
SAYFA 361
[126]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ
Hasan Feyzî’nin Denizli ve hapsi’nin ve civârının hâs talebelerini temsîl ederek, onların nâmına Üstâdının vasiyetnâmesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münâsebetiyle yazdığı bir mersiyedir. Ve vefât haberini almış gibi kalemi ağlamış. Lâhika’ya geçirilsin
Saîdü’n-Nûrsî
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ
(فَدَاكَ اَبٖی وَاُمّٖی وَنَفْسٖی یَٓا اُسْتَاذٖی)
Anam ve Babam ve Tatlı canım Sana Fedâ olsun Üstâdım
Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devâlar aradığımız o mübârek ay, âkıbet husûfa mı uğruyor? Nûruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstâdımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor? Vâ halîlâh
SAYFA 362
Neşir ve ta‘mîm buyurduğunuz vasiyetnâme, bizler için hakîkaten böyle bir kara haberi bildiren bir yeis ve mâtem işareti midir? Yoksa, yıllardan beri rûy-u zemînde ağlayıp inleyen kimsesiz Müslümanların büsbütün kurtuluşu beşâreti midir? Bize bir haber sal. Sal ki, eğer böyle bir beşâret ise, senelerden beri hep ağlayan gözyaşlarımızı tutup, biraz da gülmesini bilelim ve öğrenelim. Acaba bu, bize tahmînlerimizi te’yîd ve takviye edecek bir nevrûzu mu, yoksa Maâzallâh gözyaşlarını çağlatıp ummân edecek bir nevmîdi mi verecek? O, bir vasiyetnâme mi, yoksa bir tebrîknâme mi? Yoksa, Oğul, uşak ve âileden mahrûmum. Belki bana yas tutan ve mersiye yazan olmaz diye, kendi mersiyeni kendin mi yazdın Üstâdım
Senin sayısı yüz binleri aşan büyük bir âile efrâdın var. Hem öyle ki, eğer istesen, hepsi sana hayatlarını fedâya hazır. Sana üç yüz elli milyon insan yas tutup ağlar. Belki sana aylar ve güneşler de ağlar. Sana melekler de mersiyeler okur ve yazar. Sana, seninle beraber dâimâ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ deyip zikir eden geceler de, gündüzler de ağlar Üstâdım.
Şimdiye kadar hangi ölünün böyle milyonlarca yascısı, mersiyecisi ve âile efrâdı vardı ki? Bize Sultânların ve Hakanların bile bırakamayacağı bir mîrâsı, çok zengin ve büyük bir hazîneyi, ölmeyecek olan Risâle-i-Nûr’u armağan
SAYFA 363
edip, asıl dosta gidiyorsun. Allâh senden ebediyen râzı olsun Üstâdım
Demek bundan sonra kederlerimizi onunla giderip, bütün müşkillerimizi o Risâle-i Nûr’a mı havâle edeceğiz? Gece ve gündüz hep onunla mı mütesellî olacağız? Demek, حَیَاتٖی خَیْرٌ لَكُمْ وَمَمَاتٖی خَیْرٌ لَكُمْ diyerek hayatının bizim hakkımızda hayırlı ve nûrlu olduğu kadar, mevtinin de aynı vecihle yine bizler için iyi ve hayırlı olduğunu göstermek istiyorsun. Şahsıma âit diye, belki bu yazılarımı da kabûl etmek istemezsin. Fakat kabûl buyurmanı ricâ ederim. Çünkü ben, seni medh ü senâ etmiyorum. Ben senin medhini ve vasfını, hep Hazret-i Kur’ân’a havâle ediyorum. Esâsen bende o dil, o kudret ve o iktidâr yok ki Ben ancak, bu ölme ve göçme hâdisesinin bize saldığı elemlerden ve yağdırdığı kederlerden, ancak bir damlasını yazıyorum. Zâten şimdiye kadar sana Gavs dedik, Müncî dedik, Kutub dedik, hiç birini kabûl etmedin. Velî dedik, Hazret dedik, aslâ iltifât etmedin. İsmini ve resmini, nâm ve nişânını hep unutmak ve unutturmak istedin. Kendini hâk ile yeksân ettin. Son اَبُو التُّرَابْ da sen oldun. Senin Kur’ân hâdimliğinin meddâhı ve vassâfı o Hutbe-i Ezeliye iken, biz âcizler seni nasıl medh edebilirdik? Nasıl ta‘rîf ve tavsîf edebilirdik?
SAYFA 364
Mâdem ki, Kur’ân sana Saîd demiş, elbette Saîd’sin. Hem ismin ve hem resmin Saîd’dir.
Mâdem ki, Kur’ân sana Saîd demiş, elbette hem için temiz ve tâhirdir, hem de dışın.
Mâdem ki, Celcelûtiye sana Bedî‘ demiş, bundan daha güzel medih ve bundan daha a‘lâ ve ezkâ bir vasıf mı olur? Sen böyle nişânlar ve ihsânlarla gelen, bu asrın bir hidâyet serdârısın. Bizler senin kadrini ve bu kıymetini bilemedik. Senin büyük kadrini ve şânını gelecek olan asırlar takdîr edip, asıl menkıbe ve mersiyeni yine onlar yazacaklar.
Âh, ne olurdu, şimdi şu sayılı nefeslerini verdiğin şu anda, şu son deminde, huzûrunda ve yanında bulunup, sana hizmet edebilse idim. Son kelâmını ve son vasiyetini işitebilse idim Harâretten kuruyan o mübârek ağzına sıcak bir fincan çay, birkaç damla su verebilse idim Ağrıyan mübârek kollarını ellerimle tutup oğuşturabilse idim Risâle-i Nûr’un te’lîfini tamam edip, neşrinin dahi esbâbını te’mîn ve tanzîm ederek ve talebelerinize, biz âcizlere bırakarak ebediyete, refîk-i a‘lâ’ya ve Allâh’a gidiyorsun. Âlem-i ervâha uçtuğunda bizi unutma Büyük ağabeyimiz, ki şânlı ve muhterem Şehîd Hâfız Alî’dir, ona ve bütün kardeşlere ve ecdâda ve atalara ve evliyânın büyük
SAYFA 365
rûhlarına bizden selâm et Hâlet-i nez‘imizde ve berzahımızda, rûz-u cezâ ve Mahkeme-i Kübrâ’mızda bize şefâatçi ol.
Âh, demek o sûikastçiler, nâil-i merâm mı oluyor? Demek güzel yüzün, bize artık harâm mı oluyor?
Âh, ahbâbın ağlayıp, a‘dânın güleceği böyle kara bir günü görmek istemezdik. Bizler hep, halâsı bekler ve arardık. Demek onlara bayram, bize mâtem mi var? Biz dostlara ne diyelim, seni soranlara ne cevâb verelim? Demek bundan sonra, seni bu dünyada şu baş gözümüzle bir daha görmeyecek miyiz? Artık vuslat, hasrete mi döndü? Öyle ise rüyamızda olsun, bize görün dur. Kusurumuza bakma Âlem-i hayâl ve menâmda olsun teselli buyur. Biz senin terhîsini ister ve serbest olmanı dilerdik. Fakat böyle mevt tezkeresiyle değil. Yoksa ten kafesinden uçan can kuşunun, daha şen ve daha serbest; beden kınından çıkan o rûh kılıcının daha parlak, daha keskin olacağını ve o vakit bize daha şefîk ve daha rahîm ve daha kurtarıcı olacağı için mi, ölümü arzuladın Üstâdım? Çünkü Hâfız Alî’yi rh evvelce yerine bedel göndermeye râzı olduğun ve icrâ ettiğin hâlde, bu sefer hiç bir bedel ve fedâ da kabûl etmiyorsunuz. Husrev gibi bir sevgilinin, senin yerinde ölmek teklîfini reddediyorsunuz. Demek göç ve sefer muhakkak mı Üstâdım?
SAYFA 366
Demek Hazret-i İmâm-ı Alî’yi ra ağlatıp, Ömer’i ra şaşırtan, Ehl-i Beyt’i inletip, Medîne-i Münevvere’yi karartan o hâl-i pür-melâlin bir numûnesi, âkıbet bizim bu garîb başlarımıza da mı çöküyor? Pek vakitsiz, pek erken değil mi Üstâdım?
Sana bu mektûbum acaba son mu olacak, diye titriyorum. Gerçi sen diyorsun: Mektûba, şahsa ve söze ne hâcet Bize uzaklık ve yakınlık yok. Birimiz şarkta, birimiz garbda veya kabirde olsa, yine istediğimiz zaman görüşebiliriz. Evet, âmennâ, bu doğrudur. Fakat benim gibi körler ve körpeler ne yapsın Üstâdım?
Otuz yıl evvel Lemeât’ınızda yazdığınız, Yetmişinci oluptur, o mezara bir mezar taş, beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâm’a. hakîkati bu mu idi, böyle mi tecellî edecekti? Azîz canınızın cânân eline, cemâl güllerine ermesi bu dem mi idi? Yirmi beş yıldır çekmekte olduğunuz çilelerden halâs ve necâtınız böyle ölümle mi, ayrılıkla mı olacaktı? Acılar ve ağrılar çeken ve zehirler içen o mübârek kalbinizin istirâhati, böyle varıp kara toprağa yatmakla mı olacaktı? Hiç birimizin huzûrunuzda hazır bulunmadan ve bu gözlerimizle bir daha görmeden, yap yalnız ve ücrâ bir köşede bu ölümün, bu ufûlün ne acı ve ne hazîn Günün birinde birden bire Üstâd ölmüş, âh diye bir ses işitmek veya bir iki satırlık bir mektûb
SAYFA 367
almak veyâhûd rüyada görüp pürtelâş uyanmak ve sarsılmak ne kadar elîm Üstâdım
Mübârek vasiyetnâmenizi görmek ve okumakla ve korkulu ve endişeli haberler gelmekle beraber, biz hâlâ bu irtihâl ve bu mevt hâdisesinin bu kadar yakın bir zamanda vukū‘ bulacağına inanamıyoruz. Hatta bunu şu sûretle te’vîl ve hayır ile tefsîr ederek, bunun ezâ ve işkencelerden ve esâretten kurtulması ve dirilmesi alâmetidir, diye telakkî ediyoruz.
Evet, mâdem ki اِنَّكَ مَیِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَیِّتُونَ var. Senin de bir gün olup öleceğini biliyoruz; fakat böyle tenhâ ve garîb, mesmûm ve mağmûm ve işkencelerle ve biraz da mevsimsiz olarak değil Yirmi beş senedir, seni hep menfâlarda ve hep ücrâlarda arayan bu hicrânlı gönüller, demek hiç mi gülmeyecek? Üç-beş sene, hatta bir senecik olsun, gözlerimizle serbest olarak, bu derdliler ve kimsesizler seni hiç mi görmeyecek? Zehirli yılan ve akreblerin bile gezip dolaşmasına, vahşi kâfirlerin bile serbest yaşamasına açılan bu yeryüzü, yalnız sana mı yasak? Dünya kurulalı akan ve harlayan ve her zîrûha mübâh ve helâl olan gümüş gibi ırmak ve çayların tatlı ve serin suları, bağ ve bahçe ve gülistânları ve bunların türlü çiçek ve meyveleri, yalnız sana mı memnû‘? Çekilen âhlar yüzünden yalnız senin değil, yüzlerle yerinden delinen
SAYFA 368
hepimizin ciğerlerimizin ta‘mîr ve tedâvisi kābil değil Biz hep ağlayan bu beşeriyetin gözyaşlarının seninle, yani Risâle-i Nûr ile dineceğine; hep sızlayıp acıyan kalblerin, hâdim olduğun nûrlarla teselli bulacağına bel bağlamış ve inanmıştık. Böyle bir emr-i Hakk vukū‘ bulduğunda, seni nerede defnedeceğiz? Konya’da Hazret-i Mevlânâ’da mı? Civâr-ı Hazret-i Eyûb’de mi? Yoksa cennetü’l-muallâ veya cennetü’l-bakî‘de mi? Bunu bize açıkça bildir. Hayır, Üstâdım Gel, biz seni Risâle-i Nûr tercümanı şahsiyetiyle gönlümüze gömelim Her zaman seni orada görelim, görüşelim Her zaman sevelim ve sevişelim ve söyleşelim Veyâhûd bu ciheti مَا قَبَضَ اللّٰهُ نَبِیًّا اِلَّا فِی الْمَوْضِعِ الَّذٖی یُحِبُّ اَنْ یُدْفَنَ فٖیهِ hadîs-i âlîsine havâle ederek, vasiyetnâmenizde onun için mi beyân ve tasrîh buyurmadınız? Eğer böyle ise, Emirdağı’nı intihâb ve ihtiyâr ettiğiniz anlaşılıyor.
Âh, o Emirdağı Biz onun nasıl bir dağ olduğunu hâlâ anlayamadık. Ondaki esrârı hâlâ çözemedik. O dağ hakîkaten Emirdağı mı? Yoksa esîrdağı mı? O dağ bize bir dâğ oldu. O dağın vurduğu dâğ, yine bizi dâğladı Onun dâğı bizi dâğladı. Onun dâğı bizi yaktı, kavurdu O dağ bizim bir dâğımız üzerine binlerle dâğ vurup, hepimizi dâğdâr-ı hüzün ve elem etti
SAYFA 369
Âh, o dağ, yüz binlerle kardeşin yetîm kalmasını kasdetti Hepimizi diri diri ateşlere yaktı. Hâsılı o dağ seni harâb, bizi kebâb etti Üstâdım Ona Emirdağı değil, emerdağı ve eceldağı demeli. Seni aramızdan alıp kendine ve içine çeken o dağa, Emirdağı değil, emendağı demeli. Ey اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ Nefes-i Rahmânîsiyle dirilen Üstâdımız Saîd öldü desek, inanırlar mı? Hem saîd ölür mü? Ölen şakî ve hayvan değil midir? Buyurduğun gibi, bu ancak bir yer değiştirme ve muvakkat bir ayrılmadır. Fakat bizim için çok acı, çok
Ey benim kıymetli babam diye ağlayan Fâtımatü’z-Zehrâ anamız gibi, ey seyyidimiz, ey Üstâdımız Vâ-esefâ vâ-kürbetâ diye yaşlar döküp ağlıyoruz. O anamızın dediği, صُبَّتْ عَلَیَّ مَصَٓائِبُ لَوْ اَنَّهَا صُبَّتْ عَلَی الْاَیَّامِ صِرْنَ لَیَالِیَا misillü biz de deriz:
Âh, sevgili Üstâdımız Üzerimize öyle musîbetler çöktü ve döküldü ki, eğer o musîbetler, şu güneşli güzel gündüzler üzerine dökülse ve yağsa idi, gündüzler kararır, muhakkak gece olurdu. Artık bundan sonra yapacağımız bir şey varsa, o da: Semler içen, gamlar çeken Üstâdınız göçtü bekāya; hasret kalan kardeşlerim, dostlarım size olsun elvedâ‘ deyip, ağlamak, hep ağlamak
SAYFA 370
Üstâdım Sen dünya lezzetlerini tatmadan, ömründe bir kerre olsun bu fenâ güllerine el uzatmadan ve uzana uzana bir sâat bile sıcak ve râhat döşeklerde yatmadan âkıbet bırakıp gidiyorsun. Şimdi biz, haccetü’l-vedâ‘sız böyle bir ölüme nasıl inanalım? Hutbetü’l-vedâ‘sız bir hicrâna nasıl dayanalım?
Ey Fahr-i Âlem’in nûrdan bir incisi Ey ehl-i İslâm’ın bir müncîsi
Gel, sana bir değil, bu sefer bin bedel verelim de şu rıhlet, şu hicret, şu hicrân daha birkaç sene sonraya kalsın Hep beraber arz-ı Hicâz’a varalım. Ka‘be’ye yüzler sürelim. Bizi Arafât’a çıkar. Son sözlerini Hind’den, Yemen’den, Irâk’tan ve Afgan’dan ve dünyanın her yerinden o mahall-i mübârek ve mukaddeste toplanan bütün Müslümanlara, bütün âşıklara ve bütün hicrânlı gönüllere söyle. Bize اَلَا هَلْ بَلَّغْتُ yü tekrarlayıp, فَلْیُبَلِّغِ الشَّاهِدُ مِنْكُمُ الْغَٓائِبَ derken, âlem-i gayb ve ervâha, işte oradan pervâz et Mübârek cesedini alıp, hürmetle Harem-i Şerîf’e getirip, pâk olan vücûdunu âb-ı zemzem ile gaslederken, biz de bir taraftan hiç durmadan akan gözyaşlarımızla yıkanıp, arınalım. Mübârek na‘şını Risâle-i Nûr’dan yapılan ak kefene kat kat sarıp, misk ü anberle buhûrladıktan sonra, ûd ağacından yapılan husûsî tabuta koyup, son defʻa olmak üzere bir daha ellerini öperek, Ka‘be-i Muazzama’nın kara perdesini de
SAYFA 371
üstüne çekerek, Hacerü’l-esved huzûruna çıkalım. Ka‘be avlusunda toplanan ve dâireler şeklinde saf saf dizilen yüz binlerle ehl-i îmân ve Melâike-i arz ve âsumâna, o azîz rûhun imam olup, cenaze namazını edâ edelim. Arştan ve hâtiften duyulan Nice bilirsiniz? suâline:
Fahr-i Âlem’in nûrdan bir incisi bu, ehl-i İslâm’ın büyük bir müncîsi bu, şânında söylemiş Kur’ân-ı Mecîd, deriz hep فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ
diye cümleten cevâb verip, oradan başlarımız ve parmaklarımız üstünde, yalın ayak ve baş açık, arz-ı Hicâz’ı velveleye ve dehşete salan tekbîr ve tehlîl sadâları ve meleklerin de çıkardığı yas ve mâtem sesleriyle, Medîne-i Resûlullâh’a ve Ravza-i mutahhara’ya varalım. اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَیْكَ یَا رَسُولَ اللّٰهِ İşte emânetin İşte Risâletü’n-Nûr’un kahramanı İşte Kur’ân’ında سعید ve hadîsinde سیّد diye söylenen mübârek Üstâdımız diyerek, seni Fahr-i Âlem’e sunalım. O nûrânî yeşil perdeler arkasında uzanan Muhammed’imizin asm, Mahbûbumuzun asm nûr elleri, tabutunu kendine ve kabr-i saâdetine çekerken, hepimiz bayılıp bir daha ayılmamak üzere, Allâh na‘rasıyla Ravza-i pâk’e serilip ve اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ olup, biz de canlarımızı, cânânımıza verelim ve وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَحٖیمًا sırrına erelim.
SAYFA 372
[Hazretinize buradan ayrılık söylemiştim]
Çekilip nûr-u hidâyet, yine zindan olacak.
Yine firkat, yine hasret, yine hüsrân olacak.
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm,
Çünkü hicrân dolu kalbim, yine hicrân olacak.
Yine göç var diye, mecnûna haber verme sakın,
Yine mâtem, yine zârî, yine efgān olacak.
Açılan ol gül-ü tevhîd, sararıp solsa gerek,
Kapanıp Ka‘be-i irfân, yine vîrân olacak.
Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna dermân olacak?
Bu büyük derd-i elemden, kime şekvâ edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.
O şifâbahş olan envârını sen çeksen eğer,
Bana kim nûr verecek, kim bana Lokmân olacak?
O temiz pâk nefesin, âb-ı hayâtı bu çölün,
Onu dûr etme ki, her ferd ona reyyân olacak.
SAYFA 373
Hele ol nûr-u şerîfin, kime değmişse eğer,
Küçücük zerre de olsa, meh-i tâbân olacak.
O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe benim,
Bu küçük kalb-i hazînim, yine handân olacak.
Bâb-ı feyzinden ırak olmayı aslâ çekemem.
Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban Hâşiye olacak.
Nazarın erse, garîb başıma ey Nûr-u Hudâ
Bu gün artık bu hakîr bende de ummân olacak.
Bu anâsır, yüzüne her ne kadar çekse hicab,
Yine haksın, buna şâhid yine Kur’ân olacak.
Kāb-ı Kavseyn’den alıp dersimi, bildim ki ayân,
O güzel nûr-u bedî‘ ma‘nevî sultân olacak.
Sakınıp, Feyzî-i bîçâreye bahis açma bugün,
Yeni baştan yine şeydâ, yine giryân olacak.
Bîçâre talebeniz Hasan Feyzî
SAYFA 374
Risâle-i Nûr’un erkânından Halîl İbrâhîm’in Üstâdı hakkında bir mersiyesidir. Lâhika’ya geçirilsin.
(127)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ
Muhterem, Mübârek, Sevgili, Fazîletli Üstâd-ı Yektâmız Efendimiz Hazretlerine,
Evvelen: Arz-ı hâlim şudur ki: Birbiri içindeki muvakkat iftirâktan hâsıl olan ihtirâk, bizleri cidden dâğ-ı derûn eylemekte olduğundan, kendim gibi pürkusûr olan şu varakpâreciğimi nazar-ı afv ve merhamet ve müsâmaha ile bakılmasını istirhâm eylerim.
Ey Halîlü’r-Rahmân ve İbrâhîmü’z-zamân Sellemehullâhu’l-Mennân, ma‘den-i mâyeniz ve secâyâ-yı âliyeniz olan tefekkür hıllet tevâzu‘ şefkat sehâvet kemâl-i ubûdiyet, maʻrifet-i ulûhiyet ve mekârim-i ahlâk gibi bir çok hasâil-i hamîde-i âliyenizle Hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmla müşâbehât-ı ma‘neviyeniz hissediliyor.
Ezcümle Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَیْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًا ط وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهٖیمَ مُصَلًّی ط وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓی اِبْرٰهٖیمَ وَاِسْمٰعٖیلَ اَنْ طَهِّرَا بَیْتِیَ لِلطَّٓائِفٖینَ وَالْعَاكِفٖینَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْیوْمِ الْاٰخِرِ ط