
SAYFA 261
[92]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ مِنْ رِسَالَةِ عَصَا مُوسٰی
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hizmet-i îmâniyede Azimkâr Arkadaşlarım,
Evvelâ: Birinci vazîfe-i nûriye İnşâallâh matbaanın pek çok fevkinde iş görecek. Hem şimdi de şâkirdlerine büyük sevâblar ve kuvvetli îmân ve îmânî hizmetler veriyor. Acaba bu vazîfe ileri gidiyor mu, yoksa bu kışın ağır şerâitiyle geri mi kalıyor?
İkinci vazîfe de, Onuncu Söz’ü zeyilleriyle beraber, iki mu‘cizât risâleleri ve zeyillerinin âhirinde bulunmak lâzımdır. Birinci vazîfesini bitirenler, yine mevcûdu varsa, bir cild içine almaya çalışsınlar; yoksa tedârik etsinler. Çünkü Âlem-i İslâm, şimdiki intibâhı ve vahdet-i İslâm’a çalışması, her hâlde Risâle-i Nûr gibi eserleri arayacak ve büyük dâirelerin geniş nazarlarına elbette büyük mecmûalar lâzımdır.
Sâniyen: Sizin bana ma‘nen yardımınız iki cihetle pek zâhir ve pek büyüktür.
Birincisi: Sizin fütûrsuz hizmet-i nûriyede çalışmanız, benim bütün musîbetlerimi ve sıkıntılarımı hiçe indiriyor, bilakis sürûrlara kalbediyor.
SAYFA 262
İkinci Cihet: Kat‘iyen biliniz ki, duânız onların ağır ve işkenceli zulümlerini, benim hakkımda inâyetkâr, maslahatdâr merhametlere çevirmesine sebeb olduğuna kat‘iyen şüphem kalmadı. Ezcümle:
Me’mûrları ve halkları benden ürkütmeleri, beni büyük hatâlardan ve tasannu‘lardan ve ihlâsa münâfî hâletlerden ve vaktimi zâyi‘ etmekten kurtarıp, kader-i İlâhînin hakkımda, zulm-ü beşerî içinde tam adâletini ve inâyetini gösterdi. Buna kıyâsen başıma ne gelse, altında bir rahmet var. Yalnız benim ile meşgūl olmaları için on dirhem zararım, Risâle-i Nûr’un on bin lirasını kurtarıyor. Onun için siz beni hiç merâk etmeyiniz. Hatta bazen damarlarıma dokunduracak tarzdaki ihânetlerine karşı bedduâ etmek isterken, onların yakında ölüm i‘dâmıyla kabr-i haps-i münferidde azâbları ve bu ihânetlerinin netîcesinde bana âit maslahatları ve hizmetimize menfaatleri düşündükçe, bedduâdan vazgeçiyorum.
Sâlisen: Her hafta bir iki mektûbunuz bana hem şifâ, hem medâr-ı teselli ve ma‘nevî bir sohbetle sizin ile görüşmeye vesîle olmasından, kemâl-i şevk ile postayı bekliyorum.
Umûmunuza birer birer selâm ve duâ
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 263
[93]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hakîkat yolunda Hakperest Arkadaşlarım,
Bu def‘a sizin beş altı mübârek mektûblarınıza yalnız bir tek müşevveş mektûbla cevâb vermemden gücenmeyiniz.
Evvelâ: Halîl İbrâhîm’in mektûbu, şahsıma verdiği fevkalâde meziyetler için kabûl etmemek mesleğimizce lâzım gelirken, iki ma‘nîdâr tevâfuku bana hem kendini kabûl ettirdi, hem Lâhika’ya girdi. Fakat şahsıma âit kısmını bazen tayyettim ve bazısının üstünde Risâle-i Nûr kelimesini yazdım, ibâredeki suâllerine cevâb oldu.
Birinci tevâfuk: Hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak için bir yüzbaşı bana karşı beş vecihle kanunsuz hakāret ve ihânet ettiği aynı zamanda, belki aynı saatte, yüz tane böyle yüzbaşıdan ehl-i hakîkat nazarında daha ehemmiyetli ve Risâle-i Nûr’un erkânından bir kardeşimiz, bu mektûbu, haddimden yüz derece ziyâde ihtirâm verip o gibi ihânetleri hiçe indirerek yazmış. Şâkirdlerin erkân-ı mühimmesinden dört zât, aynı hakîkate iştirâk etmişler. Ben de bu garîp tevâfukun hâtırı için, mesleğime muhâlif olan o mektûbu kabûl edip ta‘dîl ederek Lâhika’ya geçirdim müsveddeyi size gönderdim.
SAYFA 264
İkinci tevâfuk: Ben gece Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni yazanları düşündüm ve yeni mektûblarda o noktada bahis aradım. Bu ağır kışta ve ara sıra bana münâfıkların ilişmeleri, bunlara fütûr vermek ihtimâli var. Bu yazıcılara bir kamçı-yı teşvîk lâzım. Nasıl ki Hasan Feyzî ve Halîl İbrâhîm’in edîbâne iki ta‘rîf-nâmeleri çokları yazıya şevkle sevkettiler diye bir teşvîk vesîlesini aradım. Birden sabahta benim ölümümü mevzû‘ yapan ve şâkirdleri korkutan ve sa‘yde ve yazıda acele etmelerine medâr o mektûbu aldım, dedim: Halîl’in sadâkatı, kerâmet derecesine çıkmış.
Sâniyen: Feyzî ve Emîn’in mektûbu, benim çok endişelerimi izâle etti. Evet, bu iki kardeşimizin sadâkatları ve hizmetleri ve Risâle-i Nûr’a sahâbetlerinin çok ehemmiyeti var. Ve hapishânede dokuz ayda, dokuz sene kadar kıymetdâr hizmet eden Hilmî ve Sâdık ve İhsân ve Beş kardeş nâmında Risâle-i Nûr’a kalemiyle çok hizmet eden ihtiyâr Tahsîn gibi ve Feyzî ve Emîn’in mektûbunda işâret edilen umûm o civârda çok alâkadâr olduğum kardeşlerimin hizmet-i nûriyede devamları, beni sürûrla ağlattırdı. Fakat öz kardeşim Müftü Abdülmecîd, beni çok merâk ediyor. Görüşemediğim buranın müftüsünden, hâlimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzî ve Emîn’in üçüncüsü Abdülmecîd olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzûmlu mektûbları ona da göndersinler.
SAYFA 265
Hem benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Saîd’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Saîd’in dahi Hulûsî ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.
Hem benim hakkımda musîbet ve fenâ haberleri aldığı vakit, merhûm pederim Mîrzâ rahmetullahialeyh gibi olsun, merhûme vâlidem Nûriye rahmetullahialeyha gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayâtımda hakkımda acîb havâdisler peder ve vâlideme ihbâr ediliyordu. Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi gibi fenâ haberleri babam işittikçe keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi: Mâşâallâh, oğlum yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiş ki, herkes ondan bahsediyor. Vâlidem ise, onun sürûruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok def‘a gösteriyordu.
Sâlisen: Lütfî’nin sebâtkâr ve pek ciddî vârisi Abdullâh Çavuş’un ve İslâmköylü merhûm Hâfız Alî’nin şâkird ve vârislerinden Mustafâ’nın mektûblarını umûm nûr fabrikasının kahramanları hesabına kabûl ettim. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki, o köyleri de Sava ve Kuleönü gibi birer Medrese-i Nûriye hükmüne getirmiş.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 266
Halîl İbrâhîm’in mektûbunun sûretidir.
(94)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Mübârek Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Mektûb-u âlîlerinde işâret-i gaybiyenin Altmışdörtte Risâle-i Nûr te’lîfçe tamam oluyor diye haber-i gaybîyeyi iki hâl tasdîk ediyor cümleleri bizleri ağlatmış ve mahzûn ve mükedder eylemiştir. Ve ciğerlerimizi dağlamaktadır. Zîrâ hayâtımızın hayatı ve canımızın bahâsı ve gönlümüzün safâsı ve gözümüzün nûru, kalbimizin sürûru, maddî ve ma‘nevî gıdâmızın ukde-i hayâtiyesi olan nûr denizin kaptan-ı eşref-i zamânın, bedîi ve Risâle-i Nûr’un müellif-i muhteremi biricik Üstâdımız efendimiz hazretleri acaba bizleri yetim mi bırakacak? Ve bu asr-ı zulmette parlayan şems-i tâbân seyrini mi değiştirecek? Ve yegâne kesb-i şeref-i fahrımız olan Üstâd-ı yektâmız dîde-i dünyâdan ufûlüyle bizleri mahzûn ve mükedder ve müteessir mi eyleyecek? Ve onun şefkat-i ma‘nevîyesinden mahrûm mu kalacağız? Gerçi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın menba‘ından fışkıran şelâle-i nûr ve sertâc-ı evliyâ olan Risâle-i Nûr nâm-ı mübeccelesi ve onun açtığı hidâyet yolu; ve İslâmiyet güneşi; ve insaniyet şuâ‘ı ve melekûtiyet deryası rûhlarımızı tenvîr
SAYFA 267
ve iskā ettiği âb-ı hayâtı kanımızda küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ ve hatta rûhumuz misüllü bütün eczâ-yı bedeniyemizde tahallül ve hatta aklımız, fikrimiz, şuûrumuz ve gözümüz, nûrumuz ve kalbî sürûrumuz ve bütün maddî ve ma‘nevî havâssımız olan nûr denizi ve cevher pazarı ve gevher deryası meydanda yanımızda ve elimizdedir.
Fakat başta Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ve onun muhtelif bâhirlerinde ve hâssaten فَمِنْهمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ ayât-ı beyânâtıyla sarâhat derecesinde işâret buyurduğu Mev‘ûd-u Peygamberî asm ve Sahâbet-i Haydarî ra ve Himâyet-i Gavsî ks ve Selef-i sâlihînden nice aktâb ve asfiyâ ve mümtâz evliyânın zuhûrundan haber verdikleri ve ta‘rîf ve tavsîfinden âciz ve nâkıs bulunduğum muhterem, muazzam ve mübârek ve muazzez, mübeccel Üstâdımız, efendimiz, nûrumuz, ziyâmız, sevgilimiz, mürşidimiz, güzelimiz, kaptan-ı deryâmız, ağabeyimiz, kardeşimiz, arkadaşımız, yoldaşımız, teselli-i hâtırımız, nâsırımız, muînimiz, şefîimiz, sebeb-i necâtımız, cevherimiz, gevherimiz, şukûfe-i baharımız, bülbülümüz, Zümrüd-ü Ankāmız, hümâ-yı devletimiz ve bu kadar ünsiyet ettiğimiz tâ makām-ı mahbûbiyetin şâhikalarına yükselen medâr-ı tesellimiz ve dürr-ü yektâmız, acaba senin firâkın bizleri deli dîvâne etmez mi? Senin gaybûbiyetine bizler nasıl tahammül edebiliriz? Aman aman Üstâdımız efendim Sen sağ ol, ben sana kurban olayım. Talebelerin dîde-i dünyâda gaybûbetine tahammülü yoktur. Senden daha çok istifâde ve istifâza bekliyorlar. Senin meşâmm-ı rûhumuz olan mektûb-u âlîlerin daha elimize gelmeden evvel bizleri Ya‘kūb-vârî اِنّٖی لَاَجِدُ رٖیحَ یُوسُفَ
SAYFA 268
misüllü ihsâslar, işaretler, lisânımızda letâfetler, rûhumuzda incizâblar husûle getirmekte idi. Müteâkıben mektûb-u âlînizi alıp عَلٰی وَجْهِهٖ فَارْتَدَّ بَصٖیرًا âyetini tefsîr ediyorduk. اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا böyle bir hâl olursa, bizler bu feyizli tarabları ve bu istişmâm-ı rîhleri nereden bulacağız? Bizim hazîn kalplerimizi kim okşayacak? Gözlerimizden akan kanlı yaşları kimler dindirecek? Yaralı gönüllerimize kim merhem sürecek? Kırılan hâtırlarımızı şefkatle kim ta‘mîr edecek? Dertli yüreklerimize kim şifâ verecek? Aman Allâh’ım, güzel Rabbim Biricik Üstâdımızı daha çok muammer buyur Ve başımızdan eksik etme. Âmîn Ya Muîn.
Sevgili Üstâdım, sizin duânız müstecâbdır. Vâhibü’l-hayât olan mucîbü’d-da‘vete niyâz buyurun. Ömrünüze bereketler ihsân buyursun. Ve 64 senesini şimdi hüküm-fermâ olan mîlâdî 1964 senesine tahvîl buyursun. Âmîn. Senin mübârek vücûd-u şerîfin yalnız bizler için değil, belki Âlem-i İslâm için mahz-ı rahmettir, bâis-i saâdettir. Gaybûbiyetin ise اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا mûcib-i felâkettir. İrtihâlin akîbinde kıyâmetin vukûu kuvvetle melhûzdur. Mübârek şahsiyetin bulunduğu mahâle hâricî düşman ayak basamıyor. Güzel Rabbim sabîlere, ihtiyârlara ve mü’minlere bağışlasın. Âmîn Yâ Muîn.