
SAYFA 129
(47)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Kardeşlerim,
Bu sâbık mektûbdan sonra, gecede tab‘ mes’elesine âit mektûbunuzu aldım.
Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki tab‘a karar verilmiş. O iki risâle intişârıyla pek büyük bir fütûhât-ı îmâniyeyi yapacaklar. Husrev’in iki mektûbu mâbeynimizde tam intişâr etmiş, yeter. Mâdem evhâm ediyorlar, onları çıkarsınlar veya ta‘dîl etsinler.
Sâniyen: Tab‘ zamanında tashîhlerine gāyet dikkat etmek elzemdir. Mümkün olduğu kadar sıhhatine ve yanlış olmamasına çalışmak lâzımdır.
Sâlisen: Kahraman Tâhirî’nin İstanbul’da mübârek hastası bu pek çok ehemmiyetli hizmette pederinin parlak kıymetli vazîfesinde büyük bir hissesi var ki, onu oraya çekmeye bir mübârek vesîle oldu. O hasta hicret, kalemiyle hizmeti o kızlara hüsn-ü misâl olması gibi, hastalığıyla daha ziyâde hizmet etti. Merâk ediyorum o hasta nasıl, ne hâlde?
Râbian: İstanbul’da Şemsî ve Azîz ve Nazîf o risâlelerin tab‘ına çalışmaları büyük muvaffakiyettir. Benim tarafımdan o üç ehemmiyetli kardeşlerime selâm ve minnetdârlığımla beraber deyiniz ki: Bu kutsî hizmet-i îmâniyede benimle beraber çalışmış hâs kardeşlerim derecesinde bütün ma‘nevî kazançlarıma her gün isimleriyle hissedâr edeceğimi
SAYFA 130
karar verdim. Bu büyük kazancı tam almak için şimdilik o iki risâlenin sıhhatle ve güzel bir tarzda tab‘ına çalışsınlar. İnşâallâh Tâhirî bu üç zâtlar ile beraber Âlem-i İslâm’ı mesrûr edecek ve çok uzakta bulunan ehl-i îmânın imdâdına bu nûrları yetiştirecek bir tarzda muvaffak olurlar.
Hâmisen: Şimdilik yeni harfle beş yüz nüsha kâfîdir. Hem o iki risâle yeni harfle olduğu zaman tevâfuksuz olsa zararı yok. Âyetü’l-Kübrâ gibi İnebolu’nun kapalı mektûbunda yalnız mübârek rüyalar vardı. Şimdi o kadar vaktim dardır ki bir kelime daha yazamadım.
Saîd
[48]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Eğer muvaffak olunsa, meyve ile Huccetullâhi’l-Bâliğa güzel tab‘edilse, intişâra başlasa, İnşâallâh hem bizim, hem Risâle-i Nûr’un, hem bu memleketin Âlem-i İslâm nazarında dehşetli evhâmdan berâetine, hem Âlem-i İslâm’daki ehl-i îmânın teselli ve nûr arayanlara inâyet-i Rabbâniye ile büyük bir fütûhât-ı nûriyede mukaddime ve Risâle-i Nûr’un külliyetle rûy-i zemînde intişârına İnşâallâh bir anahtar olacağını rahmet-i İlâhiyeden ümîd ediyoruz.
SAYFA 131
Başta sizler, İstanbul’daki yeni muktedir kardeşlerimiz, ne derece bu tab‘ mes’elesinde kâr kazanacağınızı düşününüz. Öylece çok ehemmiyetle, o iki risâle bir cild içinde gāyet güzel ve gāyet sıhhatli ve dikkatli bir tarzda evvelâ yeni hurûfla tab‘ına çalışınız. Meyve Risâlesi’nin Onuncu ve On Birinci Çiçekleri’yle beraber, dokuz mes’elesine mukābil Huccettullâhi’l-Bâliğa’nın da dokuz Huccet-i Îmâniyesi var. Meyvenin mes’eleleri gibi her birisinin başında, meselâ birinci parçanın başında Huccetullâhi’l-Bâliğa’dan Birinci Huccet-i Îmâniye yazılmalı. Otuz İkinci Söz’den alınan parçanın başındaki İkinci Huccet-i Îmâniye, tabiat parçasının başında Üçüncü Huccet-i Îmâniye, bu kıyâsa göre tâ en sondaki parça Dokuzuncu Huccet-i Îmâniye yazılsın, öylece tab‘edilsin.
Eğer başka şeylerden de münâsib gördüğünüz iki parça daha intihâb edip Huccettullâhi’l-Bâliğa’nın arkasına almak ile tam meyvenin on bir mes’elesine on bir huccet mukābil gelebilsin. Meselâ, Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı ve Yirmi İkinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesi gibi münâsib gördüğünüz iki parça ilâve edilir. Hem tab‘edildiği vakit Meyve Risâlesi başta olacak. Mübârek Husrev’in mübârek iki mektûbu el ile yazılan risâlelerde bâkî kalmalı. Ve az bir ta‘dîl ile eski hurûf ile tab‘edildiği vakte kalsa münâsib olur.
Siz İstanbul’da Azîz’e ve bu mes’elemize ciddî çalışan zâtlara deyiniz ki: Bu iki risâlenin tab‘ında aldığınız maddî ücretten binler derece fazla o iki risâlenin
SAYFA 132
ma‘nevî hizmetinden parlak ma‘nevî ücreti alabilirsiniz. Hem kardeşiniz Saîd’in size hergün ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına hissedâr etmeye karar verdiğinden binler derece ziyâde Risâle-i Nûr’un şâkirdleriyle ve bu iki risâleden tam istifâde edip îmânını kurtaranların ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına dahi hissedâr olabilirsiniz. Bu pek büyük kâr ve fâideyi kazanmaya başta Husrev ve Tâhirî ve Azîz olarak Risâle-i Nûr’un şâkirdleri ve dostları ellerinden geldiği kadar o büyük kârı kazanmak için bu mes’eleye ihtiyât ve tedbîr ile çalışsınlar. İstanbul’da bulunan, Onuncu Sözü tab‘eden Hacı Bekir gibi, Barla dostları ve Seyyid Şefîk ve Gönenli Hâfız ve merhûm fetvâ emîni Alî Rızâ ve Ahmed Şirânî’nin hakîkî dostları ve talebeleri bu mes’eleye yardımla alâkadâr olmaları lâzımdır.
Şimdilik yeni hurûfla beş yüz nüsha demiştik. Hâlbuki ne kadar ziyâde tab‘edilse daha iyidir. İhtiyâc da şedîddir. Ehl-i dalâlet ve muârızlarımız çok evhâma düşüp bir haltetmesin diye düşündüm. Hem belki serbest her yerde satamayacağız ve lâyık olmayan ellere veremeyeceğiz. Onun için böyle fikrime geldi. Siz daha iyi bilirsiniz.
Bana gönderdiğiniz Âyetü’l-Kübrâ’nın matbaa fiyatı olan yetmiş lirayı ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Mehmed Efendi ile gönderiyorum. Cenâb-ı Hakk İnşâallâh bu Âyetü’l-Kübrâ’nın fiyatında, Âyetü’l-Kübrâ’nın berâetimize ve serbestiyetimize vesîle olduğu gibi,
SAYFA 133
başka bir tarzda Risâle-i Nûr’un serbestiyetine ve intişârına bir vesîle olacak. Kerâmet-i Aleviye’de birinci ihtimâl ile mâdem Âyetü’l-Kübrâ nâmını Yedinci Şuâ‘ almış, Kuvvetli bir ihtimâl ile On Birinci Şuâ‘ olan meyve on bir mes’elesiyle ve Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın on bir huccetiyle, taşta on iki çeşme akıtmasıyla on bir mu‘cize gösteren Asâ-yı Mûsâ nâmı Kerâmet-i Aleviye’de bunlara verilmiş kanâatim geliyor. Eğer münâsib görürseniz, yeni hurûfu tam bilen, tam tashîhine yarayan bir kardeşimiz tab‘ vaktinde Azîz’in yanında bulunsa çok iyi olur. Meselâ Salâhaddîn, Zekâî, Mustafâ, Osmân, Âtıf gibi hem Risâle-i Nûr’u, hem yeni hurûfu bilen birisi Yâhûd nöbetle bulunsa münâsib olur.
Bundan evvelki mektûbun sûreti bizde kalmadı. Eski hurûfla bana gönderseniz münâsib olur. Bu mektûb âdâtıma muhâlif ve mektûblara benzemez bir tarzda muhtelif bahisler ve lüzûmsuz cümleler içine girdiği için müşevveş olmuş. Kusura bakmayınız. Mahkeme tarafından bana iâde edilen ve daha elime geçmeden postada müsâdere edilen mübârekler hey’etinin pehlivânı Küçük Alî’nin bir mektûbunu gördüm ki, her iki senede bir def‘a bütün Risâle-i Nûr’u yazmaya karar vermiş ve yapmış. Ve bu kahramanlığı ile benim Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa da hakîkî bir Abdurrahmân’ı ve arkasında çok Abdurrahmânları göreceğim diye keşfiyâtımı tam tasdîk etmiş. Ve mübârek Mustafâ’nın vazîfesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafâ dahi Hâfız Alî
SAYFA 134
zamanında tam bir muâvini ve vefâtından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek mübârek hey’et-i âliyesinde on sekiz sene evvel ümîd ettiğim hizmet-i nûriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ve ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalarda onların bedeline mahsûlât veriyor.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(49)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Ben Meyve Risâlesi’yle Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın âhirine Yirmi İkinci Söz'ün hikâye-i temsîliyesi ile Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı’nı ilâve edip tekrar İstanbul’daki Azîz’e göndermek niyet ettim. Belki evvelki gönderdiğimiz nüshalarda yanlışlar varsa, bununla mukābele edilir. Hem eski hurûfla tab‘edildiği zaman böyle bir nüsha daha lâzımdır diye düşündüm. Meyvedeki Husrev’in o iki mektûbunun medâr-ı vehim olabilen birkaç kelimesini kaldırdım.
Bu def‘a Gülcü Husrev’in bülbül tevâfuku ve İnebolu talebelerinin merdâne sadâkatlerini gösteren mektûblarının birer parçasını size gönderdim. Tâ Hasan Feyzî’nin mektûbunun
SAYFA 135
âhirinde veya münâsib gördüğünüz yerde yazılsın. Risâle-i Nûr kahramanı ve Isparta gülistânında nûrun gül fabrikasının parlak kâtibi, kuşların Risâle-i Nûr ile alâkadârlıklarına dâir latîf tevâfuka bir güzel zarâfet veren ve gül ile münâsebeti meşhûr bülbülün dahi aynı tevâfukuna imza basmasına ve o letâfete bir zarâfet katmasına dâir mektûbunun bir parçasıdır.
Saîd
(50)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Mübârek, çok Azîz, çok Kıymetdâr Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Bu mektûbun ikinci mes’elesiyle azîz Üstâdım tevâfuk kerâmetleriyle tuyûrun cevelângâhı olan fezâ-yı âlemin sükût ve sükûnetini ihlâl ederek sükkânı olan tuyûrun istirâhatlerini azametli ve dehşetli gürültüleriyle selbeden tahrîbâtçı canavar insan kuşlarının zulümlerini beşerin menfaatine tebdîl ve tahvîline vesîle olacak Risâle-i Nûr’un yazılması ve okunması zamanında alâkadârlıklarını gösteren kuşların muhtelif mahallerde gelip dinlemelerinin tevâfuklarını te’yîd edecek iki tevâfuk-u cemîlesiyle karşılaşmıştık.
SAYFA 136
Birisi: Bu mübârek mektûbun geleceği gün, kuşluk vaktinde bu fakîr talebeniz Husrev’in evinin sokağına açık pencerelerinden bir bülbül geldi, girdi, dolaştı, çıktı. Sofaya bülbülün hiç geldiği yoktu. Çok hayretime gitti. Bu mübârek kuş acaba ne için geldi, dedim. Akşam üzeri oldu. Bir kardeşimiz bu mübârek mektûbu getirdi. Okuduktan sonra anladım ki, bu bülbül kendi tâifesi nâmına kendi bahislerinin geldiğini müjdelemek için gelmiş.
İkincisi: Ertesi gün kahraman Tâhirî ile berâberdik. Ben söylüyordum, o yazıyordu. Kuşların bahsine gelmiştik. Ben bir iş için oturduğum yerden kalkmıştım. Pencereye doğru yakınlaştım. İki serçe kuşu pencereye doğru geliyorlardı. Birisi geldi, kondu. Beni görünce derhâl uçtu, gitti. Kardeşimiz Tâhirî’ye dedim: Alâkadârlıklarını te’yîd etmek için gelen bu kuşlara ne dersin? O da: Haktır, bu hakîkatli bahiste vücûdlarını göstermekle hakîkatini imza etmeye gelmişler dedi.
Çok kusûrlu talebeniz Husrev