EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 12

33

Hatta bir defʻa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi, tâm bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyâretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhâmların evhâmına dokunmak ihtimâli, hem sırr-ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyânlarına karışmamak, hatta düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecrîdim hakkımızda bir inâyettir.

Bu şuhûr-ı mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşler ricâlen ve nisâen ve ma‘sûmlar ve muhterem ihtiyâr ve ihtiyâreler duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyâcımız var. İnşâallâh daha hiç bir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[12]

Bu istid‘â, üç makama gönderilmiştir. Oradaki kardeşlerime bir me’haz olmak için gönderildi.

Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlûmun şekvâsını dinlemenizi ricâ ediyorum.

Hürriyetin en geniş sûretini veren Cumhûriyet Hükûmeti’nde her bir hürriyetten men‘edildiğim hâlde, düşmanlarım benim aleyhimde her cihetle serbest olarak beni eziyorlar.

34

Hürriyet-i vicdân ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi te’mîn eden Cumhûriyet Hükûmeti, ya beni tâm himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun. Veyâhûd bana düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdâfaâtıma yasak demesin. Çünkü resmen, perde altında her muhâbereden men‘im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbîhât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tâm mahkeme-i temyîzin berâetimizi tasdîk ederek, mahkemedeki ehl-i vukūfun tahsîn ettikleri kitablarımı almak beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir iki mahrem risâlelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir iki ehl-i vukūfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben Hükûmet-i Cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya i‘lân ediyorum ki:

Kur’ân-ı Hakîm’in sırr-ı hakîkatiyle ve i‘câzının tılsımıyla, benim ve Risâle-i Nûr’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gāye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i‘dâm-ı ebedîsinden îmân-ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nevi‘ anarşilikten muhâfaza etmektir.

İşte Risâle-i Nûr, üç ehl-i vukūf hey’etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazîfe-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığından, yirmi sene hayâtım ve yüz otuz Risâle-i Nûr

35

meydanda, cerhedilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece da‘vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdîki altında, yirmi seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan, dinlemeyen ve bu kadar muhtâç olduğu hâlde istirâhatı için hiç mürâcaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını birkaçı müstesnâ olarak bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merâk etmeyen bu bîçâre mazlum Saîd, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyâsetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre mikdâr bulunsa idi, karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek? diye soruşturacaktı, merâk edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.

En elîm bir cüz’î hâdise şudur ki: Bir tecrîd-i mutlak içinde, her muhâbereden kesilmiş vaz‘iyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. , benim bütün hayâtımın sermayesi ve netîcesi ve gāyet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risâle-i Nûr’dan, Denizli’de mahkemede bulunan kitablarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf aleyhimde olan oradaki ehl-i vukūftan bir tek adam beni müdâfaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbûr olmuş.

36

Beni hapislere sokan muârızlarımın bir bahâneleri de üç mahkemede ondan berâet kazandığım tarîkatçiliktir. Hâlbuki, Risâle-i Nûr’da dâimâ da‘vâ edip demişim: Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsiz cennete gidenler çoktur, îmânsız cennete giden yoktur diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hânem yok, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin: Bana tarîkat dersi vermiş. Ve mahkemeler ve zâbıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatlerin hakîkatlerini ilmen beyân eden Telvîhât Risâlesi var ki, bir ders-i hakîkattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.

Hürriyet-i vicdânı esas tutan Hükûmet-i Cumhûriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdâdının rûhları bağlandığı bir hakîkate ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları olan îmân-ı tahkîkîyi gālibâne felsefeye karşı isbat eden bir eseri ve hâdimlerini himâye etmek, ehemmiyetli bir vazîfesidir. Yoksa o zayıf hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırmak, hiç bir vecihle o cumhuriyetin düstûrları müsâade etmez. Cumhûriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ derim.

Emirdağı’nda bir tecrît-i mutlakta Saîdü’n-Nûrsî

37

[13]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Bana hizmet eden küçük bir Risâle-i Nûr talebesinin çoklar nâmına sorduğu suâline bir cevâbdır.

Suâl: Üstâdım, yağmur duâsı ve namazın netîcesi görünmedi, fâidesiz kaldı. İki üç def‘a bulut toplandı, yağmur vermedi, dağıldı. Neden?

Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit duâ ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında küsûf ve husûf namazı kılınır ve güneşin gurûbuyla akşam namazı kılınır. Öyle de, yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duâsının vaktidir. İbâdet ve duânın sebebi ve netîcesi emir ve Rızâ-yı İlâhîdir, fâidesi uhrevîdir. Eğer namazdan, ibâdetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battâl olur. Meselâ, akşam namazı güneşin batması için ve husûf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de, bu nevi‘ ibâdet, yağmuru getirmek için kılınsa yanlış olur. Yağmuru vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Biz vazîfemizi yaptık, onun vazîfesine karışmayız.

Gerçi yağmur namazının zâhir netîcesi yağmurun gelmesidir, fakat asl-ı hakîkî, en menfaâtli netîcesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaz‘iyetle anlar ki, onun ta‘yînini veren, babası, hânesi, dükkânı değil, belki onun ta‘yînâtını

38

ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemîn yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hatta en küçücük bir çocuk da, dâimâ aç olduğu vakit vâlidesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duâsında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu ma‘nâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hâne gibi idare eden bir zât, hem beni, hem bu çocukları, hem vâlidelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının fâidesi olmaz. Öyle ise ona yalvarmalıyız der, tâm îmânlı bir çocuk olur. Bu münâsebetle kısacık altı nokta beyân edilecek.

Birinci Nokta: Ni‘met ve Rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiyatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyânımızla gazabı celbediyoruz. Şimdi zemîn yüzünde zulüm ve tahrîbât, küfür ve isyan ile, nevʻ-i beşer tâm tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.

İkinci Nokta: Hadîste var ki: Hatta deniz dibindeki balıklar dahi günâhkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki, onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim de nafakamız azalır derler. Evet, bu zamanlarda öyle günâhlar, zulümler olur ki, rahmet istemekte yüzümüz kalmıyor, ma‘sûm hayvanlar da yüzümüzden azâb çekerler.

39

Üçüncü Nokta: Âyette vardır: Öyle musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit zâlimlere mahsûs kalmaz, ma‘sûmlar ve mazlûmlar da içinde yanar. Çünkü, musîbet-i âmmede ma‘sûmlar hârika bir tarzda, yangın içinde selâmet kalsalar, hikmet-i dîniye bozulur. Çünkü dîn bir imtihân ve tecrübedir. O vakit, Ebû Cehil gibi fenâlar, aynen Ebû Bekir-i Sıddîk radıyallâhü anh gibi tasdîk ederler. Onun için, musîbet-i âmmede ma‘sûmlar da belâ çekerler.

Dördüncü Nokta: Şimdi, malda ve rızıkta hileler ile sûiistîmal ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sâhib olmadığı ve on adamdan iki üçü tâm rahmete müstehak ise, ekincilerin malından istifâde edenlerden beş altısı ya zulüm ile, ya haram karıştırmakla, ya şükürsüzlük ile rahmete istihkākını kaybediyorlar.

Beşinci Nokta: Risâle-i Nûr, bu Anadolu memleketine gelecek belâların def‘ine ehemmiyetli bir vesîledir. Sadaka nasıl belâyı def‘ediyorsa, onun intişârı ve okunması da küllî bir sadaka nev‘inden, semâvî ve arzî belâların def‘ine vesîle olduğu, çok emârelerle ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiştir. Hatta Kur’ân’ın işaretiyle tahakkuk etmiştir. Yazması ve intişârı men‘edildiği zamanlarda dört def‘a zelzelelerin başlaması ve intişârıyla durmaları; ve Anadolu’da ve ekserî yerlerde okunması, İkinci Harb-i Umûmî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesîle olduğunu Sûre-i وَالْعَصْرِ işâret ettiği hâlde;

40

bu iki ay kuraklık zamanında, mahkemenin Risâle-i Nûr’un berâetine ve vatana menfaâtli olduğuna dâir kararını, mahkeme-i temyîzin tasdîk etmesiyle, Risâle-i Nûr’un tâm bir serbestiyetle intişârını ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men‘edilmesi; ve mahkemedeki risâlelerin sâhiblerine iâde edilmemesi; ve bizi de o cihette konuşmaktan men‘etmeleri cihetiyle, belâların def‘ine vesîle olan bu küllî sadaka-i ma‘neviye belâya karşı çıkamadı, günâhımız netîcesi kuraklık başladı.

Altıncı Nokta: Yağmursuzluk bir musîbettir ve cezâ-yı amel bir azâbdır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyâz ve hazînâne yalvarmakla ve pek ciddî nedâmet ve tövbe ve istiğfâr ile karşılamak ve sünnet-i seniye dâiresinde, bid‘alar karışmadan, şerîatin ta‘yîn ettiği tarzda dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmek ve duâ ve o hâle mahsûs ubûdiyetle mukābele etmektir.

Hem böyle umûmî musîbetler, ekser nâsın hatâsından geldiği cihetle, o insanların ekserî kısm-ı a‘zamı tövbe ve nedâmet ve istiğfâr etmekle def‘olur.

Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden ve dünyaya yalnız Risâle-i Nûr için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte, Denizli’de mahkemeye verilen cüz’î bir kısım Risâle-i Nûr’un sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtların yazmaya başladıkları

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç