EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

329

Şüpheler sokulamaz, hiç giremez vesvese,

Yüksek sesle ders veriyor hakîkati herkese.

Perdeyi kaldırsa da yüzünü bir gösterse,

Görünür bir nûr-u ekber Risâletü’n-Nûr.

Azîz, Sevgili, Mübârek Üstâdım Efendim,

Diğer hâs kardeşlerimin nûrun hakkında yazdığı yazılardan aldığım bir ilhâmla bu âciz tembel talebeniz bu kadar yazabildi. Kabûlünü ricâ eder, el ve ayaklarınızdan öperim efendim hazretleri.

Çalışkanlar nâmına çok kusûrlu talebeniz Ceylan

(112)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ وَتَقْرَؤُونَ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ

Çok Azîz, Tâm Sıddîk Kardeşlerim,

Bu def‘aki dört beş mektûblarınıza husûsî birer mektûbla cevâb vermeye şimdiki hâlim müsâade etmediği için kusura bakmayınız. Kısa bir mektûbla iktifâ ediyorum.

330

Evvelen: Husrev Kardeşim Sizi bu derece müteessir edeceğini bilse idim, zehirli hastalığımı ve vasiyetnâmemi yazmayacaktım. Mâdem inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Ve mâdem bu çok azâblı hayattan saâdetli ve bâkî bir hayâta geçmek ta‘ziye değil, belki tebrîke lâyıktır. Ve mâdem te’lîf vazîfesi neşir vazîfesine yerini bırakmış. Ve neşirde binler genç Saîd’ler, Husrev’ler, Abdurrahmânlar çalışıyorlar. Ve mâdem Risâle-i Nûr’un dâimî ve bâkî olan şahs-ı ma‘nevîsi bu bîçâre, âciz, fânî Saîd’den yüz derece ziyâde şâkirdlerine üstâdlık edebilir. Elbette sizin elîm ve hazîn teessürâtınız yerine, tesellîler ve bana sabrı tavsiye ve duâlar ile tahammüle yardım etmek ve beni ta‘zîb eden münâfıkları cehenneme ve gadab-ı İlâhiye havâle etmekle kalben istirâhat etmek gerektir.

Sâniyen: Kardeşim Re’fet, senin Kur’ân’a kuvvetli hizmetin ve nûrlara ehemmiyetli alâka ve irtibâtın, çoklara bir hüsn-ü misâl ve sebeb-i teşvîk olduğunu kat‘î biliyoruz. Husûsen bu def‘a Mu‘cizât-ı Ahmediye asm tashîhinde, yedi çocuğun bahsine, yedi yaşında iken Melîha’nın gelip merâkla dinlemesiyle, tâ o zaman bu çocuk Kur’ân’a ve Risâle-i Nûr’a tâm bir şâkird olacağını bildim. Ve Şükrü Efendi’nin vefât eden yedi sekiz yaşında Hayrunnisâ nâmındaki kızı dahi, Melîha gibi nazar-ı dikkati celbetmiş idi. Şimdi onun bedeline, hemşîresi vazîfesini görmeye başlamış. İnşâallâh öteki iki arkadaşları da onlar gibi hem Kur’ân’a, hem nûrlara

331

çalışacaklar. Ben onları ma‘sûm şâkirdler içinde duâlarıma dâhil ettim. Hem mektûbunuzda mâdem Konyalı Hâfız Mustafa ve İsmâîl Risâle-i Nûr’a müştâktırlar. Onları kabûl ediyoruz. Çünkü Isparta’dan başka her yerden ziyâde Konya âlimleri Risâle-i Nûr’a tâm sâhip olmaya başlamışlar.

Sâlisen: Safranbolu kardeşim Mustafâ Usman, senin mektûbunda benim haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zannın ve bana karşı samîmî şefkatin ve nûrlara kuvvetli irtibâtın, beni çok mesrûr eyledi. Yalnız Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm hakkındaki ta‘bîrin bana ağır geldi. Kalben dedim: Üstâdını hürmet cihetinde bu derece ifrât câiz değil. Birden Yirmi Sekizinci Mektûbun İkinci Mes’elesi hâtıra geldi ki, herkesin rûhunu Azrâîl aleyhisselâm bizzât kabzetmiyor. Belki onun taht-ı emrinde neferler gibi, onun numûneleri küçük melekler var. Bu meleklerden birisi Saîd’in ruhunu kabzetmek için gelse, Mustafâ Usman’ın taʻbîri ifrât-ı muhabbetten gelen bir hüsn-ü zanla câiz olabilir, bildim. Fakat medâr-ı i‘tirâz olmasın diye onu çizdim. Ve Hıfzı ve Abdî ve Osmân gibi oralardaki kardeşlerimiz, benim bedelime kendileri ölmek istemeleri, beni cidden ağlattırdı. Mâşâallâh, onlar gençtirler. Benim bedelime dünyada kalıp nûra çalışsınlar.

Mehmed Feyzî’nin vâlidesi Ayşe’nin vefâtını yazıyorsunuz. Cenâb-ı Hakk ona rahmet eylesin. Ve Feyzî’ye sabr-ı cemîl ihsân eylesin. Benim tarafımdan onu ta‘ziye ile

332

deyiniz ki: O merhûme Ayşe, nûrlar ile alâkadâr idi. Şâkirdler içinde sayılmış idi. Şimdi eski gibi, yine Husrev’in merhûme vâlidesi Ayşe’ye arkadaş olup duâlarımda ve ma‘nevî kazançlarımda ikisi beraber hissedâr oluyorlar. Hem Feyzî mâdem serbest kalmış. Fırsat bulunsa, zaman müsâade etse, ben onu yanıma celbedeceğim. Vâlidesine bedel, bana hizmet etsin. Çünkü o, Rüştü’den ve Süleymân’dan sonra benim mizâcımı ve husûsî işlerimin görmesini tâm biliyor. Altı yedi sene yapmış.

Râbian: Husrev’in mektûbuyla gelen Tavaslı Mehmet Çavuş’un ve a‘mâ Muhammed’in pusulaları, bana ehemmiyetli geldi. Eğer bu Mehmed Çavuş, Mollâ Mehmed nâmında biz hapiste iken tâm kardeşimiz olmuş ve nûrlara çalışmış ve şimdi de o hapiste Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’na çalışıyor adam ise, benim nazarımda çok ehemmiyeti var. Çünkü ben o hapsi ehemmiyetli bir Medrese-i Nûriye biliyorum. Nûrların yazmasına ve okumasına ne lâzımsa siz yardım ediniz. Benim tarafımdan hem ona hem o a‘mâ Muhammed’e, hem o hapisdeki umûm dostlara selâmımı yazınız. Ve o hapsi ve içindekileri ve Denizli’yi hiç unutmayacağımı bildiriniz.

Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime ve ma‘sûmlara ve ihtiyâr ümmîlere birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve duâlarını isteriz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

333

Mustafâ Usman’ın pek ciddî ve samîmî sadâkatini ve fedâkârlığını gösteren ve haddimden çok fevkindeki mektûbu fedâkârlığının bir vesîkası olarak lâhikaya yazıldı. Ve size de gönderildi.

(113)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve Mübârek Üstâdım Ve Müşfik Efendim Hazretleri,

Sevgili Halîl İbrâhîm kardeşimizin mektûbuna dört mübârek sevgili ve ehemmiyetli kardeşlerimiz gibi, bu fakîr-i niyâz-mendiniz de iştirâk etmekle beraber, aylardan beri muhtelif vesîlelerle ihsâs edilen, fakat rûhumun tahammül edemeyeceği bu çok acıklı firâkı haber veren kelimeleri, kat‘î bir mecbûriyet tahtında te’vîle yeltendiğim hâlde, artık bugün te’vîline yer bulunamayan bu muvakkat, fakat çok acı ayrılığı ihbâr eden vasiyetnâme-i âliyelerini aldıkta, muhterem kardeşimiz ve büyük ağabeyimiz Abdülmecîd Efendi’ye hitâben olan emir ve işâret-i âliyeye mürââtle gözyaşlarımı zabt ve hapsetmeye çalışarak, bir şâirin sekerâttaki ma‘şûkasına dediği gibi bu dökülen giryelerim olsa da sem, sana fedâ olsam da ben ölsem gitsem diyerek ağlayan ve delik deşik olan kalbimin kaleme intikāl eden

334

şu âcizâne niyâzını merhamet ve şefkat ve lütufkârlığınıza ilticâ ederek huzûr-u fâzılânelerine arzeyler, hasret ve hürmetle mübârek yed ve kadem-i şerîflerinizden öperim.

Canımdan daha çok azîz ve daha çok kıymetli efendim Evet, anlıyoruz ki اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَیْكُمْ نِعْمَتٖی sırrı zuhûr etti. 1341’de başlayan vazîfe-i nûriye 1364’de kemâle erdi. Artık rûh vâsıta-i mevt ile habîbini bulmak istiyor. Ayrılmak cana yetti. Aslından cüdâ ve Mahbûb-u Ezelî’den uzak düştüğünden, halktan uzlet ve ebeden hak ile halvet istiyor. Esâsen hiç bakmadığı zindân-ı dünyâdan ıtlâk, âlem-i nûrda ve gülzâr-ı cinânda seyrân istiyor. Bu sebeble de bizlerin düştüğü telâş ve ızdırâba karşı kulaklarımızda وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلِ اَفَائِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓی اَعْقَابِكُمْ nidâ-yı Sübhânîsi bir ma‘nâ-yı işâriyle tekrar ediliyor. Her birerlerimiz bu suâl ve fermân-ı Sübhâniye, Yâ Rab, sen şâhid ol, geri dönmediğimiz gibi her birerlerimiz bu yolda İnşâallâh fedâ-yı cân edeceğiz diye boyunlarımız bükük olarak cevâb veriyoruz. İşte bizler bugün o günü, o acıklı günü yaşıyor gibiyiz. Ve bizim hâlimiz de şimdi hemen aynen, Fahr-i Âlem Sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin hastalıkları hengâmında mescid-i saâdette namazı müteâkip cemâate tevcîh-i hitâb ederek, Cenâb-ı Hakk’ın bir kulunu

335

hayât-ı dünyeviye ile hayât-ı uhreviye arasında muhayyer bıraktığını, onun ise hayât-ı uhreviyeyi tercîh eylediğini beyân ile nefs-i Muhammedîsine asm işâret eylediğini anlayan ve ciğerleri pür-hûn olan Ashâb-ı bâ-safânın hâlî gibidir. İşte Cenâb-ı Hazret-i Sıddîk-ı Ekber ra gibi makām-ı sıddîkiyette bu zamanda birer numûnesi bulunan Husrev’lerin, Tâhirîlerin, Feyzîlerin, Alî'lerin ve nice binlerce Abdurrahmânların gözleri kanlı yaşlarla doluyor. Kalplerine akan gözyaşlarıyla da kalb-i hazînleri parçalanıyor. Ciğerleri delik deşik oluyor. Bu hâl-i pür-melâl karşısında, bu çok kusûrlu niyâz-mendiniz canı hükmünüzde emrinizde olan bîçâreniz de şöyle yalvarıyor:

Ey vücûdu Risâle-i Nûr cihetinde âhirzamana bir vesîle-i rahmet ve bir sebeb-i mağfiret olan ve وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ fermân-ı Sübhânîsinin bir ma‘nâ-yı işâriyle îmâna hizmet noktasında dâire-i şumûlünde bulunan sevgili efendim Vücûdunuz Risâle-i Nûr’la bu âleme ayn-ı rahmettir. Bazı ehl-i hakîkatten hikâyet ediyorlar. Âşıklar, canlarını istedikleri zaman verirlermiş. Ey derdlerin dermânı, bîçârelerin melce’ ve penâhı olan müşfik efendim Biz zavâllılara boynu bükük, kalbi kırık âcizlere merhamet buyurup, talep buyurulan o mübârek vücûd-u âlîyi vermeyip, bu hiç ender hiç olan ve gaflet-i tefrika içinde çırpınan ve halâika hiç fâidesi olmayan bu çok kusûrlu talebenizin canını

336

o mübârek ve mukaddes cana bedel ve ivaz olarak verip, bir müddetçik daha olsun âlem-i nûra bu dünyayı merhameten tercîh buyurunuz. Bu can sizin yolunuza ve size kurban ve fedâ olsun.

Sevgili Üstâdım, müşfik ve merhametli efendim, huzûr-u âliyenizde bu küstâhâne cür’etimden dolayı affımı ve bu niyâzlarımın hem kabûlünü, hem mahrem kalmasını yalvarıyorum. Afv buyurunuz. Firâk sillesiyle sarsılan kalbime ve ona tâbi‘ olarak sallanan kalemime haber anlatamadım. Niyâz-ı âcizânemin kabûlünü tekrar tekrar niyâz eyler, hayât-ı bâkiyeyi kazanan مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına nâil bir vücûd-u mübâreke Cenâb-ı Hayy-ı Lâyemût’un mevti iki def‘a tattırmayacağını bildiğim ve inandığım için, bârgâh-ı ehadiyete el kaldırıp şöylece duâ ve niyâz eylerim. Ve bilvesîle tekrar tekrar mübârek el ve ayaklarınızdan hürmet ve hasretle öperim sevgili efendim hazretleri.

Yâ Rabbî Bu kürre üzerinde bulunması bu zavâllı beşer için Risâle-i Nûr ile bir vesîle-i rahmet ve sebeb-i mağfiret olan mübârek Üstâdımız Saîd Nûrsî kuluna ihsânât-ı İlâhiyeni her an müzdâd kıl. Ve bu âlem-i fenâdan âlem-i nûra irtihâlini daha çok uzun seneler te’hîr eyle. Yâ Erhame’r-râhimîn, bu duâmı Hazret-i Kur’ân ve nûr-u Kur’ân hakkı için, Habîb-i Ekrem hürmeti için, İsm-i A‘zam ve Esmâ-yı Hüsnâ

337

hakkı için ve Hamse-i Âl-i Abâ ve Ehl-i Beyt-i Kirâm hürmeti için kabûl buyur. Âmîn Âmîn Âmîn. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

Safranbolu talebeleri nâmına çok kusûrlu ve duânıza çok muhtâç Mustafâ Usman

(114)

Çok Sevgili, çok Mübârek Efendim,

Bugün kardeşlerimizden Hıfzı ve Osmân Efendiler, birbirinden ayrı ayrı vakitlerde yanıma geldiler. Müteessirâne boyunları bükük dediler ki: Üstâdımız efendimiz hazretlerine bir mektûb yazmalıyız. O vücûd-u mübâreke ehl-i îmânın nihâyetsiz ihtiyacı var. Bizim fâidesiz olan vücûdlarımız onun yerine fedâ olsun. Bu fakîr bu mektûbu mahrem yazdığım için, yazdığımdan o mübârek kardeşlerimi haberdâr etmedim. Anladım ki, onlar da aynı niyâzı niyâz ediyorlar. Aynı mektûba parmak basıyorlar. Ve kat‘iyen inandım ki, bu fakîr, zâtınızın yerine fedâ-yı cân etmek isteyen binlerin en sonuncusudur. Ve o binlerin mübârek kalplerinden kalbime مِنَ الْقَلْبِ اِلَی الْقَلْبِ سَبٖیلًا fehvâsınca akseden arzuları üzerine bu uzun mektûbumdaki fakîrâne niyâzlara, o mübârek binler nâm ve hesabına iştirâklerini bildiren imzamı koyuyorum Sevgili efendim hazretleri.

Binler mübârek kardeşleri nâmına Mustafâ Usman

338

[115]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve benim hakkımda bu gurbette samîmî akrabalarım Osmân, Mehmed, Hasan Efendiler,

Sizin hâlisâne bana ve Risâle-i Nûr’a karşı hiç unutulmayacak hizmetinize bir mükâfât-ı âcile olarak Hasan Feyzî ve sâir talebelerin, Çalışkan hânedânına karşı fevkalâde teveccühleri ve umûm memlekette sizin şerefinizi neşretmeleri ve ehl-i hakîkati size dost yapmakları cihetiyle, benden ziyâde Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini himâye ve muhâfaza etmek ve ehl-i siyâsetin ve beni zehirleyen düşmanlarımın desîselerinden kurtarmak için gāyet derecede bir ihtiyât ve tâm bir sadâkat ve benim yerimde tâm bir dikkat ile mükellefsiniz. Yoksa az bir hatâ, yalnız bana değil, belki binler ma‘sûm şâkirdlere ve şimdi parlayan şerefinize dokunacak.

Benim bu vaz‘iyetim ve verilen sıkıntılar altı vecihle kanunsuz olmasından, ileride mes’ûliyetten kurtulmak için insafsız ve kanunsuz beni ta‘zîb edenler, kendilerine bir bahâne, bir vesîle arıyorlar. Pek çok dikkatli olmanız lâzımdır.

Saîdü’n-Nûrsî

339

(116)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ma‘nevî Babamız, İlimde Hocamız, Îmân Yolunda Üstâdımız, çok Mübârek ve Sevgili Efendimiz Hazretleri,

Emirdağı’na teşrîf buyurup biz hakîr ve âciz âileyi gaflet uykusundan uyandıran ve sû’-i ahlâklardan ayırıp koruyan, dalâlet yolundan çevirip hakîkat yoluna koyan, çok temiz ve tâhir ma‘nevî Âl-i Resûl’den olduğunuza kat‘iyen şüphe olmayan zât-ı âlînize, bizler gibi insanlıkla alâkası olmayan, içi dışı günâhlarla dolu olan bizleri kendine akraba eden, yazan, kaydeden mübârek mümtâz vücûd-u şerîfinize nasıl hizmet edeceğiz, bu şükrü nasıl îfâ edeceğiz, bize hakîkati haber veren dürüst îmânı içimize dolduran, ebediyet yolunu gösteren zât-ı âlînize nasıl hizmet edelim bilmiyoruz. Zayıf aklımıza, âciz fikrimize göre nûrun kerâmetleri, nûrun bereketleri pek açık ve âşikârdır. İsâbet olan yangın dolayısıyla bütün dünyadan ve vefâkâr hâssü’l-hâs kardeşlerimizden gelen ta‘ziyeye, tebrîke, takdîre, çalışkanlığa hiç de lâyık olmayan bizler ve âciz, zayıf, miskîn bizler, nasıl cevâb verelim? O müdhiş nûr deryalarına nasıl kalem kaldıralım? Hemen ancak dilimize kalbimize gelen şudur:

340

Yâ Rabbî, İsm-i A‘zam ve Nûr-u Kur’ân ve Habîb-i Ekrem ve Müceddid-i Ekber olan Risâle-i Nûr yüzü hürmetine dünyada Nûrcular milyarlara çıksın. Ve bütün dünya Nûrcular ve nûr ile dolsun. Kalemleri mahşere kadar yazsın. Dilleri berzaha kadar okusun. Nûrculara sûikast eden münâfıkları ve zındıka şebekelerini Cenâb-ı Rabbü’l-Mennân Hazretleri kahretsin. Nûrcuları ta‘zîb için tecessüs etmek isteyenlerin gözlerini kör etsin. İlişmek isteyenlerin el ve ayakları kırılsın veyâhûd Cenâb-ı Hakk kalplerini nûr şuâı ile doldurup, nefislerini ıslâh edip îmân nasip etsin. Âmîn

Çalışkanlar nâmına Osmân

(Bu mektûbu lâhikaya yazınız. Ve merhûm Süleymân’ın akrabasını benim tarafımdan ta‘ziye ediniz.)

İslâmköylü Mustafa’nın mektûbudur.

(117)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Merhûm ve şehîd ve nûrun kahramanı olan Hâfız Alî rh Efendi’nin talebelerinden Mollâ Süleymân Efendi, bu âdem beş altı senedir kemâl-i sadâkatle, bî-fütûr Risâle-i Nûr’a

341

hizmet etti Ve hâlen etmekte idi. Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın dokuz hüccetini bitirmiş ve Meyve Risâlesi’nin Sekizinci Mes’elesi’nin hitâmına yaklaşmış Ve Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni tamamlamaya ahdetmiş olan bu altmış beş yaşında ihtiyâr Süleymân Efendi, ma‘nevî kılınç olan kalemini bırakarak emr-i Hakk olan eceline ecel, sen hoş geldin. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den bana terhîs tezkeresini getirdin Elhamdülillâh. Ben Cenâb-ı Hakk’tan gelene râzıyım. Fakat Cenâb-ı Hakk kemâl-i îmân nasîb etsin. Hem îmânımı ins ve cin şeytânlarından ve beni kabir azâbından muhâfaza etsin. Ve suâl meleklerimi cânî ve kātillere gönderdiği dehşetli melâikeler gibi değil, padişahın bir ziyâfetgâhında iki arkadaşın musâlahakârâne birbirlerinin hâl ve ahvâllerini sorar gibi melâikelerini göndersin. Âmîn.

İslâmköylü Mustafa

[118]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki, Isparta tâm bir Medresetü’z-Zehrâ ve bir Câmiü’l-Ezher olacağını ve olmaya başladığını, kahraman talebelerinin bu ağır şerâit altında

342

sarsılmadan fa‘âliyetleri isbat ediyor. Ve diyânetçe ve Kur’ân ve Risâle-i Nûr’a müştâkāne çalışmaları, hatta Alîköy'ünde, Alî'lerin gayretiyle çok çocukların talebeliğe girmeleri ve diğer bir köyün umûm gençleri gecede Kur’ân’a çalışmaları ve câmi‘ler cemâatle dolmaları, nûr şâkirdlerinin çektikleri bütün zahmetleri ve bütün sıkıntılarımı hiçe indiriyor. Rahmetlere, ferâhlara çeviriyor.

Sâniyen: Fevkalâde sadâkat ve alâka taşıyan Halîl İbrâhîm’in bu dördüncü şehnâmesi, benim nûra hâdimliğim noktasında haddimin pek fevkindeki ta‘rîfnâmesi gerçi çok güzeldir, fakat Risâle-i Nûr’dan ziyâde benim şahsıma baktığı cihetiyle, şimdilik size göndermedim. Ta‘dîlden sonra gönderilecek. Hem ona, hem onun rüfekālarına bilhassa selâm ederiz.

Sâlisen: Siz bana karşı sûikastleri hiç merâk etmeyiniz, belki bir cihette memnûn olunuz ki, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri yerinde, benim cüz’î ve vazîfesi bitmiş olan şahsıma hücûm ediyorlar, ta‘zîb ederler. Bugünlerde buranın büyük me’mûrları, çekinmeyerek bazılara demiş: Saîd’in vücûdu ortadan kalkmalı. Hâşiyesi var

İşte gizli düşmanlarım, bunun bu gibi fikirlerinden istifâde ederek, mu‘temed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler. Ve bu gibi me’mûrlardan kuvvet alıyorlar. Fakat hıfz ve inâyet-i İlâhiye, bu sûikasti de akîm bıraktı. İnşâallâh dâimâ inâyet himâyet edecek, bütün plânlarını akîm bırakacak.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç