EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

123

mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkîd etmemek ve kusûrunu affetmek düstûru ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz’î ve hissî şeyleri medâr-ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktizâ ettiği hürmet ve şefkatle beraber, nûrun şâkirdliği iktizâ ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim benim hâtırım için birbirini tenkîd etmemek lâzım geliyor.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[46]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Ma‘nen ma‘rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır.)

Birincisi: Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risâle-i Nûr’la çok kuvvetli irtibâtı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, hizmet-i nûriyenin hâricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercîh ediyorsun, daha ziyâde iltifât gösteriyorsun, nedendir?

124

Elcevab: Otuz üçüncü Söz’ün İkinci Mektûb’unda dediğim gibi, bu zamanda insanlar, ihsânını muhtâçlara çok pahalı satarlar. Meselâ, benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukābilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiyat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri müstesnâ olarak, başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukābilinde, dünyada, ehl-i velâyet gibi nûrânî netîceleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile ma‘nevî ihsân eder. Böylelerin bu nevi‘ ihsânlarına karşı, istediği fiyata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisâr-ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr-ı uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde bazı ârızalar ile inkisâr-ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me’yûsiyetle şekvâ etmeye sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâimâ şükrü ve metâneti ve sebâtı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde, netîcelerine ve semerâtına karşı kanâatla mükellefiz.

Meselâ, Risâle-i Nûr hizmetiyle Isparta ve civârında binler ehl-i îmâna fevkalâde kuvvet-i îmâniyeyi te’mîn etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir.

125

On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece-i velâyete sevketse, yine bu netîceyi aşağıya düşürtmez. Nûrun hakîkî şâkirdleri, bu gibi netîcelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat-i kalbiyelerini te’mîn eden üstâdlarının fevkalâde makamı ve mes’elelerde hükümleri yerine, Risâle-i Nûr’un sarsılmaz huccetleri o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi, bu hâlet ve i‘tikād başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, husûsî ve şahsî kalır.

Hatta ilm-i mantıkta kaziye-i makbûle ta‘bîr ettikleri, yani büyük zâtların delîlsiz sözlerini kabûl etmektir. Mantıkça yakîn ve kat‘iyeti ifade etmiyor. Belki zann-ı gālible kanâat verir. İlm-i mantıkta burhân-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delîle bakar ki, bütün Risâle-i Nûr huccetleri, bu burhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakāik-i îmâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nûr ibâdet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; ve sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî burhânlarla ilmî huccetler içinde hakîkatü’l-hakāika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usûlü’d-Dîn içinde bir Velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarîkat cereyânlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.

126

Teşbîhte hatâ olmasın, nasılki Kur’ân’ın gāyet kuvvetli ve mantıkî hakîkati, sâir dinleri felsefe-i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu; taklîdî ve aklın hâricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mu‘cizesi ve nûru olan Risâle-i Nûr dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı avâm ehl-i îmânın taklîdi olan îmânlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umûm ehl-i îmâna bir nokta-i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi zabtedilmez bir kal‘a hükmüne geçmiştir ki, bu emsâlsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avâm-ı mü’minînin îmânını şüphelerden ve İslâmiyet’ini hakîkatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.

Evet, her tarafta, hatta Hind ve Çin’de ehl-i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden, acaba İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mi var ki, sarsılmış diye şüpheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki, bir risâle çıkmış, îmânın bütün hakîkatlerini kat‘î isbat eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şüphe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.

Suâlin ikinci şıkkı: Sen bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi yani kuşların, mektûbları yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini

127

o latîfeyi ciddî bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl-i âlemi ve Risâle-i Nûr’un hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar.

Elcevab: Emir ve izn-i İlâhî ve havl ve kuvvet-i Rabbâniye ile, umûm hayvanâtın melâikelerden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi; kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar bilmese de, emr-i İlâhî ile ve ilhâm-ı Rabbânî ile çobanları onları sevkeder. O sevk-i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki, yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada bir gün mesâfede gider; o ilhâm-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.

Evet, nasılki küre-i arz, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerine gelen zulme i‘tirâz etti; ve cevv-i hevâ yağmursuzlukla ve soğukla Risâle-i Nûr’a gelen tazyîkāt ve müsâdereyi tenkîd etti; ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı, elbette kuş nev‘i de alâkadâr olabilir.

Evet, insanın bir kısım sun‘î kuşlarının bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinâyetine ve cehennemî zakkūm yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahrîbci kısmı hem küre-i arza, hem nev‘-i beşere müstebidâne, merhametsiz tahrîbâtına karşı, bu hayvânî kuşlar, te’sîrli bir sûrette istikbâli tenvîr eden Risâle-i Nûr’u elbette ma‘nen tebrîk edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir lâtîfedir, fakat çok ince bir hakîkat dahi içinde var.

128

Kardeşlerim,

Bu def‘a Meyve Risâlesi’nin tam kıymetini bilen ve kendine meyveci nâmını veren Risâle-i Nûr santralcisinin yazdığı mektûb, beni çok memnûn eyledi. Çünkü Hulûsî, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir zamandan beri mâbeynlerinde olan samîmâne dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebât ettiği gibi; onların Risâle-i Nûr’a karşı alâka ve irtibât ve sadâkatleri, aynen mâbeynlerindeki hâlisâne münâsebetleri gibi hem devam ediyor, hem metânet kesbediyor, ârızalarla sarsılmıyor. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ki, böyle hâlis, muhlis ve başkalara hüsn-ü misâl olan sâdık şâkirdleri Risâle-i Nûr’a vermiş ki, dâimî hakta hulûs ile ve nûr hizmetinde sabır içinde şükrediyorlar. O meyvecinin civârında ismini söylemediğim ma‘lûm ve çok alâkadâr olduğum kardeşlerim, husûsen Barla sıddîkları, beni çok def‘a hayâlen eski zamana ve o memlekete celbediyorlar. Barla ve dağlarında gezdiriyorlar. Ben onlarla ve o yerler ile çok alâkadârım, unutmuyorum. Onlara binler selâm ediyorum.

Kuzca hâtibi Hasan Şükrü’nün mektûbu beni memnûn eyledi, selâm ederim. Ma‘sûmlar, ümmîler, hemşîreler ve kalemle çalışanlar başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

129

(47)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Kardeşlerim,

Bu sâbık mektûbdan sonra, gecede tab‘ mes’elesine âit mektûbunuzu aldım.

Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki tab‘a karar verilmiş. O iki risâle intişârıyla pek büyük bir fütûhât-ı îmâniyeyi yapacaklar. Husrev’in iki mektûbu mâbeynimizde tam intişâr etmiş, yeter. Mâdem evhâm ediyorlar, onları çıkarsınlar veya ta‘dîl etsinler.

Sâniyen: Tab‘ zamanında tashîhlerine gāyet dikkat etmek elzemdir. Mümkün olduğu kadar sıhhatine ve yanlış olmamasına çalışmak lâzımdır.

Sâlisen: Kahraman Tâhirî’nin İstanbul’da mübârek hastası bu pek çok ehemmiyetli hizmette pederinin parlak kıymetli vazîfesinde büyük bir hissesi var ki, onu oraya çekmeye bir mübârek vesîle oldu. O hasta hicret, kalemiyle hizmeti o kızlara hüsn-ü misâl olması gibi, hastalığıyla daha ziyâde hizmet etti. Merâk ediyorum o hasta nasıl, ne hâlde?

Râbian: İstanbul’da Şemsî ve Azîz ve Nazîf o risâlelerin tab‘ına çalışmaları büyük muvaffakiyettir. Benim tarafımdan o üç ehemmiyetli kardeşlerime selâm ve minnetdârlığımla beraber deyiniz ki: Bu kutsî hizmet-i îmâniyede benimle beraber çalışmış hâs kardeşlerim derecesinde bütün ma‘nevî kazançlarıma her gün isimleriyle hissedâr edeceğimi

130

karar verdim. Bu büyük kazancı tam almak için şimdilik o iki risâlenin sıhhatle ve güzel bir tarzda tab‘ına çalışsınlar. İnşâallâh Tâhirî bu üç zâtlar ile beraber Âlem-i İslâm’ı mesrûr edecek ve çok uzakta bulunan ehl-i îmânın imdâdına bu nûrları yetiştirecek bir tarzda muvaffak olurlar.

Hâmisen: Şimdilik yeni harfle beş yüz nüsha kâfîdir. Hem o iki risâle yeni harfle olduğu zaman tevâfuksuz olsa zararı yok. Âyetü’l-Kübrâ gibi İnebolu’nun kapalı mektûbunda yalnız mübârek rüyalar vardı. Şimdi o kadar vaktim dardır ki bir kelime daha yazamadım.

Saîd

[48]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Eğer muvaffak olunsa, meyve ile Huccetullâhi’l-Bâliğa güzel tab‘edilse, intişâra başlasa, İnşâallâh hem bizim, hem Risâle-i Nûr’un, hem bu memleketin Âlem-i İslâm nazarında dehşetli evhâmdan berâetine, hem Âlem-i İslâm’daki ehl-i îmânın teselli ve nûr arayanlara inâyet-i Rabbâniye ile büyük bir fütûhât-ı nûriyede mukaddime ve Risâle-i Nûr’un külliyetle rûy-i zemînde intişârına İnşâallâh bir anahtar olacağını rahmet-i İlâhiyeden ümîd ediyoruz.

131

Başta sizler, İstanbul’daki yeni muktedir kardeşlerimiz, ne derece bu tab‘ mes’elesinde kâr kazanacağınızı düşününüz. Öylece çok ehemmiyetle, o iki risâle bir cild içinde gāyet güzel ve gāyet sıhhatli ve dikkatli bir tarzda evvelâ yeni hurûfla tab‘ına çalışınız. Meyve Risâlesi’nin Onuncu ve On Birinci Çiçekleri’yle beraber, dokuz mes’elesine mukābil Huccettullâhi’l-Bâliğa’nın da dokuz Huccet-i Îmâniyesi var. Meyvenin mes’eleleri gibi her birisinin başında, meselâ birinci parçanın başında Huccetullâhi’l-Bâliğa’dan Birinci Huccet-i Îmâniye yazılmalı. Otuz İkinci Söz’den alınan parçanın başındaki İkinci Huccet-i Îmâniye, tabiat parçasının başında Üçüncü Huccet-i Îmâniye, bu kıyâsa göre tâ en sondaki parça Dokuzuncu Huccet-i Îmâniye yazılsın, öylece tab‘edilsin.

Eğer başka şeylerden de münâsib gördüğünüz iki parça daha intihâb edip Huccettullâhi’l-Bâliğa’nın arkasına almak ile tam meyvenin on bir mes’elesine on bir huccet mukābil gelebilsin. Meselâ, Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı ve Yirmi İkinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesi gibi münâsib gördüğünüz iki parça ilâve edilir. Hem tab‘edildiği vakit Meyve Risâlesi başta olacak. Mübârek Husrev’in mübârek iki mektûbu el ile yazılan risâlelerde bâkî kalmalı. Ve az bir ta‘dîl ile eski hurûf ile tab‘edildiği vakte kalsa münâsib olur.

Siz İstanbul’da Azîz’e ve bu mes’elemize ciddî çalışan zâtlara deyiniz ki: Bu iki risâlenin tab‘ında aldığınız maddî ücretten binler derece fazla o iki risâlenin

132

ma‘nevî hizmetinden parlak ma‘nevî ücreti alabilirsiniz. Hem kardeşiniz Saîd’in size hergün ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına hissedâr etmeye karar verdiğinden binler derece ziyâde Risâle-i Nûr’un şâkirdleriyle ve bu iki risâleden tam istifâde edip îmânını kurtaranların ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına dahi hissedâr olabilirsiniz. Bu pek büyük kâr ve fâideyi kazanmaya başta Husrev ve Tâhirî ve Azîz olarak Risâle-i Nûr’un şâkirdleri ve dostları ellerinden geldiği kadar o büyük kârı kazanmak için bu mes’eleye ihtiyât ve tedbîr ile çalışsınlar. İstanbul’da bulunan, Onuncu Sözü tab‘eden Hacı Bekir gibi, Barla dostları ve Seyyid Şefîk ve Gönenli Hâfız ve merhûm fetvâ emîni Alî Rızâ ve Ahmed Şirânî’nin hakîkî dostları ve talebeleri bu mes’eleye yardımla alâkadâr olmaları lâzımdır.

Şimdilik yeni hurûfla beş yüz nüsha demiştik. Hâlbuki ne kadar ziyâde tab‘edilse daha iyidir. İhtiyâc da şedîddir. Ehl-i dalâlet ve muârızlarımız çok evhâma düşüp bir haltetmesin diye düşündüm. Hem belki serbest her yerde satamayacağız ve lâyık olmayan ellere veremeyeceğiz. Onun için böyle fikrime geldi. Siz daha iyi bilirsiniz.

Bana gönderdiğiniz Âyetü’l-Kübrâ’nın matbaa fiyatı olan yetmiş lirayı ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Mehmed Efendi ile gönderiyorum. Cenâb-ı Hakk İnşâallâh bu Âyetü’l-Kübrâ’nın fiyatında, Âyetü’l-Kübrâ’nın berâetimize ve serbestiyetimize vesîle olduğu gibi,

133

başka bir tarzda Risâle-i Nûr’un serbestiyetine ve intişârına bir vesîle olacak. Kerâmet-i Aleviye’de birinci ihtimâl ile mâdem Âyetü’l-Kübrâ nâmını Yedinci Şuâ‘ almış, Kuvvetli bir ihtimâl ile On Birinci Şuâ‘ olan meyve on bir mes’elesiyle ve Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın on bir huccetiyle, taşta on iki çeşme akıtmasıyla on bir mu‘cize gösteren Asâ-yı Mûsâ nâmı Kerâmet-i Aleviye’de bunlara verilmiş kanâatim geliyor. Eğer münâsib görürseniz, yeni hurûfu tam bilen, tam tashîhine yarayan bir kardeşimiz tab‘ vaktinde Azîz’in yanında bulunsa çok iyi olur. Meselâ Salâhaddîn, Zekâî, Mustafâ, Osmân, Âtıf gibi hem Risâle-i Nûr’u, hem yeni hurûfu bilen birisi Yâhûd nöbetle bulunsa münâsib olur.

Bundan evvelki mektûbun sûreti bizde kalmadı. Eski hurûfla bana gönderseniz münâsib olur. Bu mektûb âdâtıma muhâlif ve mektûblara benzemez bir tarzda muhtelif bahisler ve lüzûmsuz cümleler içine girdiği için müşevveş olmuş. Kusura bakmayınız. Mahkeme tarafından bana iâde edilen ve daha elime geçmeden postada müsâdere edilen mübârekler hey’etinin pehlivânı Küçük Alî’nin bir mektûbunu gördüm ki, her iki senede bir def‘a bütün Risâle-i Nûr’u yazmaya karar vermiş ve yapmış. Ve bu kahramanlığı ile benim Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa da hakîkî bir Abdurrahmân’ı ve arkasında çok Abdurrahmânları göreceğim diye keşfiyâtımı tam tasdîk etmiş. Ve mübârek Mustafâ’nın vazîfesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafâ dahi Hâfız Alî

134

zamanında tam bir muâvini ve vefâtından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek mübârek hey’et-i âliyesinde on sekiz sene evvel ümîd ettiğim hizmet-i nûriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ve ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalarda onların bedeline mahsûlât veriyor.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(49)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Ben Meyve Risâlesi’yle Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın âhirine Yirmi İkinci Söz'ün hikâye-i temsîliyesi ile Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı’nı ilâve edip tekrar İstanbul’daki Azîz’e göndermek niyet ettim. Belki evvelki gönderdiğimiz nüshalarda yanlışlar varsa, bununla mukābele edilir. Hem eski hurûfla tab‘edildiği zaman böyle bir nüsha daha lâzımdır diye düşündüm. Meyvedeki Husrev’in o iki mektûbunun medâr-ı vehim olabilen birkaç kelimesini kaldırdım.

Bu def‘a Gülcü Husrev’in bülbül tevâfuku ve İnebolu talebelerinin merdâne sadâkatlerini gösteren mektûblarının birer parçasını size gönderdim. Hasan Feyzî’nin mektûbunun

135

âhirinde veya münâsib gördüğünüz yerde yazılsın. Risâle-i Nûr kahramanı ve Isparta gülistânında nûrun gül fabrikasının parlak kâtibi, kuşların Risâle-i Nûr ile alâkadârlıklarına dâir latîf tevâfuka bir güzel zarâfet veren ve gül ile münâsebeti meşhûr bülbülün dahi aynı tevâfukuna imza basmasına ve o letâfete bir zarâfet katmasına dâir mektûbunun bir parçasıdır.

Saîd

(50)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Mübârek, çok Azîz, çok Kıymetdâr Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Bu mektûbun ikinci mes’elesiyle azîz Üstâdım tevâfuk kerâmetleriyle tuyûrun cevelângâhı olan fezâ-yı âlemin sükût ve sükûnetini ihlâl ederek sükkânı olan tuyûrun istirâhatlerini azametli ve dehşetli gürültüleriyle selbeden tahrîbâtçı canavar insan kuşlarının zulümlerini beşerin menfaatine tebdîl ve tahvîline vesîle olacak Risâle-i Nûr’un yazılması ve okunması zamanında alâkadârlıklarını gösteren kuşların muhtelif mahallerde gelip dinlemelerinin tevâfuklarını te’yîd edecek iki tevâfuk-u cemîlesiyle karşılaşmıştık.

136

Birisi: Bu mübârek mektûbun geleceği gün, kuşluk vaktinde bu fakîr talebeniz Husrev’in evinin sokağına açık pencerelerinden bir bülbül geldi, girdi, dolaştı, çıktı. Sofaya bülbülün hiç geldiği yoktu. Çok hayretime gitti. Bu mübârek kuş acaba ne için geldi, dedim. Akşam üzeri oldu. Bir kardeşimiz bu mübârek mektûbu getirdi. Okuduktan sonra anladım ki, bu bülbül kendi tâifesi nâmına kendi bahislerinin geldiğini müjdelemek için gelmiş.

İkincisi: Ertesi gün kahraman Tâhirî ile berâberdik. Ben söylüyordum, o yazıyordu. Kuşların bahsine gelmiştik. Ben bir iş için oturduğum yerden kalkmıştım. Pencereye doğru yakınlaştım. İki serçe kuşu pencereye doğru geliyorlardı. Birisi geldi, kondu. Beni görünce derhâl uçtu, gitti. Kardeşimiz Tâhirî’ye dedim: Alâkadârlıklarını te’yîd etmek için gelen bu kuşlara ne dersin? O da: Haktır, bu hakîkatli bahiste vücûdlarını göstermekle hakîkatini imza etmeye gelmişler dedi.

Çok kusûrlu talebeniz Husrev

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç