EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

149

tab‘edildiği hâlde, kendini serbest okutan ve takviye-i îmânda pek yüksek hârikaları taşıyan Âyetü’l-Kübrâ risâleleri; ve inkâr-ı ulûhiyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyât-ı Nûr, Huccetullâhi’l-Bâliğa ve Meyve gibi eczâları meydanda

İnşâallâh Kur’ân’ın etrafına çevrilmek istenilen îmânsızlığın emânsız sûrunu, Risâle-i Nûr temelinden kaldıracak, îmânsızlığın emânsız ateşini söndürüp, âb-ı hayât bahşeden şarâb-ı kevserini, bütün dünyaya emânlı îmân vermekle içirecektir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu talebeniz Husrev

[57]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, sizin yine bayramınızı tekrâr betekrâr tebrîk ediyoruz. Gāyet ehemmiyetli iki mes’eleyi, sizlere, zekâvetinize i‘timâden ve Risâle-i Nûr’da müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gāyet muhtasar konuşacağım.

Birincisi: Risâle-i Nûr’un hakîkî ve hakîkatli bir şâkirdi bulunan, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kâtibi, bu def‘a yazdığı mektûbunda, haddimden bin derece ziyâde hüsn-ü zannına istinâden, bir hakîkat soruyor. Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin gāyet ehemmiyetli ve kudsî vazîfesini ve hilâfet-i nübüvvetin de gāyet ulvî vazîfelerinden bir vazîfesini

150

benim âdî şahsımda, Üstâdı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet-i ma‘neviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.

Evvelâ: Bâkî bir hakîkat, fânî şahsiyetler üstüne binâ edilmez. Edilse hakîkate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazîfe, çürümeye ve çürütülmeye ma‘rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz. Bağlansa vazîfeye ehemmiyetli zarardır.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un tezâhürü, yalnız tercümanının fikriyle, veyâhûd onun ihtiyâc-ı ma‘nevî lisânıyla Kur’ân’dan gelmiş, Yalnız o tercümanın isti‘dâdına bakan feyizler değil, belki o tercümanın muhâtabları ve ders-i Kur’ân’da arkadaşları olan hâlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdîk ve tatbîk etmeleri gibi çok cihetlerle, o tercümanın isti‘dâdından çok ziyâde o nûrların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risâle-i Nûr’un ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsinin hakîkatini onlar teşkîl ediyorlar. Tercümânının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.

Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hârika da olsalar, cemâatin şahs-ı ma‘nevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem-i İslâm’ı bir cihette tenvîr edecek ve kudsî bir dehânın nûrları olan bir vazîfe-i îmâniye, bîçâre, zayıf, mağlûb,

151

hadsiz düşmanları ve onu ihânetle ve hakāretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusûrlu şahıs ihânet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.

Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstâdını veya mürşidini veya muallimini veya reîsini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyâde hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irşâdından istifâdeye vesîle olması noktasında o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabûl edilmiş, hilâf-ı vâkıadır diye tenkîd edilmezdi. Fakat şimdi, Risâle-i Nûr şâkirdlerine lâyık bir üstâda muvâfık bir ulvî mertebe ve fazîleti, bîçâre, kusûrlu bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden pek ziyâde hüsn-ü zannları kabûl edilebilir; fakat Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat başta zındıklar ve ehl-i dalâlet ve ehl-i siyâset ve ehl-i gaflet, hatta sâfî kalp ehl-i diyânet, şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde, haksızlar o şahsı çürütmekle hakîkatlere darbe vurmak; ve o nûrlara benim gibi bir bîçâreyi ma‘den zannederek, bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nûrları söndürmeye ve sâfî kalplileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes’elede bir hâdise bu hakîkati gösteriyor.

152

İkinci Mes’ele: Bayramın ikinci gününde teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir me’mûr tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza ma‘rûz kaldım. Cenâb-ı Hakk, rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risâle-i Nûr eczâlarını ve rûhuma ve kalbime yüklenen şâkirdlerinin haysiyet ve izzet ve râhatlarını muhâfaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsân eyledi. Yoksa, bir plân netîcesinde beni hiddete getirip, Risâle-i Nûr’un, bâhusûs Âyetü’l-Kübrâ’nın fütûhâtına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti.

Sakın, sakın, hiç kederlenmeyiniz, merâk etmeyiniz Hem telâş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şüphesiz, inâyet-i İlâhiye perde altında bizi muhâfaza etmekle عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin.

Onların o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilâyette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizâc edemediğim cihetini vesîle edip, münâsib bir yere naklime, Denizli Mahkemesi’ni ve Ankara Temyîz Mahkemeleri’ni vâsıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden, bana daha ziyâde alâkadâr Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahâne ile beni alsınlar

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

153

[58]

Mahrem

O hâdisenin hakîkati Niğdeli bir yüzbaşı buraya yeni inzibât me’mûru olarak birkaç gün evvel gönderilmişti. Ben kıra çıktığım vakit, yüz metre uzaklıkta bağırarak dur dedi. Sonra yanıma geldi. Hiç resmî elbisesi yok, libâsı âdî bir sûrette iken dedi: Başındaki mendil sarıktır, Dedim: Buranın mahkemesine buna dâir bir istid‘âyı bu sarıkla beraber göndermişim. Müddeî-i umûmî görmüş. Zâbıta görüp tekrar iâde etmişler. Beş vecihle bana kanunsuz hareket ediyorsun

Birincisi: Resmî elbise olmadan sivil olarak hiddetle bana ilişmek kanunsuzdur.

İkincisi: Şehrin hâricîdir. Çarşı pazar değil ki, kıyafet kanunları müdâhale etsin.

Üçüncüsü: İki mahkeme bu kıyafetime ve başımdaki mendile sarık demeyip ilişmediğinden âdî mendile sarık nâmı verip ilişmek kanunsuzdur.

Dördüncüsü: Bu başımdaki mendil ile cübbeme âit altı yedi ay evvel bir istid‘â ile hem buranın zâbıtasına, hem müddeî-i umûmîsine gönderdiğim hâlde buna sarık demeyip ilişmediğinden sizin bu ilişmeniz kanunsuz bir taarruzdur.

Beşincisi: Biz sana rast gelmedik. Uzaktan bizi çağırdın. Ortalığa bir velvele verdin. Yakındaki bütün çoluk çocukları başımıza toplattırdın.

154

Mükerrer def‘a dedim. Bu çoluk çocukların hâricinde seninle konuşayım. Bilakis daha ziyâde bağırıp bir heyecan ortalığa verdi: Hiç bir şey yokken bu vaz‘iyet; âsâyiş, inzibât me’mûrlarında tam bir kanunsuzluk, belki kanun aleyhindedir. Demek anlaşılıyor ki, Bir garaza ve plâna binâen, beni bu beş vecih kanunsuzluğa karşı kanun dâiresinde seninle bozuşmaya bir vesîledir.

Fakat ben değil bir ihânet, bir sıkıntı, bir zahmeti, belki hayatımı da terk edip, dostlarıma bir keder, kitablarıma bir zarar gelmemek için her sıkıntılara, hakāretlere karşı tahammüle karar verdim. Yoksa hakkımı değil senin gibi kanunsuz me’mûrlara, belki hükümetin en büyük kanunî dâirelerine karşı hukūkumu tam müdâfaa ettiğimi, bu def‘a bana hükümet tarafından teslîm edilen mahrem ve gayr-ı mahrem Risâle-i Nûr’un yüzer parçaları cerhedilmez senettir

Saîdü’n-Nûrsî

Bunun hiç ehemmiyeti yok. Siz de hiç ehemmiyet vermeyiniz. Hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak istedi. Hâlbuki yüzde doksan dokuzunu kendi aleyhine çevirdi. Ben beş para ehemmiyet vermiyorum. Risâle-i Nûr’un güneşi, böylelerin üflemesiyle sönmez. Çok acele yazıyoruz. Ben de yeni hurûf bilmiyorum. Bütün yeni hurûfla gönderdiğim mektûbların tashîh ve ıslâhını size havâle ediyorum ve izin veriyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

155

[59]

Ankara’da bulunan Emniyet-i Umûmiye Müdürü Bey’e,

Yirmi senedir gayr-ı resmî, hem haps-i münferid, hem tecrîd-i mutlak içinde bulunduğu ve sebebsiz evhâm yüzünden emsâlsiz tazyîk gördüğü hâlde sükût eden bir bîçâre ile resmî değil, hakîkî ve ciddî görüşmek istersen, az sizinle konuşacağım.

Evvelâ: İki sene, iki mahkeme, yirmi sene hayâtımın eserlerini, mektûblarını tedkîkten sonra, idare ve âsâyiş aleyhinde hiç bir madde bulunmadığına ve bulmadıklarına delîl, mahrem ve gayr-ı mahrem bütün kitablarımı berâetimle beraber iâde etmeleri cerhedilmez bir huccettir, bir seneddir.

Yirmi seneden evvelki hayâtım ise, bu vatan ve millet lehinde fedâkârâne sarfolunduğuna delîl, eski Harb-i Umûmî’de gönüllü alay kumandanı olarak başkumandanın takdîrâtı altında hizmetlerimle ve harekât-ı milliyede fevkalâde hizmetimi Ankara’daki hükûmet reîsleri takdîr ile ve Meclis-i Meb‘ûsân beni orada görmekle alkışlamasıdır. Demek bu yirmi senede bana verilen azâb, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir muâmeledir. Bu yirmi senede kırk bayramımı münzevî, yalnız geçirdim. Artık yeter Kabir kapısındayım, beni dünyaya baktırmayınız.

Hem emniyet-i umûmiye reîsi olduğunuz cihetle, benim hizmetime tarafdâr olmanız lâzım.

156

Çünkü mahkemelerce sâbit olduğu gibi, Risâle-i Nûr’un dersleri dünyaya baktığı vakit, bütün kuvvetleriyle âsâyişin temellerini muhâfaza etmek, korumak ve fesâd ve ihtilâllerin önünü kesmek olmasından, kudsî ve ma‘nevî inzibât komiserleri hükmünde olduğuna delîl, üç vilâyet zâbıtalarını işhâd edebilirim. Risâle-i Nûr’un dersini işitenler, polisten ziyâde âsâyişe hizmet ettiklerini ehl-i vukūf ve zâbıtalar anlamışlar.

Bu âhirde pek ziyâde, ahâliyi, me’mûrları, benimle görüşmekten ürkütmek cihetiyle anladım ki, hakkımda haddimden fazla ve lâyık olmadığım teveccüh-i âmmeyi kırmak içinmiş. Ben de size bunu kat‘iyen beyân edip ve hâs kardeşlerime mahremce yazdığım mektûblarda teveccüh-i âmmeyi kat‘iyen mesleğimize ve ihlâsımıza muhâlif olduğu için şahsıma kabûl etmiyorum ve reddediyorum. Ve o husûsta çok hâs kardeşlerimin de hâtırlarını kırmışım. Yalnız Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkatini emsâlsiz bir sûrette tefsîr eden Risâle-i Nûr’un kıymetini gösteren eski zâtların gaybî haberlerini kabûl edip yazmışım. Ve kendim âdî bir hizmetkâr olduğumu isbat etmişim. Farz-ı muhâl olarak, bu teveccüh-ü âmmeye tarafdâr olsam da, âsâyiş lehinde hizmet edecek ve sizin gibi âsâyiş me’mûrlarına fâidesi dokunacak.

Mâdem ölüm öldürülmüyor, hayattan çok ziyâde ehemmiyetli bir mes’eledir. Yüzde doksan, bu hayâtın selâmetine çalışıyorlar. Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri de,

157

herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücûmuna karşı mücâdele ediyoruz. Hadsiz şükür olsun ki, şimdiye kadar o ölüm i‘dâm-ı ebedîsini, yüz binler adam hakkında terhîs tezkeresine Risâle-i Nûr ile çevirdiğine yüz binler şâhid gösterebiliriz. Bu hakîkat nokta-i nazarından sizin gibi vatanperver, milliyetperverler bizi teşvîklerle alkışlaması lâzım gelirken, evhâmlarla ittihâm altına alıp tarassudlarla ta‘cîz etmek, ne kadar insaftan ve hamiyetten uzak olduğunu insâniyetinize havâle ediyorum.

Gayr-ı resmî tecrîd ve haps-i münferidde Saîdü’n-Nûrsî

[60]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Muhlis Kardeşlerim,

Hem maddî, hem ma‘nevî, hem nefsim, hem benimle temas edenler gāyet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: Neden herkese muhâlif olarak hiç kimsenin yapmadığı gibi sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes müştâk ve tâlib olduğu ve Risâle-i Nûr’un intişârına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risâle-i Nûr şâkirdlerinin hâsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?

158

Elcevab: Bu zamanda ehl-i îmân öyle bir hakîkate muhtâçtırlar ki, kâinâtta hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ ve basamak olamaz; ve hiç bir garaz ve maksat onu kirletemez; ve hiç bir şüphe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakîkatlerini ders versin. Umûm ehl-i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücûmuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.

İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risâle-i Nûr ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi‘ olmuyor. avâm-ı ehl-i îmânın nazarında, hayât-ı dünyeviyenin bazı gāyelerine basamak olmasın. Ve doğrudan doğruya hayât-ı bâkiyeden başka hiç bir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakîkati, hücûm eden şüpheleri ve tereddüdleri izâle etsin.

Ammâ, ma‘nevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl-i îmân ve hakîkatin istedikleri nûrânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde, eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, huccetler bulunduğu hâlde; sen değil tevâzu‘ ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hâtırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?

Elcevab: Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder. Öyle de, ehl-i îmânın hayât-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan

159

muhâfaza etmek için, lüzûm olsa hem lüzûm var kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîkî hayât-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risâle-i Nûr’dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terkederim.

Evet, her vakit, husûsen bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umûmiyede, siyâset ve felsefenin galebesinde ve enâniyet ve hodfurûşluğun heyecanlı asrında, büyük makamlar her şeyi kendine tâbiʻ ve basamak yapar. Hatta dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet eder. Ma‘nevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umûmun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakîkatleri basamak ve vesîle yapıyor diye ithâm altında kalıp, neşrettiği hakîkatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama fâidesi bir ise, revâcsızlıkla umûma zararı bindir.

Elhâsıl: Hakîkat-i ihlâs, benim için şân ve şerefe ve maddî ve ma‘nevî rütbelere vesîle olabilen şeylerden beni men‘ediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakîkat-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde hakāik-i îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşâd etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.

160

Çünkü o on adam, tam o hakîkati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebât edip, o çekirdekler hükmünde olan kalpleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, husûsî makamından ve husûsî hissiyâtından geliyor nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağılabilirler diye hizmetkârlığı, makāmâtlara tercîh ediyorum.

Hatta bu def‘a bana, beş vecihle kanunsuz, bayramda düşmanlarımın plânıyla bana ihânet eden o maʻlûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü mes’ele şa’şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm-ı nâs bana makam verip hârika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: Ya Rabbi, bunu ıslâh et veya cezâsını ver. Fakat böyle kerâmetvârî bir sûrette olmasın.

Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:

Bu def‘a mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm, belki Lâhika’ya girmiş. Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dâirdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şüphe kalmamış. Beş adam aynen burada da tokat yediler. Hâşiye

161

Risâle-i Nûr’un bir kâtibi dedi ki: Neden dostların kusurâtına tokat gelir. Hücûm eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?

Elcevab: Me’mûr olmayan veya husûsî, şahsı iʻtibâriyle hıyânet eden, husûsî tokat yer. Bu nevi‘ vukūât pek çoktur. Ve tam sadâkat edenlerde, maîşetindeki bereket ve kalbindeki râhat cihetinde ikrâmlara mazhar olanlar dahi pek çoktur. Eğer me’mûr ise, kanun nâmına kanunsuz hıyânet eden, ilişen, o memlekete, o bîçâre ahâliye bir umûmî tokada vesîle olur. Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umûmî belâlara bir vesîle olur. Kendisi zâhiren husûsî tokat yememiş gibi görünüyor.

Hem eğer dinsizlik hesabına, îmânî hizmetimize ilişenler olsa اَلظُّلْمُ لَا یَدُومُ وَالْكُفْرُ یَدُومُ kāidesince, küfür derecesine giren öylelerin zulümleri büyük olduğu için âhirete te’hîr edilir, ekseriyetce küçük zulümler gibi cezâları dünyaca taʻcîl edilmez.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Bu mektûblar pek acele ve tashîhsiz olmasından, ben de yeni hurûf bilmiyorum ki bakayım. Siz tashîh ve ıslâh edersiniz.

162

[61]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, çok Mübârek, çok Fa‘âl, çok Hâlis, çok Kıymetdâr Kardeşim Husrev,

Senin bayramın ikinci gününde elime geçen mektûbun, bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise-i taarruziyeden neş’et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilaç hükmüne geçti. Bu ma‘nâyı hâtıra getirdi: Sana ihânet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, gül ve nûr fabrikasının kahramanlarının hârikulâde hürmet ve ihtirâmları varken, böyle bir iki vicdânsızın hakāretine değil, milyonlar düşmanların ihânetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskāt edebilir diye kalbime geldi. Fakat kendi şahsıma baktım ki, kurumuş, çürümüş, vazîfesi bitmiş bir hurmâ çekirdeği hükmünde iken, Risâle-i Nûr bahçesinde bir derece o çekirdekten tezâhür eden meyvedâr, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm. Sizin fevkalâde hüsn-ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nevi‘ vesîle olduğu cihetinde hüsn-ü zanna mazhar olmuş gördüm.

O mektûbun birinci sahîfesi güzeldir, ben de iştirâk ediyorum. İkinci sahîfede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta‘dîl ettim. Ezcümle: Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç