
SAYFA 123
mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkîd etmemek ve kusûrunu affetmek düstûru ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz’î ve hissî şeyleri medâr-ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktizâ ettiği hürmet ve şefkatle beraber, nûrun şâkirdliği iktizâ ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim benim hâtırım için birbirini tenkîd etmemek lâzım geliyor.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[46]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
(Ma‘nen ma‘rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır.)
Birincisi: Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risâle-i Nûr’la çok kuvvetli irtibâtı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, hizmet-i nûriyenin hâricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercîh ediyorsun, daha ziyâde iltifât gösteriyorsun, nedendir?
SAYFA 124
Elcevab: Otuz üçüncü Söz’ün İkinci Mektûb’unda dediğim gibi, bu zamanda insanlar, ihsânını muhtâçlara çok pahalı satarlar. Meselâ, benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukābilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiyat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri müstesnâ olarak, başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukābilinde, dünyada, ehl-i velâyet gibi nûrânî netîceleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile ma‘nevî ihsân eder. Böylelerin bu nevi‘ ihsânlarına karşı, istediği fiyata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisâr-ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr-ı uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde bazı ârızalar ile inkisâr-ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me’yûsiyetle şekvâ etmeye sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâimâ şükrü ve metâneti ve sebâtı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde, netîcelerine ve semerâtına karşı kanâatla mükellefiz.
Meselâ, Risâle-i Nûr hizmetiyle Isparta ve civârında binler ehl-i îmâna fevkalâde kuvvet-i îmâniyeyi te’mîn etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir.
SAYFA 125
On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece-i velâyete sevketse, yine bu netîceyi aşağıya düşürtmez. Nûrun hakîkî şâkirdleri, bu gibi netîcelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat-i kalbiyelerini te’mîn eden üstâdlarının fevkalâde makamı ve mes’elelerde hükümleri yerine, Risâle-i Nûr’un sarsılmaz huccetleri o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi, bu hâlet ve i‘tikād başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, husûsî ve şahsî kalır.
Hatta ilm-i mantıkta kaziye-i makbûle ta‘bîr ettikleri, yani büyük zâtların delîlsiz sözlerini kabûl etmektir. Mantıkça yakîn ve kat‘iyeti ifade etmiyor. Belki zann-ı gālible kanâat verir. İlm-i mantıkta burhân-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delîle bakar ki, bütün Risâle-i Nûr huccetleri, bu burhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakāik-i îmâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nûr ibâdet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; ve sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî burhânlarla ilmî huccetler içinde hakîkatü’l-hakāika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usûlü’d-Dîn içinde bir Velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarîkat cereyânlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.
SAYFA 126
Teşbîhte hatâ olmasın, nasılki Kur’ân’ın gāyet kuvvetli ve mantıkî hakîkati, sâir dinleri felsefe-i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu; taklîdî ve aklın hâricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mu‘cizesi ve nûru olan Risâle-i Nûr dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı avâm ehl-i îmânın taklîdi olan îmânlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umûm ehl-i îmâna bir nokta-i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi zabtedilmez bir kal‘a hükmüne geçmiştir ki, bu emsâlsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avâm-ı mü’minînin îmânını şüphelerden ve İslâmiyet’ini hakîkatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.
Evet, her tarafta, hatta Hind ve Çin’de ehl-i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden, acaba İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mi var ki, sarsılmış diye şüpheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki, bir risâle çıkmış, îmânın bütün hakîkatlerini kat‘î isbat eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şüphe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.
Suâlin ikinci şıkkı: Sen bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi yani kuşların, mektûbları yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini
SAYFA 127
o latîfeyi ciddî bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl-i âlemi ve Risâle-i Nûr’un hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar.
Elcevab: Emir ve izn-i İlâhî ve havl ve kuvvet-i Rabbâniye ile, umûm hayvanâtın melâikelerden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi; kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar bilmese de, emr-i İlâhî ile ve ilhâm-ı Rabbânî ile çobanları onları sevkeder. O sevk-i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki, yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada bir gün mesâfede gider; o ilhâm-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.
Evet, nasılki küre-i arz, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerine gelen zulme i‘tirâz etti; ve cevv-i hevâ yağmursuzlukla ve soğukla Risâle-i Nûr’a gelen tazyîkāt ve müsâdereyi tenkîd etti; ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı, elbette kuş nev‘i de alâkadâr olabilir.
Evet, insanın bir kısım sun‘î kuşlarının bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinâyetine ve cehennemî zakkūm yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahrîbci kısmı hem küre-i arza, hem nev‘-i beşere müstebidâne, merhametsiz tahrîbâtına karşı, bu hayvânî kuşlar, te’sîrli bir sûrette istikbâli tenvîr eden Risâle-i Nûr’u elbette ma‘nen tebrîk edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir lâtîfedir, fakat çok ince bir hakîkat dahi içinde var.
SAYFA 128
Kardeşlerim,
Bu def‘a Meyve Risâlesi’nin tam kıymetini bilen ve kendine meyveci nâmını veren Risâle-i Nûr santralcisinin yazdığı mektûb, beni çok memnûn eyledi. Çünkü Hulûsî, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir zamandan beri mâbeynlerinde olan samîmâne dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebât ettiği gibi; onların Risâle-i Nûr’a karşı alâka ve irtibât ve sadâkatleri, aynen mâbeynlerindeki hâlisâne münâsebetleri gibi hem devam ediyor, hem metânet kesbediyor, ârızalarla sarsılmıyor. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ki, böyle hâlis, muhlis ve başkalara hüsn-ü misâl olan sâdık şâkirdleri Risâle-i Nûr’a vermiş ki, dâimî hakta hulûs ile ve nûr hizmetinde sabır içinde şükrediyorlar. O meyvecinin civârında ismini söylemediğim ma‘lûm ve çok alâkadâr olduğum kardeşlerim, husûsen Barla sıddîkları, beni çok def‘a hayâlen eski zamana ve o memlekete celbediyorlar. Barla ve dağlarında gezdiriyorlar. Ben onlarla ve o yerler ile çok alâkadârım, unutmuyorum. Onlara binler selâm ediyorum.
Kuzca hâtibi Hasan Şükrü’nün mektûbu beni memnûn eyledi, selâm ederim. Ma‘sûmlar, ümmîler, hemşîreler ve kalemle çalışanlar başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 129
(47)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Kardeşlerim,
Bu sâbık mektûbdan sonra, gecede tab‘ mes’elesine âit mektûbunuzu aldım.
Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki tab‘a karar verilmiş. O iki risâle intişârıyla pek büyük bir fütûhât-ı îmâniyeyi yapacaklar. Husrev’in iki mektûbu mâbeynimizde tam intişâr etmiş, yeter. Mâdem evhâm ediyorlar, onları çıkarsınlar veya ta‘dîl etsinler.
Sâniyen: Tab‘ zamanında tashîhlerine gāyet dikkat etmek elzemdir. Mümkün olduğu kadar sıhhatine ve yanlış olmamasına çalışmak lâzımdır.
Sâlisen: Kahraman Tâhirî’nin İstanbul’da mübârek hastası bu pek çok ehemmiyetli hizmette pederinin parlak kıymetli vazîfesinde büyük bir hissesi var ki, onu oraya çekmeye bir mübârek vesîle oldu. O hasta hicret, kalemiyle hizmeti o kızlara hüsn-ü misâl olması gibi, hastalığıyla daha ziyâde hizmet etti. Merâk ediyorum o hasta nasıl, ne hâlde?
Râbian: İstanbul’da Şemsî ve Azîz ve Nazîf o risâlelerin tab‘ına çalışmaları büyük muvaffakiyettir. Benim tarafımdan o üç ehemmiyetli kardeşlerime selâm ve minnetdârlığımla beraber deyiniz ki: Bu kutsî hizmet-i îmâniyede benimle beraber çalışmış hâs kardeşlerim derecesinde bütün ma‘nevî kazançlarıma her gün isimleriyle hissedâr edeceğimi
SAYFA 130
karar verdim. Bu büyük kazancı tam almak için şimdilik o iki risâlenin sıhhatle ve güzel bir tarzda tab‘ına çalışsınlar. İnşâallâh Tâhirî bu üç zâtlar ile beraber Âlem-i İslâm’ı mesrûr edecek ve çok uzakta bulunan ehl-i îmânın imdâdına bu nûrları yetiştirecek bir tarzda muvaffak olurlar.
Hâmisen: Şimdilik yeni harfle beş yüz nüsha kâfîdir. Hem o iki risâle yeni harfle olduğu zaman tevâfuksuz olsa zararı yok. Âyetü’l-Kübrâ gibi İnebolu’nun kapalı mektûbunda yalnız mübârek rüyalar vardı. Şimdi o kadar vaktim dardır ki bir kelime daha yazamadım.
Saîd
[48]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Eğer muvaffak olunsa, meyve ile Huccetullâhi’l-Bâliğa güzel tab‘edilse, intişâra başlasa, İnşâallâh hem bizim, hem Risâle-i Nûr’un, hem bu memleketin Âlem-i İslâm nazarında dehşetli evhâmdan berâetine, hem Âlem-i İslâm’daki ehl-i îmânın teselli ve nûr arayanlara inâyet-i Rabbâniye ile büyük bir fütûhât-ı nûriyede mukaddime ve Risâle-i Nûr’un külliyetle rûy-i zemînde intişârına İnşâallâh bir anahtar olacağını rahmet-i İlâhiyeden ümîd ediyoruz.