EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

33

Hatta bir defʻa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi, tâm bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyâretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhâmların evhâmına dokunmak ihtimâli, hem sırr-ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyânlarına karışmamak, hatta düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecrîdim hakkımızda bir inâyettir.

Bu şuhûr-ı mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşler ricâlen ve nisâen ve ma‘sûmlar ve muhterem ihtiyâr ve ihtiyâreler duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyâcımız var. İnşâallâh daha hiç bir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[12]

Bu istid‘â, üç makama gönderilmiştir. Oradaki kardeşlerime bir me’haz olmak için gönderildi.

Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlûmun şekvâsını dinlemenizi ricâ ediyorum.

Hürriyetin en geniş sûretini veren Cumhûriyet Hükûmeti’nde her bir hürriyetten men‘edildiğim hâlde, düşmanlarım benim aleyhimde her cihetle serbest olarak beni eziyorlar.

34

Hürriyet-i vicdân ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi te’mîn eden Cumhûriyet Hükûmeti, ya beni tâm himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun. Veyâhûd bana düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdâfaâtıma yasak demesin. Çünkü resmen, perde altında her muhâbereden men‘im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbîhât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tâm mahkeme-i temyîzin berâetimizi tasdîk ederek, mahkemedeki ehl-i vukūfun tahsîn ettikleri kitablarımı almak beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir iki mahrem risâlelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir iki ehl-i vukūfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben Hükûmet-i Cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya i‘lân ediyorum ki:

Kur’ân-ı Hakîm’in sırr-ı hakîkatiyle ve i‘câzının tılsımıyla, benim ve Risâle-i Nûr’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gāye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i‘dâm-ı ebedîsinden îmân-ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nevi‘ anarşilikten muhâfaza etmektir.

İşte Risâle-i Nûr, üç ehl-i vukūf hey’etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazîfe-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığından, yirmi sene hayâtım ve yüz otuz Risâle-i Nûr

35

meydanda, cerhedilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece da‘vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdîki altında, yirmi seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan, dinlemeyen ve bu kadar muhtâç olduğu hâlde istirâhatı için hiç mürâcaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını birkaçı müstesnâ olarak bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merâk etmeyen bu bîçâre mazlum Saîd, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyâsetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre mikdâr bulunsa idi, karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek? diye soruşturacaktı, merâk edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.

En elîm bir cüz’î hâdise şudur ki: Bir tecrîd-i mutlak içinde, her muhâbereden kesilmiş vaz‘iyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. , benim bütün hayâtımın sermayesi ve netîcesi ve gāyet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risâle-i Nûr’dan, Denizli’de mahkemede bulunan kitablarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf aleyhimde olan oradaki ehl-i vukūftan bir tek adam beni müdâfaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbûr olmuş.

36

Beni hapislere sokan muârızlarımın bir bahâneleri de üç mahkemede ondan berâet kazandığım tarîkatçiliktir. Hâlbuki, Risâle-i Nûr’da dâimâ da‘vâ edip demişim: Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsiz cennete gidenler çoktur, îmânsız cennete giden yoktur diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hânem yok, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin: Bana tarîkat dersi vermiş. Ve mahkemeler ve zâbıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatlerin hakîkatlerini ilmen beyân eden Telvîhât Risâlesi var ki, bir ders-i hakîkattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.

Hürriyet-i vicdânı esas tutan Hükûmet-i Cumhûriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdâdının rûhları bağlandığı bir hakîkate ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları olan îmân-ı tahkîkîyi gālibâne felsefeye karşı isbat eden bir eseri ve hâdimlerini himâye etmek, ehemmiyetli bir vazîfesidir. Yoksa o zayıf hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırmak, hiç bir vecihle o cumhuriyetin düstûrları müsâade etmez. Cumhûriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ derim.

Emirdağı’nda bir tecrît-i mutlakta Saîdü’n-Nûrsî

37

[13]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Bana hizmet eden küçük bir Risâle-i Nûr talebesinin çoklar nâmına sorduğu suâline bir cevâbdır.

Suâl: Üstâdım, yağmur duâsı ve namazın netîcesi görünmedi, fâidesiz kaldı. İki üç def‘a bulut toplandı, yağmur vermedi, dağıldı. Neden?

Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit duâ ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında küsûf ve husûf namazı kılınır ve güneşin gurûbuyla akşam namazı kılınır. Öyle de, yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duâsının vaktidir. İbâdet ve duânın sebebi ve netîcesi emir ve Rızâ-yı İlâhîdir, fâidesi uhrevîdir. Eğer namazdan, ibâdetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battâl olur. Meselâ, akşam namazı güneşin batması için ve husûf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de, bu nevi‘ ibâdet, yağmuru getirmek için kılınsa yanlış olur. Yağmuru vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Biz vazîfemizi yaptık, onun vazîfesine karışmayız.

Gerçi yağmur namazının zâhir netîcesi yağmurun gelmesidir, fakat asl-ı hakîkî, en menfaâtli netîcesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaz‘iyetle anlar ki, onun ta‘yînini veren, babası, hânesi, dükkânı değil, belki onun ta‘yînâtını

38

ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemîn yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hatta en küçücük bir çocuk da, dâimâ aç olduğu vakit vâlidesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duâsında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu ma‘nâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hâne gibi idare eden bir zât, hem beni, hem bu çocukları, hem vâlidelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının fâidesi olmaz. Öyle ise ona yalvarmalıyız der, tâm îmânlı bir çocuk olur. Bu münâsebetle kısacık altı nokta beyân edilecek.

Birinci Nokta: Ni‘met ve Rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiyatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyânımızla gazabı celbediyoruz. Şimdi zemîn yüzünde zulüm ve tahrîbât, küfür ve isyan ile, nevʻ-i beşer tâm tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.

İkinci Nokta: Hadîste var ki: Hatta deniz dibindeki balıklar dahi günâhkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki, onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim de nafakamız azalır derler. Evet, bu zamanlarda öyle günâhlar, zulümler olur ki, rahmet istemekte yüzümüz kalmıyor, ma‘sûm hayvanlar da yüzümüzden azâb çekerler.

39

Üçüncü Nokta: Âyette vardır: Öyle musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit zâlimlere mahsûs kalmaz, ma‘sûmlar ve mazlûmlar da içinde yanar. Çünkü, musîbet-i âmmede ma‘sûmlar hârika bir tarzda, yangın içinde selâmet kalsalar, hikmet-i dîniye bozulur. Çünkü dîn bir imtihân ve tecrübedir. O vakit, Ebû Cehil gibi fenâlar, aynen Ebû Bekir-i Sıddîk radıyallâhü anh gibi tasdîk ederler. Onun için, musîbet-i âmmede ma‘sûmlar da belâ çekerler.

Dördüncü Nokta: Şimdi, malda ve rızıkta hileler ile sûiistîmal ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sâhib olmadığı ve on adamdan iki üçü tâm rahmete müstehak ise, ekincilerin malından istifâde edenlerden beş altısı ya zulüm ile, ya haram karıştırmakla, ya şükürsüzlük ile rahmete istihkākını kaybediyorlar.

Beşinci Nokta: Risâle-i Nûr, bu Anadolu memleketine gelecek belâların def‘ine ehemmiyetli bir vesîledir. Sadaka nasıl belâyı def‘ediyorsa, onun intişârı ve okunması da küllî bir sadaka nev‘inden, semâvî ve arzî belâların def‘ine vesîle olduğu, çok emârelerle ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiştir. Hatta Kur’ân’ın işaretiyle tahakkuk etmiştir. Yazması ve intişârı men‘edildiği zamanlarda dört def‘a zelzelelerin başlaması ve intişârıyla durmaları; ve Anadolu’da ve ekserî yerlerde okunması, İkinci Harb-i Umûmî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesîle olduğunu Sûre-i وَالْعَصْرِ işâret ettiği hâlde;

40

bu iki ay kuraklık zamanında, mahkemenin Risâle-i Nûr’un berâetine ve vatana menfaâtli olduğuna dâir kararını, mahkeme-i temyîzin tasdîk etmesiyle, Risâle-i Nûr’un tâm bir serbestiyetle intişârını ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men‘edilmesi; ve mahkemedeki risâlelerin sâhiblerine iâde edilmemesi; ve bizi de o cihette konuşmaktan men‘etmeleri cihetiyle, belâların def‘ine vesîle olan bu küllî sadaka-i ma‘neviye belâya karşı çıkamadı, günâhımız netîcesi kuraklık başladı.

Altıncı Nokta: Yağmursuzluk bir musîbettir ve cezâ-yı amel bir azâbdır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyâz ve hazînâne yalvarmakla ve pek ciddî nedâmet ve tövbe ve istiğfâr ile karşılamak ve sünnet-i seniye dâiresinde, bid‘alar karışmadan, şerîatin ta‘yîn ettiği tarzda dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmek ve duâ ve o hâle mahsûs ubûdiyetle mukābele etmektir.

Hem böyle umûmî musîbetler, ekser nâsın hatâsından geldiği cihetle, o insanların ekserî kısm-ı a‘zamı tövbe ve nedâmet ve istiğfâr etmekle def‘olur.

Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden ve dünyaya yalnız Risâle-i Nûr için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte, Denizli’de mahkemeye verilen cüz’î bir kısım Risâle-i Nûr’un sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtların yazmaya başladıkları

41

aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risâle-i Nûr’un serbestiyeti cüz’î olmasından, rahmet dahi cüz’î olarak kaldı. İnşâallâh yakında benim de risâlelerim iâde edilecek. O vakit tâm serbest olacak ve intişârı küllîleşecek. Ve rahmet dahi tâm olacak. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

[14]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

[Hem ma‘nevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecbûriyet tahtında bir cevâbdır.]

Suâl: Neden ne dâhilde, ne hâriçte bulunan cereyânlara ve bilhassa siyâsetli cemâatlere hiç bir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyânlara temastan men‘ediyorsun? Hâlbuki, eğer temas etsen ve alâkadâr olsan, birden binler adam Risâle-i Nûr dâiresine girip, parlak hakîkatlerini neşredeceklerdi. Hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın.

42

Elcevab: Bu alâkasızlık ve ictinâbın en ehemmiyetli sebebi, mesleğimizin esası olan ihlâs bizi men‘ediyor. Çünkü bu gaflet zamanında, husûsen tarafgîrâne mefkûreler sâhibi, her şeyi kendi mesleğine âlet ederek, hatta dinini ve uhrevî harekâtını da o dünyevî mesleğe bir nevi‘ âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki hakāik-i îmâniye ve hizmet-i nûriye-i kudsiye, kâinâtta hiç bir şeye âlet olamaz. Rızâ-yı İlâhî’den başka bir gāyesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyânların tarafgîrâne çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlâsı muhâfaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkilleşmiş. En iyi çâre, cereyânların kuvveti yerine, inâyet ve tevfîk-i İlâhî’ye dayanmaktır.

İçtinâbımızın çok sebeblerinden bir sebebi de, Risâle-i Nûr’un dört esasından birisi olan Şefkat etmek, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsıyla, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz, cezâya müstehak olmaz olan düstûr-u irâde-i İlâhiyeye karşı, bu zamanda اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedîd bir zulüm ile mukābele eder. Tarafgîrlik hissiyle, bir cânînin hatâsıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftârlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir ma‘sûmun hakkı, yüz cânî için fedâ edilmez. Onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaz‘iyet, yüz ma‘sûmu birkaç cânî için zararlara sokar.

43

Meselâ hatâlı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyâr vâlide ve pederi ve ma‘sûm çoluk çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgîrâne adâvet etmek, şefkatin esasına zıddır.

Müslümanlar içinde tarafgîrâne cereyânlar yüzünden, böyle ma‘sûmlar zulümden kurtulamıyorlar. Husûsen ihtilâle sebebiyet veren vaz‘iyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir. Cihâd-ı dînî de olsa, kâfirlerin çoluk çocuklarının vaz‘iyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir, Müslümanlar onları kendi mülküne dâhil edebilir. Fakat İslâm dâiresinde birisi dinsiz olsa, çoluk çocuğuna hiç bir cihetle temellük edilmez, hukūkuna müdâhale edilmez. Çünkü o ma‘sûmlar, İslâmiyet râbıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyet’le ve cemâat-ı İslâmiye ile bağlıdır. Fakat kâfirin çocukları, gerçi ehl-i necâttırlar; fakat hukūkta, hayâtta pederlerine tâbi‘ ve alâkadâr olmasından, cihâd darbesinde o ma‘sûmlar memlûk ve esîr olabilirler.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle-i Mi‘râcınızı tebrîk ederim. Merhûm Hacı İbrâhîm’in, Re’fet Bey gibi müteallikātlarına benim tarafımdan ta‘ziye edip deyiniz ki: O merhûm, Risâle-i Nûr talebeleri dâiresi içindedir. Dâimâ onlara olan duâlara mazhardır. Biz de husûsî ona duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz ve duânıza dâimâ muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

44

[15]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Bir suâle mecbûrî cevâbın tetimmesidir.)

Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maîşet meşgalesi hengâmı ve şühûr-u selâsenin çok sevâblı ibâdet vakti ve zemîn yüzündeki fırtınaların silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetiyle, gāyet kuvvetli bir metânet ve vazîfe-i nûriye-i kudsiyede bir sebât olmazsa, Risâle-i Nûr’un hizmeti zararına bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf başlar.

Azîz kardeşlerim, siz kat‘î biliniz ki, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin meşgūl oldukları vazîfe, rû-yu zemîndeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dünyevî merâk-âver mes’elelere bakıp, vazîfe-i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz. Meyve’nin Dördüncü Mes’elesini çok defʻa okuyunuz, kuvve-i ma‘neviyeniz kırılmasın.

Evet, ehl-i dünyânın bütün muazzam mes’eleleri, fânî hayâtta zâlimâne olan düstûr-u cidâl dâiresinde, gaddârâne, merhametsiz ve mukaddesât-ı dînîyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader-i İlâhî onların o cinâyetleri içinde, onlara bir ma‘nevî cehennem veriyor. Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin çalıştıkları ve vazîfedâr oldukları fânî hayâta bedel, bâkî hayâta

45

perde olan ölümü ve hayât-ı dünyeviyenin perestişkârlarına gāyet dehşetli ecel cellâdının, hayât-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i îmânın saâdet-i ebediyelerine birer vesîle olduğunu, iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmektedir. Şimdiye kadar o hakîkati göstermişiz.

Elhâsıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayâta karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nûr-u Kur’ân ile cidâldeyiz. Onların en büyük mes’elesi muvakkat olduğu için bizim mes’elemizin en küçüğüne bekāya baktığı için mukābil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes’elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar. Biz neden kudsî vazîfemizin zararına onların küçük mes’elelerini merâkla ta‘kîb ediyoruz?

Bu âyet لَا یَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَیْتُمْ ve usûl-i İslâmiyenin ehemmiyetli bir düstûru olan اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ yani, Başkasının dalâleti sizin hidâyetinize zarar etmez. Sizler lüzûmsuz onların dalâletleriyle meşgūl olmayasınız düstûrun ma‘nâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz

Mâdem bu âyet ve bu düstûr, bizi zarara bilerek râzı olanlara acımaktan ve dalâletleri îmânımıza zarar vermeyenlerle meşgūl olmaktan men‘ediyor. Biz de bütün kuvvetimiz ve merâkımızla vaktimizi kudsî vazîfemize hasretmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâya‘nî bilip,

46

vaktimizi zâyi‘ etmemeliyiz. Çünkü elimizde nûr var, topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nûr gösteririz. Vaz‘iyetimiz bir nevi‘ nûrânî müdâfaadır.

Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi: Risâle-i Nûr’un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyâsete karşı ne fikirdedir diye, boğazlar hakkında boşboğazlığı münâsebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alâkadârâne ve bilerek cevâb verdi. Kalben, Yazık dedim. Bu vazîfe-i Nûriyede zararı olacak. Sonra şiddetle îkāz ettim.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیطَانِ وَالسِّیَاسَةِ bir düstûrumuzdur. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstûr onlara merhamete liyâkati selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister. Beşinci Şuâ‘ın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[16]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

İşârât-ı Gaybiye-i Gavsiye ve Aleviye’de, Altmışdörtte Risâle-i Nûr te’lîfçe tamam olur. Demek o târihten sonra, yalnız îzâhât ve hâşiyeler ve tetimmeler olacak. Bu münâsebetle iki nokta ihtâr etmek kalbime geldi.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç