EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 34

92

(34)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Gül fabrikasının kahramanları uzun mektûblarıyla hakîkaten şiddetli hastalığıma şifâ hükmüne geçtiler. Husrev’in fevkalâde mahviyet ve terk-i enâniyetini gösteren fıkrası tam sırr-ı ihlâsı kazandığını, Hâfız Alî’den bu cihette dahi geri kalmadığını gösteriyor. Bu benlik ve enâniyet zamanında mahviyet büyük bir fazîlettir. Cenâb-ı Hakk ihsânını bazen bazılara ihsâs etmemesi büyük bir ihsândır.

Bana ve Risâle-i Nûr’a âit işlerde sizi tevkîl ediyorum. Münâsib gördüğünüz tarzda yaparsınız. Beş Hizb-i Kur’âniye ve beş Hizb-i Nûriye ile beraber, otuz kırk tashîh edilmiş Âyetü’l-Kübrâ’dan Ramazân’dan sonra buraya gönderseniz münâsib olur. Tahmînimce bu dokuzuncu def‘a zehirle bana bir sûikast var. Duânız bereketiyle ve cevşen ve behâiye tiryâklarıyla inşâallâh yine akîm kalacak.

Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve diyorum. Ve siz de deyiniz یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ Bu ramazândaki Leyle-i Kadrimizi Risâle-i Nûr talebeleri hakkında bin ay kadar hayırlı yap. Âmîn. İnşâallâh Risâle-i Nûr’un şirket-i ma‘neviye-i uhrevîyesinde her cüz-i kazanç, küllîleşmesi cihetiyle bu kıymetli duâ kabûle mazhar olur.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

93

[35]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

[İkrâmı izhâr mektûbunun tetimmesi]

(İşârât-ı Kur’âniyenin başında yazdık. Risâle-i Nûr’un makbûliyetine imza basan ve gaybî işaretlerle ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır.)

Aynı mes’eleye bu Risâlede yirmi dokuz işâret var. Sâir parçalar ile beraber bine yakın işaretler, rumûzlar, îmâlar, emâreler aynı mes’eleye, aynı da‘vâya bakmaları sarâhat derecesindedir. Vahdet-i mes’ele cihetiyle, o emâreler birbirine kuvvet verir, te’yîd eder. O sekizden üç tanesi, İmâm-ı Alî radıyallâhü anh üç Kerâmet-i Gaybiyesiyle Risâle-i Nûr’dan haber vermiş.

Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukūfu tedkîk etmiş, i‘tirâz etmemişler. Yalnız demişler: Kerâmet sâhibi, kerâmetini yazmaz.

Ben de onlara cevâb verdim ki: Bu benim değil, Risâle-i Nûr’un kerâmetidir. Risâle-i Nûr ise Kur’ân’ın malıdır ve tefsîridir dedim. Onlar sustular, demek kabûl ettiler. Gerçi bu çeşit ikrâmlar yazılmasaydı daha münâsib olurdu. Fakat bu hadsiz ve kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zayıf ve fakîr olan bizlere kuvve-i ma‘neviye ve gaybî imdâd ve teşcî‘ ve sebât ve metânet vermek için mecbûriyet-i kat‘iye oldu, ben de yazdım.

94

Benim benliğime bir hodfurûşluk verip sukūtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i îmânı dalâlet-i mutlakadan kurtarmaya, lüzûm olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim. Binler dostlarım ve kardeşlerim cennete girmeleri için cehennemi kabûl ederim

Saîdü’n-Nûrsî

[36]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

İki sene tedkîkāttan sonra mahkeme tarafından bana teslîm olunan mecmûalardan bugün, ma‘sûmlar tâifesinin ve ümmî ihtiyârlar cemâatinin yazdıkları ve bana yâdigâr olarak gönderdikleri parçaları hâvî büyük ve yaldızlı cildli bir mecmûa gördüm. Bu mecmûanın başında tâ Kastamonu’da yazdığım bir fıkrayı size göndermek hâtırıma geldi. Belki de eskiden bir sûreti size gönderilmiş. Bunda kanâatım geldi ki, feylesoflara ve muannidlere karşı ma‘sûmlar ve ümmîlerin ma‘sûmâne ve hâlisâne olan bu elimdeki mecmûası, en büyük bir vâsıta-i galebedir. İnâdları kırıp insafsızları insafa getirmiştir. İşte çok yerlerden bana gönderilen ma‘sûmlar ve ümmîlerin parçalarını üç mecmûa içinde cem‘etmiştik. Ve mecmûanın başında, bu gelen parça yazılı gördüm, size de gönderiyorum.

95

Hem bununla, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine delâlet eden sekiz parçadan mürekkeb yaptığımız bir mecmûa ve Kerâmet-i Gavsiye ve Aleviye ve İşârât-i Kur’âniyeden başka, lâhika vesâireden üç dört parça daha ilâve edilen mecmûanın başında yazılmaya lâyık bir parçayı leffen beraber gönderiyorum.

Umûm kardeşlerime, bilhassa ma‘sûm ve ümmîlere selâm ve duâ eder ve duâlarını istiyoruz. Ve bin Mâşâallâh ve Bârekallâh onlara deriz. Onların yazılarını kimler görüyorsa, takdîrkârâne meftûn olur.

Risâle-i Nûr’un küçük ve ma‘sûm şâkirdlerinden elli altmış talebenin yazdığı nüshalarından bize de gönderilmiş. Biz de o parçaları üç cild içinde cem‘ettik. Hem o ma‘sûm şâkirdlerin bazılarını isimleriyle kaydettik. Meselâ, Ömer on beş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin on bir yaşında, Hâfız Nebî on iki yaşında, Mustafâ on dört yaşında, Mustafâ on üç yaşında, Ahmed Zekî on üç yaşında, Alî on iki yaşında, Hâfız Ahmed on iki yaşında Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı. İşte bu ma‘sûm çocukların Risâletü’n-Nûr’dan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde dercettik.

Bu ma‘sûmların bu zamanda bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki, Risâletü’n-Nûr’da öyle ma‘nevî bir zevk ve câzibedâr bir nûr var ki, mekteblerdeki çocukları şevkle

96

okumaya sevketmek için îcâd ettikleri her nevi‘ eğlencelere ve teşvîklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risâletü’n-Nûr veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risâletü’n-Nûr kökleşiyor. İnşâallâh daha hiç bir şey onu koparamayacak ve ensâl-i âtiyede devam edecek.

Aynen bu ma‘sûm küçük şâkirdler gibi, Risâletü’n-Nûr’un câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyârların dahi kırk elli yaşından sonra Risâletü’n-Nûr’un hâtırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk elli parçayı, iki üç mecmûa içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyârların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda bu acîb şerâit içinde her şeye tercîhen Risâletü’n-Nûr’a bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risâletü’n-Nûr’a ekmekten ziyâde ihtiyâç var ki, harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât-ı zarûriyeden olan Risâletü’n-Nûr’a çalışmaları, Risâletü’n-Nûr’un hakkāniyetini gösteriyor.

Bu cild-i evvelde az, fakat sâir altı cild-i âharda ma‘sûmların ve ihtiyâr ümmîlerin yazılarının tashîhinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma‘nen denildi ki: Sıkılma Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbûr ettiğinden, Risâle-i Nûr’un gıda ve taâm hükmündeki hakîkatlerinden hem akıl, hem kalp, hem rûh, hem nefis, hem his

97

hisselerini alabilirler. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risâle-i Nûr sâir ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve ma‘rifetlere benzemez. Akıldan ziyâde, çok letâif-i insaniyenin kūt ve nûrlarıdır.

Elhâsıl: Ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların noksân yazılarında iki fâide var. Birincisi: Teennî ve dikkatle okumaya mecbûr eder. İkincisi: O ma‘sûmâne ve hâlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden ve derslerinden, Risâle-i Nûr’un şirin ve güzel ve derin mes’elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[37]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Şimdi bir hâlimi size beyân etmek lâzım geliyor. Tâ başka sebebler sizi müteessir etmesin. O hâl de şudur: Bu yirmi sene tazyîk netîcesi, ehemmiyetli ve müzmin bir hastalık bana ârız olmuş. Zâten eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki, ona merdümgirîzlik, yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan

98

müteessir olmak; hatta şimdi en hafîf rûhlu bir kardeşim, bir şâkirdimle görüşmeyi fakat Risâle-i Nûr hizmetine âit olmamak şartıyla rûhum kaldırmıyor. Hatta dostâne bakmaktan cidden müteessir oluyorum.

Bu ehemmiyetli hâle insanların bana karşı zulüm ve cinâyetleri bir vesîle olduğu gibi, inâyet-i İlâhiye ve kaderin adâleti ve hizmet-i îmâniyedeki ihlâsın muhâfazası en ehemmiyetli bir sebebdir ki, hem zulm-i cinâyet-i beşeriyeyi hiçe indiriyor, hem bu hastalığı tam bana sevdiriyor, sabır ve tahammül verir. Nasıl ki insanlar evhâm yüzünden beni temastan men’ede ede a‘sâbıma dokundurdular. İnâyet-i İlâhiye dahi, hizmet-i îmâniyedeki ihlâsı kırmamak ve tasannu‘kârâne hodfurûşluk vaz‘iyetine girmeye mecbûr etmemek ve ziyâde hüsn-ü zan edenlerin karşısında beni tekellüflere ve gösterişlere mecbûr etmemek ve bu zamanda çok te’sîr eden şahsıma karşı teveccüh, muhabbet ve hizmete zarar veren kendini makam sâhibi göstermek vaz‘iyetinden kurtarmak ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr’un elmas gibi hakîkatlerini bana mal etmekle cam parçalarına indirmemek hikmetleriyle, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn bana bu hastalığı vermiştir. Ben Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Siz de müteessir olmayınız, memnûn olunuz. Fakat fıtrî teellümlere karşı tahammülüm için duânıza muhtâcım.

Azîz kardeşlerim, bize teslîm olunan kitablarımın yaldızlı kaplı büyük mecmûalardan bir kısmına baktım, gördüm ki: Nûr, gül fabrikalarının elmas kalemleriyle yazdıkları

99

Risâleler, o yaldızlı kaplar içinde bazen on, on beş, yirmi Risâle içinde bulunan mecmûalar o kadar güzel birer elmas kılınç hükmünde düşmanlarına karşı kendilerini büyük makamlarda ve mahkemelerde müdâfaa etmek hikmetiyle; hiç bir sebeb yokken, birdenbire Risâle-i Nûr’u büyük mecmûalar tarzında yaptırmaya hapsimizden beş ay evvel başladık. Bunda büyük bir inâyet-i İlâhiye olduğuna şüphem kalmadı ve feylesofların mağlûbiyetinin hikmetini anladık. Çünkü ictimâ‘da eczâların kuvvetinden çok ziyâde bir kuvvet, husûsen müdâfaa vaktinde ictimâ‘ ve tesânüdden ileri geliyor.

Kardeşlerim, çoktan size söylemek lâzım gelirken unutmuştum. Kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz, o sözün yalnız birinci makamıdır. İkinci makamı ise, ehemmiyetine binâen ki, bir vecihte ona da Âyetü’l-Kübrâ nâmını İmâm-ı Alî ra vermiş olan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye’dir ki, اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi sâir tesbîhâtın mertebelerindeki nûrları beyân ediyor ve Hizb-i Nûriye’nin de bir me’hazıdır.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder, gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle-i Kadirlerini tebrîk ederim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç