
SAYFA 28
Zâten ecnebî parmağıyla, güyâ hakkımda teveccüh-i âmmeyi kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muâmelelere mezkûr maksad için yapıldığını, çok emârelerle kat‘î kanâatimiz geldi. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmış ve şân ve şeref ve hod-furūşluk gibi riyâkârlıklara hiç bir meyli kalmamış bir vaz‘iyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihânetlerinin hiç bir ehemmiyeti kalmadı. Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyorum. Bana lüzûmsuz evhâm yüzünden eziyet edenleri yakında ölümle i‘dâm-ı ebediyeye giriftâr olacaklarını düşünüp, hakîkaten acıyorum. Ya Rabbî, onların îmânını Risâle-i Nûr’la kurtar İ‘dâm-ı ebedîden, sırr-ı Kur’ân’la terhîs tezkeresine çevir Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum
Saîdü’n-Nûrsî
[10]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bu Hizbü’l-Kur’ânü’l-Muazzam’ın hem fevkalâde ehemmiyeti, hem fâidelerini, hem okumasında hiç bir vesvesenin gelmemesi, hem bütün Kur’ân’ın en ziyâde sevâblı âyetlerinin ihtivâsı, hem Risâle-i Nûriye’nin bütün esaslarını ve hakîkatlerini cem‘etmesini, hem herkese, husûsen her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya fırsat bulmayan ve hâfız olmayanlara
SAYFA 29
tamâm-ı Kur’ân’ın bir nümûne-i kudsîsi olması, hem mu‘cizâtlı yazılan tamâm-ı Kur’ân’ın tevâfuklu tab‘ında bir misâl-i musağğarı ve müjdecisi, hem maddî ve lafzî ve ma‘nevî parlak bir i‘câz göstermesi gibi, pek çok hâsiyetleri var. Ve bu şuhûr-u mübârekede pek çok bereketlere ve nûrlara medârdır ve onun tab‘ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırları kazandırır. Risâle-i Nûr’un iki parlak ve kudsî istinâd noktası ve âb-ı hayât çeşmesi olan شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ ilâ-âhirihî âyetiyle, قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ âyeti, her nasılsa sehven Sûre-i Âl-i İmrân’dan alınan âyetlerde yazılmamışlar. O iki âyeti de yazıp koyunuz.
Bugünlerde on ikinci sahîfeyi okurken اِنَّ الْمُنَافِقٖینَ فِی الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ âyeti zihnime ilişti. Mâkabline baktım, وَمَنْ اَحْسَنُ دٖینًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ ilâ-âhirihî gördüm. Arka sahîfesine baktım, gördüm ki: Risâle-i Nûr’a işâret eden dört âyet var ve onlar Birinci Şuâʻda îzâh edilmiş. Kalbime geldi: Her hâlde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulmetli ve nifâkı kuvvetli asrımıza da husûsî bakar. Dikkat ettim, kanâatım geldi. Bir emâresi şudur ki:
اِنَّ الْمُنَافِقٖینَ فِی الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ: cifir ve ebced hesabıyla, tâm tamına nifâkın dört mertebesinin tarihlerine tevâfuk ile parmak basıyor. Şöyle ki: Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler, فٖی deki okunmayan ی sayılmazsa, tâm tamına 1362 ederek bu seneye parmak basar.
SAYFA 30
Eğer مِنَ النَّارِ deki şedde bir nûn, bir lâm aslî hesab olsa, 1342 ederek Birinci Harb-i Umûmî’nin dehşetli nifâkları netice veren târîhine tâm tamına tevâfukla haber verir. Eğer şedde iki nûn sayılsa, okunmayan hemzeler ve de sayılsa, bin üç yüz yetmiş altı ederek, bu zulümâtlı nifâkın sukūt mertebesine ve çok âyetlerde nûr ile karşılaştırılan اَلظُّلُمَاتِ şedde sayılmaz kelimesinin makām-ı cifrîsi olan bin üç yüz yetmiş iki’ye dört fark ile tevâfuk ederek haber verir. Eğer okunmayanlar sayılsa ve اَلنَّارِ deki şedde lâm aslî olsa, tâm tamına bin üç yüz elli altı ederek küfür ve nifâkın dehşetli fırtınalarının târîhine tevâfukla parmak basar gördüm.
Evet, iki ر dört yüz, üç ف iki ل üç yüz, bir ق iki şeddeli ن lar üç yüz, bir م, bir س yüz, diğer م, bir ی, bir ن, o da yüz, iki ن o da yüz, yekûn bin üç yüz, bir ل, bir ك elli, şeddeli د sekiz ve iki medde, iki ء dört, mecmûu bin üç yüz altmış iki eder. Öteki üç adedi buna kıyâs edilsin.
Hem on ikinci ve on üçüncü sahîfelere dikkatle baktım, gördüm ki: Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ve muârızlarına o derece mutâbık geliyor ki, yalnız ma‘nâ-yı işârî ile bir remiz değil, belki bu asra bakan ma‘nâ-yı sarîhî ile husûsî bakar, küllî ma‘nâsına mümtâz bir ferd olarak dâhil eder diye kat‘î anladım, hadsiz şükrettim.
SAYFA 31
Bu hizmet-i nûriyede şimdiye kadar başımıza gelen belâlar yüz derece ziyâde olsa da yine ucuzdur, biz kazanıyoruz. O belâlar, ehemmiyetsiz fânî şişelerimizi ve cam parçalarımızı kırmalarıyla, bâkî ve uhrevî elmasları bize kazandırıyorlar diye sabır içinde şükretmeliyiz ve sevinmeliyiz bildim.
Hem beni bu sekizinci defʻadaki zehirlendirmeleri dahi yine akîm kaldığını size beşâret veriyorum. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ Gavs-ı A‘zam’ın ks te’mînâtı, yine tahakkuk eyledi.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını bu mübârek şuhûr-u selâsede isterim. Ve dâire-i nûriyede kesretli bulunan ma‘sûmların ve elleri boş dönmeyen mübârek ihtiyârların ma‘sûmâne duâlarını bütün rûhumla arzu eden kardeşiniz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Saîdü’n-Nûrsî
[11]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk ve Sarsılmaz Kardeşlerim ve Vârislerim,
Bana karşı şimdiki tazyîkātın üç sebebi var:
Birincisi: Hey’et-i Vekîlenin kararıyla, iâşem için her gün iki buçuk banknot ve sâir masraflar için de bir tahsîsât ve istediğim tarzda bir hâneyi
SAYFA 32
inşâ edip bana vermek hakkında buraya emir gelmişti. Ben de kabûl etmedim. Yalnız harcirâh için Denizli’de verilen bir kısmı kabûl ettim. Onlar da kızdılar, tarassuda başladılar.
İkinci Sebeb: Denizli ve havâlîsindeki ahâli Risâle-i Nûr hesabına bana karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn-ü teveccüh göstermesiyle ve buralarda dahi aynı hâl başlaması, garazkârların evhâmına dokunmasıdır.
Üçüncüsü: Ma‘lûm ölmüş adamın hesabına benden intikāmını almak için Afyon Vâlîsi’nin garazkârâne bahâneleridir. Fakat kader-i İlâhî, onların bu zulümlerini hakkımızda merhametlere ve maslahatlara çeviriyor. Siz merâk etmeyiniz. Bir maslahat şudur ki:
Onlar, yalnız Risâle-i Nûr yerinde beni susturuyorlar. Hâlbuki benim bedelime Risâle-i Nûr yüzer diller ile ve şâkirdleri binler lisânlar ile mükemmel konuşuyorlar. Nûrları, zulmetli kafalara ders veriyorlar. En büyük me’mûrları onlara gönderilen Risâle-i Nûr’un müdâfaası olan Meyvenin te’sîriyle başka risâleleri de bilhassa Huccetullâhi’l-Bâliğa Mecmûası’nı kemâl-i merâkla tedkîk etmeye başlamaları, onların inâdlarını kırdığına çok emâreler var.
Evet, nasıl ki, onlar şahsımla meşgūl olmaları Risâle-i Nûr’un bir derece serbestiyetine ve intişârına fâidedir. Öyle de, kardeşlerimle görüştürmemek dahi ehemmiyetli bir maslahattır.
SAYFA 33
Hatta bir defʻa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi, tâm bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyâretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhâmların evhâmına dokunmak ihtimâli, hem sırr-ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyânlarına karışmamak, hatta düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecrîdim hakkımızda bir inâyettir.
Bu şuhûr-ı mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşler ricâlen ve nisâen ve ma‘sûmlar ve muhterem ihtiyâr ve ihtiyâreler duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyâcımız var. İnşâallâh daha hiç bir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[12]
Bu istid‘â, üç makama gönderilmiştir. Oradaki kardeşlerime bir me’haz olmak için gönderildi.
Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlûmun şekvâsını dinlemenizi ricâ ediyorum.
Hürriyetin en geniş sûretini veren Cumhûriyet Hükûmeti’nde her bir hürriyetten men‘edildiğim hâlde, düşmanlarım benim aleyhimde her cihetle serbest olarak beni eziyorlar.
SAYFA 34
Hürriyet-i vicdân ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi te’mîn eden Cumhûriyet Hükûmeti, ya beni tâm himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun. Veyâhûd bana düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdâfaâtıma yasak demesin. Çünkü resmen, perde altında her muhâbereden men‘im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbîhât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tâm mahkeme-i temyîzin berâetimizi tasdîk ederek, mahkemedeki ehl-i vukūfun tahsîn ettikleri kitablarımı almak beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir iki mahrem risâlelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir iki ehl-i vukūfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben Hükûmet-i Cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya i‘lân ediyorum ki:
Kur’ân-ı Hakîm’in sırr-ı hakîkatiyle ve i‘câzının tılsımıyla, benim ve Risâle-i Nûr’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gāye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i‘dâm-ı ebedîsinden îmân-ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nevi‘ anarşilikten muhâfaza etmektir.
İşte Risâle-i Nûr, üç ehl-i vukūf hey’etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazîfe-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığından, yirmi sene hayâtım ve yüz otuz Risâle-i Nûr
SAYFA 35
meydanda, cerhedilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece da‘vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdîki altında, yirmi seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan, dinlemeyen ve bu kadar muhtâç olduğu hâlde istirâhatı için hiç mürâcaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını birkaçı müstesnâ olarak bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merâk etmeyen bu bîçâre mazlum Saîd, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyâsetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre mikdâr bulunsa idi, karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek? diye soruşturacaktı, merâk edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.
En elîm bir cüz’î hâdise şudur ki: Bir tecrîd-i mutlak içinde, her muhâbereden kesilmiş vaz‘iyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. Tâ, benim bütün hayâtımın sermayesi ve netîcesi ve gāyet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risâle-i Nûr’dan, Denizli’de mahkemede bulunan kitablarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf aleyhimde olan oradaki ehl-i vukūftan bir tek adam beni müdâfaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbûr olmuş.
SAYFA 36
Beni hapislere sokan muârızlarımın bir bahâneleri de üç mahkemede ondan berâet kazandığım tarîkatçiliktir. Hâlbuki, Risâle-i Nûr’da dâimâ da‘vâ edip demişim: Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsiz cennete gidenler çoktur, îmânsız cennete giden yoktur diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hânem yok, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin: Bana tarîkat dersi vermiş. Ve mahkemeler ve zâbıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatlerin hakîkatlerini ilmen beyân eden Telvîhât Risâlesi var ki, bir ders-i hakîkattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.
Hürriyet-i vicdânı esas tutan Hükûmet-i Cumhûriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdâdının rûhları bağlandığı bir hakîkate ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları olan îmân-ı tahkîkîyi gālibâne felsefeye karşı isbat eden bir eseri ve hâdimlerini himâye etmek, ehemmiyetli bir vazîfesidir. Yoksa o zayıf hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırmak, hiç bir vecihle o cumhuriyetin düstûrları müsâade etmez. Cumhûriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ derim.
Emirdağı’nda bir tecrît-i mutlakta Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 37
[13]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bana hizmet eden küçük bir Risâle-i Nûr talebesinin çoklar nâmına sorduğu suâline bir cevâbdır.
Suâl: Üstâdım, yağmur duâsı ve namazın netîcesi görünmedi, fâidesiz kaldı. İki üç def‘a bulut toplandı, yağmur vermedi, dağıldı. Neden?
Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit duâ ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında küsûf ve husûf namazı kılınır ve güneşin gurûbuyla akşam namazı kılınır. Öyle de, yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duâsının vaktidir. İbâdet ve duânın sebebi ve netîcesi emir ve Rızâ-yı İlâhîdir, fâidesi uhrevîdir. Eğer namazdan, ibâdetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battâl olur. Meselâ, akşam namazı güneşin batması için ve husûf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de, bu nevi‘ ibâdet, yağmuru getirmek için kılınsa yanlış olur. Yağmuru vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Biz vazîfemizi yaptık, onun vazîfesine karışmayız.
Gerçi yağmur namazının zâhir netîcesi yağmurun gelmesidir, fakat asl-ı hakîkî, en menfaâtli netîcesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaz‘iyetle anlar ki, onun ta‘yînini veren, babası, hânesi, dükkânı değil, belki onun ta‘yînâtını
SAYFA 38
ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemîn yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hatta en küçücük bir çocuk da, dâimâ aç olduğu vakit vâlidesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duâsında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu ma‘nâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hâne gibi idare eden bir zât, hem beni, hem bu çocukları, hem vâlidelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının fâidesi olmaz. Öyle ise ona yalvarmalıyız der, tâm îmânlı bir çocuk olur. Bu münâsebetle kısacık altı nokta beyân edilecek.
Birinci Nokta: Ni‘met ve Rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiyatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyânımızla gazabı celbediyoruz. Şimdi zemîn yüzünde zulüm ve tahrîbât, küfür ve isyan ile, nevʻ-i beşer tâm tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.
İkinci Nokta: Hadîste var ki: Hatta deniz dibindeki balıklar dahi günâhkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki, onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim de nafakamız azalır derler. Evet, bu zamanlarda öyle günâhlar, zulümler olur ki, rahmet istemekte yüzümüz kalmıyor, ma‘sûm hayvanlar da yüzümüzden azâb çekerler.
SAYFA 39
Üçüncü Nokta: Âyette vardır: Öyle musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit zâlimlere mahsûs kalmaz, ma‘sûmlar ve mazlûmlar da içinde yanar. Çünkü, musîbet-i âmmede ma‘sûmlar hârika bir tarzda, yangın içinde selâmet kalsalar, hikmet-i dîniye bozulur. Çünkü dîn bir imtihân ve tecrübedir. O vakit, Ebû Cehil gibi fenâlar, aynen Ebû Bekir-i Sıddîk radıyallâhü anh gibi tasdîk ederler. Onun için, musîbet-i âmmede ma‘sûmlar da belâ çekerler.
Dördüncü Nokta: Şimdi, malda ve rızıkta hileler ile sûiistîmal ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sâhib olmadığı ve on adamdan iki üçü tâm rahmete müstehak ise, ekincilerin malından istifâde edenlerden beş altısı ya zulüm ile, ya haram karıştırmakla, ya şükürsüzlük ile rahmete istihkākını kaybediyorlar.
Beşinci Nokta: Risâle-i Nûr, bu Anadolu memleketine gelecek belâların def‘ine ehemmiyetli bir vesîledir. Sadaka nasıl belâyı def‘ediyorsa, onun intişârı ve okunması da küllî bir sadaka nev‘inden, semâvî ve arzî belâların def‘ine vesîle olduğu, çok emârelerle ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiştir. Hatta Kur’ân’ın işaretiyle tahakkuk etmiştir. Yazması ve intişârı men‘edildiği zamanlarda dört def‘a zelzelelerin başlaması ve intişârıyla durmaları; ve Anadolu’da ve ekserî yerlerde okunması, İkinci Harb-i Umûmî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesîle olduğunu Sûre-i وَالْعَصْرِ işâret ettiği hâlde;
SAYFA 40
bu iki ay kuraklık zamanında, mahkemenin Risâle-i Nûr’un berâetine ve vatana menfaâtli olduğuna dâir kararını, mahkeme-i temyîzin tasdîk etmesiyle, Risâle-i Nûr’un tâm bir serbestiyetle intişârını ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men‘edilmesi; ve mahkemedeki risâlelerin sâhiblerine iâde edilmemesi; ve bizi de o cihette konuşmaktan men‘etmeleri cihetiyle, belâların def‘ine vesîle olan bu küllî sadaka-i ma‘neviye belâya karşı çıkamadı, günâhımız netîcesi kuraklık başladı.
Altıncı Nokta: Yağmursuzluk bir musîbettir ve cezâ-yı amel bir azâbdır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyâz ve hazînâne yalvarmakla ve pek ciddî nedâmet ve tövbe ve istiğfâr ile karşılamak ve sünnet-i seniye dâiresinde, bid‘alar karışmadan, şerîatin ta‘yîn ettiği tarzda dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmek ve duâ ve o hâle mahsûs ubûdiyetle mukābele etmektir.
Hem böyle umûmî musîbetler, ekser nâsın hatâsından geldiği cihetle, o insanların ekserî kısm-ı a‘zamı tövbe ve nedâmet ve istiğfâr etmekle def‘olur.
Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden ve dünyaya yalnız Risâle-i Nûr için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte, Denizli’de mahkemeye verilen cüz’î bir kısım Risâle-i Nûr’un sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtların yazmaya başladıkları
SAYFA 41
aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risâle-i Nûr’un serbestiyeti cüz’î olmasından, rahmet dahi cüz’î olarak kaldı. İnşâallâh yakında benim de risâlelerim iâde edilecek. O vakit tâm serbest olacak ve intişârı küllîleşecek. Ve rahmet dahi tâm olacak. Hâşiye
Saîdü’n-Nûrsî
[14]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
[Hem ma‘nevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecbûriyet tahtında bir cevâbdır.]
Suâl: Neden ne dâhilde, ne hâriçte bulunan cereyânlara ve bilhassa siyâsetli cemâatlere hiç bir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyânlara temastan men‘ediyorsun? Hâlbuki, eğer temas etsen ve alâkadâr olsan, birden binler adam Risâle-i Nûr dâiresine girip, parlak hakîkatlerini neşredeceklerdi. Hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın.