Pencereye doğru yakınlaştım. İki serçe kuşu pencereye doğru geliyorlardı. Birisi geldi, kondu. Beni görünce derhâl uçtu, gitti. Kardeşimiz Tâhirî’ye dedim: Alâkadârlıklarını te’yîd etmek için gelen bu kuşlara ne dersin? O da: Haktır, bu hakîkatli bahiste vücûdlarını göstermekle hakîkatini imza etmeye gelmişler dedi.

Çok kusûrlu talebeniz Husrev

137

[51]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizin leyâl-i aşr olan mübârek, geçmiş gecelerinizi ve kudsî bayramınızı rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk, rahmet ve keremiyle ve hıfz ve himâyetiyle ve tevfîk ve hidâyetiyle, Risâle-i Nûr’un tab‘ ve intişârına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın tevâfuklu tab‘ına sizleri muvaffak eylesin, âmîn

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un bir hulâsası olan Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Nûriye’nin bir hulâsatü’l-hulâsası hükmünde otuz üç Kelime-i Tevhîdin namaz tesbîhâtında eskiden beri okuduğum ve Risâle-i Nûr’un ekser hakîkatleri namaz tesbîhâtında inkişâf etmesiyle hayâlim fazla tevessü‘ ederek, o otuz üç Kelime-i Tevhîd her birisini kâinâtın bir tabaka-i mahlûkâtının lisân-ı hâliyle söylediği o kelimeyi ben o lisân ile söylüyorum gibi, o küllî lisân-ı hâl benim cüz’î lisân-ı kālimin aynı olur. Ben kemâl-i zevk ile okuyorum. Size de sûretini gönderiyorum. Benim şüphem kalmadı ki: تَفَكُّرُ سَاعَةٍ ilâ-âhirihî sırrını taşıyan Hizb-i Nûriye’nin on, on beş dakîka zarfında bu hulâsatü’l-hulâsası dahi aynı sırrı taşıyor. Arabî bilmeyenler Âyetü’l-Kübrâ’nın mertebelerini güzelce anlasalar, bu Arabî parça tam anlaşılır. Arabî bilmeyen birkaç def‘a ikisine

138

baksa, tam anlayacak. Bunu ben yirmi dört saatte bir def‘a, ya sabah namazının tesbîhâtında veya başka vakitte en ziyâde usandığım ve sıkıntı zamanında okuyorum. Bana ulvî bir inşirâh verir, usancı izâle eder. Münâsib gören Âyetü’l-Kübrâ ve Hizb-i Nûriye’nin âhirinde yazabilir. Eğer Meyve ve Huccetullâhi’l-Bâliğa eski hurûfla tab‘edilse, onların âhirinde yazılsa münâsib olur. Ma‘nîdârdır ki, Âyetü’l-Kübrâ ve Risâle-i Nûr’un ekser hakîkatleri, Ramazân’da ve namaz tesbîhâtında zuhûru gibi, bu hulâsatü’l-hulâsa aynen Ramazân’da ve tesbîhâtta zuhûr etti.

Sâlisen: Bugünlerde haber aldım ki, hey’et-i vekîle, benim nüfûsumu Kastamonu’dan alıp Emirdağı’na nakletmeye karar vermişler. Anlaşılıyor ki, Risâle-i Nûr’a ve talebelerine ilişmeye bahâne bulamıyorlar. Yalnız ehemmiyetsiz şahsıma ehemmiyet veriyorlar, kayıt altına alıyorlar. Ben de sizi bütün kuvvetimle te’mîn ediyorum ki, ben rûh u cânımla, onların Risâle-i Nûr ve talebelerine ilişmeye bedel, bana ilişmelerini iftihâr ile kabûl ediyorum. Güyâ başka yerlerde birden bana iltihâk ediyorlar ve men‘ine çâre bulamıyorlar. Fakat burada tam çâre bulmuşlar zannedip böyle muâmele oluyor. Siz hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaz‘iyetim, Risâle-i Nûr’un ve şâkirdlerinin fütûhâtlarına bir vesîledir. İnâyet-i merhamet-i İlâhiye, hakkımda ehl-i dünyânın haksızlıklarını büyük bir hayra çevirecek kanâatindeyim. Zâten mesleğimizde zaman, mekân sohbetimize mâni‘ olamaz. Şarkta,

139

garbda, hatta âhirette, berzahta olsa da beraberiz. Meselâ, berzahta Hâfız Alî rh, hergün ma‘nen yanımızdadır. Bu hakîkata binâen sûrî ayrılmaya, hatta ölüme ehemmiyet vermemeliyiz.

Râbian: Medrese-i Nûriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in bülbülü, gül fabrikasının mübârek gülcü kâtibinin bülbülünü tasdîk etmesi pek latîf olmuş. Zâten baharda umûm kuşlar nâmına nebâtât kāfilelerinin erzâk-ı hayvâniyeyi getirmelerine karşı bülbüller bir hatîbdir ki, onları, kuşlar nâmına alkışlıyor. Risâle-i Nûr’un kuşlar tarafından alâkadârlıkları içinde elbette yine başta bülbül görünmek lâzım geliyordu ki, göründü.

Safranbolulu muhlis, metîn kardeşimiz Mustafâ Usman, buradaki kardeşlerime bir iki mektûb gönderdim diyor. Mektûbların cevâbını alamadığından telâş etmiş. Telâş etmesin. İhtiyâta binâen ve Isparta vâsıtasıyla muhâbereye i‘timâden ona ayrı mektûb yazılmamış, merâk etmesinler. Kastamonulu kardeşlerimiz de telâş etmesinler. Nüfûsumun buraya nakli, Kastamonu ve onlarla alâkamı gevşetmez, bilakis daha kuvvetli beni onlarla bağlıyor. Ben ekser vakitte hayâlen ve ma‘nen kendimi Kastamonu’nun mübârek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

140

[52]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Hakîkî Vârislerim,

Bayram tebrîklerine âit çok mektûbları aldım. Her birine cevâb vermeye vaktim, hâlim müsâade etmiyor. Her bir mektûbu, çok kardeşlerimi temsîl ederek bir hâs kardeşimiz yazmış. O mektûblarda, tebrîkten başka bazı ehemmiyetli noktalar da var. Beni mesrûr, minnetdâr eyledi.

Ezcümle: Gül ve nûr fabrikası nâmına Husrev’in tebrîk mektûbu, beni sevinçle ağlattırdı. Zâten Husrev’in mümtâz bir hâsiyeti budur ki, şimdiye kadar bana gelen bütün mektûblarının hiç birisi beni incitmiyor. Elîm zamanlarda da yumuşak geliyor, rûhumu okşuyor. Bu cihette dahi ona şahsım i‘tibârıyla çok minnetdârım. Hulûsî-i sânî Sabrî’nin, ma‘lûm kardeşleri hesabına tebrîknâmesi, beni derinden derine sevindirdi. O hâs kardeşimizin takdîr ve tahsîn noktasında ileri olması, Husrev ve Hasan Feyzî hakkında çok güzel takdîrâtı, beni cidden müferrah eyledi. Hasan Feyzî’nin Denizli şâkirdlerinin hesabına tebrîki dahi onun yüksek irtibâtını, kuvvetli alâkasını gösteriyor.

Kastamonu fedâkârları nâmına Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüşdü’sü olan Feyzî ve Emîn’in tebrîkli mektûbu ve Feyzî’nin ma‘lûm hâdisede hiç bir endişe verecek bir hâl

141

vukū‘ bulmadığını, bilakis bir teşvîk kamçısı hükmüne geçtiğini yazması, bizim endişemizi izâle etti. Nazîf’in umûm o havâlîdeki kardeşlerimizin nâmına tebrîki ve Nazîf’in sarsılmaz sadâkat ve irtibâtı ve kuvvetli ümîdleri bize tam bir nefes aldırdı. Onun husûsî rakîpleri bulunduğu için telâşlı idim.

Sadâkatı hârika olduğu gibi, cesâreti de o nisbette olan Hâlil İbrâhîm’in rh doğrudan doğruya benim adresime gönderdiği tebrîkini aldım. Onu ve nûrun dikkatli avukatı başta olarak onların umûmuna selâm ve bayramlarını tebrîk ediyoruz. Medrese-i Nûriye kahramanlarından Şükrü Efe’nin, kuşların ve serçelerin alâkadârlıklarını gösteren mektûbu, kahraman marangozun te’yîdini te’yîd etti, bizi de memnûn etti.

Atabey kardeşlerimizden, Lütfî vârislerinden Alî Osmân’ın mektûbundaki suâline cevâb vermeye vakit bulamadık. İşte bu mezkûr kardeşlerimizin her biri temsîl ettikleri kendilerine ve arkadaşlarına ayrı ayrı rûh u cânımızla maddî ve ma‘nevî bayramlarını tebrîk ediyoruz ve büyük Re’fet kardeşimize, binler safâlar ile geldin deriz.

Umûm kardeşlerime ki, içinde ma‘sûmlar tâifesi ve ümmî ihtiyârlar ve fedâkâr hemşîreler tâifeleri olarak birer birer üçüncü olarak bayramlarınızı tebrîk ve selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ederek hatm-i mekāl ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

142

[53]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Merhûm şehîd Hâfız Alî’nin rh kitablarıyla beraber bana gelen mübâreklerin pehlivânı ve Abdurrahmânların kahramanı Büyük Rûhlu Küçük Alî’nin Sikke-i Tasdîk-i Gaybî nâmındaki mecmûası çok güzel ve münâsibdir. Fakat Lâhika’da ve bilhassa Emirdağı parçasında, Risâle-i Nûr’un kerâmetlerine alâkadâr zelzele ve yağmur ve kuşlar bahisleri gibi daha münâsib gördüğünüz bir kısım mektûblar o Sikke’nin âhirine girse, daha güzel olur. Bu münâsebetle, mübârekler hey’etinin bayramlarını tekrar tebrîk ile Küçük Alî’ye bin Bârekallâh derim.

Safranbolu bahâdırı fedâkârı Mustafâ Usman’ın buradaki şâkirdlere gönderdiği güzel mektûbu okudum. Bu zât dahi Hasan Feyzî gibi fevkalâde sadâkatini ve hüsn-ü zannını edîbâne yazmış. Fakat Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi yerine bana haddimden çok ziyâde makam vermiş. Üstâdını kendi parlak âyînesinde çok parlak görmüş. Ben de onun o hüsn-ü zannını bir ma‘nevî duâ yerinde kabûl ettim. Hem onun, hem civârındaki kardeşlerimizin bayramlarını tebrîk ederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç