EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLDMektup 55

144

Bu kumandan, yalnız Âyetü’l-Kübrâ'yı okumasıyla bütün rûh u cânıyla ve çoluk çocuğuyla Risâle-i Nûr’a şâkird olduğunu ve her bir hizmet-i nûriyeye âmâde bulunduğunu hâlisâne mektûblarla bildirdiğinden berây-ı ma‘lûmât size gönderildi

S Nûrsî

[55]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, Mübârek Kardeşlerim, Sizin mübârek Ramazân’ınızı ve Leyle-i Kadr’inizi ve bayramınızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ve tes‘îd ediyoruz. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, emsâl-i kesîresiyle sizleri müşerref eylesin. Âmîn

Bu Ramazân-ı Şerîf’te gerçi bir tesemmüm netîcesinde ziyâde sıkıntı ve ızdırâb çektimse de, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sabır ve tahammül ihsân eyledi. Ve hastalığın ehemmiyetli sevâbıyla ızdırâbın verdiği gaflet noktalarını izâle eyledi. Duâlarınız berekâtıyla bu def‘a da o tesemmümden tam kurtuldum. Fakat verdiği za‘fiyet ve sarsıntı, ara sıra sıkıntı verir.

Size yazmıştım ki, nasıl Hizb-i Nûriye, Risâle-i Nûr’un ve Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hulâsasıdır. Öyle de on dakîka zarfında Hizb-i Nûriye’nin bir hulâsası, bu Ramazân-ı Şerîf’in feyzinden ve Ramazân’da te’lîf edilen ve yeni intişâr eden Ramazâniye Risâlesi olan

145

Âyetü’l-Kübrâ’nın otuz üç mertebe-i vücûb ve vücûd ve tevhîd otuz üç elsine-i külliye ile tezâhür ettiği gibi, rûh ve hayâl ve kalp o noktadan öyle bir inbisât ve inkişâf etti ki, her bir mertebenin söylediği لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ şehâdetini dediğim vakit, o küllî lisân, benim oluyor gibi azametli bir tevhîd hissettiğimden, Âyetü’l-Kübrâ, güneş gibi îmân nûrlarını rûhlara telkîn edebilir, şeksiz şüphesiz kanâat ettim ve gördüm ve İmâm-ı Alî’nin ra ona verdiği ehemmiyetin sırrını bildim.

Bu def‘a Isparta umûm şâkirdlerinin hissiyâtı ile Risâle-i Nûr kahramanı Husrev’in yazdığı mektûb, gerçi hakkım olmayarak bana ziyâde hisse vermiş, fakat Isparta ve civârı kahraman şâkirdlerinin tam derece-i irtibâtlarını ve Risâle-i Nûr’un tam kıymetini gösterdiğinden hem mektûblarım içinde, hem Lâhika’ya, hem daha münâsib gördüğünüz makamlarda yazmaya lâyıktır. Size bir sûreti yeni hurûfla gönderiliyor.

Pek çok alâkadâr olduğum Kastamonu ve içindeki ehemmiyetli kardeşlerim, Isparta şâkirdleriyle vasıta-i irtibât olan Mustafâ Usman, hakîkaten az bir zamanda çok ehemmiyetli bir iş görmesinden, birinci saftaki hâslar içine girmeye hak kazanmış. Demek ihlâsı tamdır ki, az bir zamanda çok zaman işini gördü. Cenâb-ı Hakk, onun emsâlini o havâlîde çoğaltsın, sebât ve selâmet versin. Âmîn ش ش.

Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime birer birer selâm ve tebrîk ve duâ ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

146

[56]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Mübârek, çok Kıymetdâr, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Elhamdülillâh, bu sene Isparta’daki talebelerinizi dünyevî meşâgil daha çok gaflete sokamadı. Hizmet-i nûriyedeki gayretlerimiz ciddî bir sûrette devam ediyor. Her birimizin kalplerimizdeki nûra karşı incizâb, sîmâlarımızda okunuyor. Sanki bu talebelerinizin kalpleri sevinçle doludur.

Evet, sevgili Üstâdımız, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyâkatsizliğimiz, hiçliğimizle beraber sâfiyâne istihdâm edildiğimiz bu hizmet-i nûriyede bedî‘ bir Üstâda hem talebe, hem kâtib, hem muhâtab, hem nâşir, hem mücâhid, hem halka nâsih, hem Hakk’a âbid olmak gibi cihân-değer güzelliklerin hepsini birden bize veren Hazret-i Allâh’a ne kadar şükretsek azdır. Ve bu yapmak istediğimiz şükürler dahi, Hâlikîmızın fazlı ile kalbimize gelen bir ihsân olduğunu tahattur eden biz talebelerinizin kalplerini sürûr ve sevinç dolduruyor. Ma‘sûm Nûrsluların Üstâdımızın küçüklüğünde geçirdikleri hayâtın müteşekkirâne bir tarzı, hâl ve etvârımızda okunuyor. Hudûdsuz şükürler, nihâyetsiz medh ü senâlar olsun ol Zât-ı Zü’l-Celâl’e ki, bizleri cehl-i mutlak

147

derelerinden, isyan ve küfrân bataklıklarından lütuf ve keremiyle çıkarıp, gözleri kamaştıran en parlak bir nûra talebe etmiştir.

Eğer sevgili Üstâdımız, iktirân ta‘bîr edilen iki ni‘metin beraber geldiğini daha evvel bize îzâh etmemiş olsa idi, çok minnetdârlıklarımızı kalplerimize tercüman olan kalemlerimizden okuyacaklardı.

Evet, sevgili Üstâdımız, biz kendimize bakıyoruz, Risâle-i Nûr’a muhâtab olamıyoruz. Buna rağmen ihtiyâç şiddetlendikçe, Hâlik-ı Rahîm’in merhametli tecellilerini müşâhede ediyoruz.

Kalb-i Üstâd, parlak bir âyîne, bir mazhar, bir ma‘kes; lisân-ı Üstâd, âlî bir mübellliğ, bir muallim, bir mürşid; hâl-i Üstâd, tecessüm etmiş en güzel bir örnek, bir numûne, bir misâl oluyor. Tavâif-i beşerin ihtiyâçları yazılıyor, gösteriliyor.

İşte, yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor. Her bir zî-idrâk, acaba yarın ne olacak düşüncesiyle kulaklarını radyoların ağızlarına koymuşlar, mütehayyir duruyorlar. Şarkta Japonların mağlûb olmasıyla, dünyanın salâh u selâmete ve emn ü emâna kavuşması beklenirken, deccâlâne bir hareket şimâlde kendini gösterdiği görülüyor. Şu vaz‘iyet herkesi heyecana, endişeye sevkediyor. İstikbâlin zulmetlere gittiği zannıyla, merâkla radyoları ta‘kîbe koşturuyor. Lillâhi’l-hamd, Risâle-i Nûr’un âlî beyânâtı

148

her ihtiyâçlı zamanlarımızda ihtiyâcımıza koşuyor. En yüksek, en belîğ beyânâtıyla rûhlarımızı teskîn ediyor. Hakîkî dersleriyle kalplerimizi tatmîn ediyor.

İşte, bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyânı, ancak ve ancak Hristiyanlık Âleminin Müslümanlıkla ittihâdı, yani İncil, Kur’ân ile ittihâd ederek ve Kur’ân’a tâbi‘ olması netîcesi elde edilecek semâvî bir kuvvetle mağlûb edileceği iş‘âr buyuruluyor ki, Hazret-i Îsâ aleyhisselâm’ın vürûduna intizâr etmek zamanının geldiğini ma‘nâ-yı işârî ile ihtâr ediyor.

Mesmûâta göre, bugünkü Amerika, aktâr-ı âleme tedkîkāt için gönderdiği dört hey’etten birisini, bugünkü beşeriyetin saâdetini te’mîn edecek sâlim bir dîn taharrîsine me’mûr etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisânıyla her tarafa i‘lân eden Risâle-i Nûr, bu muztarib, perişan beşeriyetin en büyük bir saâdeti olacağına îmânımız pek kuvvetlidir.

Sevgili Üstâdımız başımızda ve en âlî hakîkatleri taşıyan ve Kur’ân’ın en yüksek bir mübârek tefsîri bulunan Risâle-i Nûr elimizde oldukça, sevinçlerimiz hadd ü hudûda alınmaz.

İşte bu hakîkatlerin her bir cüz’ü sâha-i faâliyete çıksa, her tarafta merâkla, zevkle kendini okutturuyor. Buna bâriz delîller pek çok var. Husûsuyla, inkâr-ı haşr mefkûresini mağlûb eden Onuncu Söz matbû‘ nüshaları ve bilhassa gizli

149

tab‘edildiği hâlde, kendini serbest okutan ve takviye-i îmânda pek yüksek hârikaları taşıyan Âyetü’l-Kübrâ risâleleri; ve inkâr-ı ulûhiyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyât-ı Nûr, Huccetullâhi’l-Bâliğa ve Meyve gibi eczâları meydanda

İnşâallâh Kur’ân’ın etrafına çevrilmek istenilen îmânsızlığın emânsız sûrunu, Risâle-i Nûr temelinden kaldıracak, îmânsızlığın emânsız ateşini söndürüp, âb-ı hayât bahşeden şarâb-ı kevserini, bütün dünyaya emânlı îmân vermekle içirecektir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu talebeniz Husrev

[57]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, sizin yine bayramınızı tekrâr betekrâr tebrîk ediyoruz. Gāyet ehemmiyetli iki mes’eleyi, sizlere, zekâvetinize i‘timâden ve Risâle-i Nûr’da müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gāyet muhtasar konuşacağım.

Birincisi: Risâle-i Nûr’un hakîkî ve hakîkatli bir şâkirdi bulunan, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kâtibi, bu def‘a yazdığı mektûbunda, haddimden bin derece ziyâde hüsn-ü zannına istinâden, bir hakîkat soruyor. Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin gāyet ehemmiyetli ve kudsî vazîfesini ve hilâfet-i nübüvvetin de gāyet ulvî vazîfelerinden bir vazîfesini

150

benim âdî şahsımda, Üstâdı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet-i ma‘neviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.

Evvelâ: Bâkî bir hakîkat, fânî şahsiyetler üstüne binâ edilmez. Edilse hakîkate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazîfe, çürümeye ve çürütülmeye ma‘rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz. Bağlansa vazîfeye ehemmiyetli zarardır.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un tezâhürü, yalnız tercümanının fikriyle, veyâhûd onun ihtiyâc-ı ma‘nevî lisânıyla Kur’ân’dan gelmiş, Yalnız o tercümanın isti‘dâdına bakan feyizler değil, belki o tercümanın muhâtabları ve ders-i Kur’ân’da arkadaşları olan hâlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdîk ve tatbîk etmeleri gibi çok cihetlerle, o tercümanın isti‘dâdından çok ziyâde o nûrların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risâle-i Nûr’un ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsinin hakîkatini onlar teşkîl ediyorlar. Tercümânının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.

Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hârika da olsalar, cemâatin şahs-ı ma‘nevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem-i İslâm’ı bir cihette tenvîr edecek ve kudsî bir dehânın nûrları olan bir vazîfe-i îmâniye, bîçâre, zayıf, mağlûb,

151

hadsiz düşmanları ve onu ihânetle ve hakāretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusûrlu şahıs ihânet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.

Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstâdını veya mürşidini veya muallimini veya reîsini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyâde hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irşâdından istifâdeye vesîle olması noktasında o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabûl edilmiş, hilâf-ı vâkıadır diye tenkîd edilmezdi. Fakat şimdi, Risâle-i Nûr şâkirdlerine lâyık bir üstâda muvâfık bir ulvî mertebe ve fazîleti, bîçâre, kusûrlu bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden pek ziyâde hüsn-ü zannları kabûl edilebilir; fakat Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat başta zındıklar ve ehl-i dalâlet ve ehl-i siyâset ve ehl-i gaflet, hatta sâfî kalp ehl-i diyânet, şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde, haksızlar o şahsı çürütmekle hakîkatlere darbe vurmak; ve o nûrlara benim gibi bir bîçâreyi ma‘den zannederek, bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nûrları söndürmeye ve sâfî kalplileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes’elede bir hâdise bu hakîkati gösteriyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç