
SAYFA 28
Zâten ecnebî parmağıyla, güyâ hakkımda teveccüh-i âmmeyi kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muâmelelere mezkûr maksad için yapıldığını, çok emârelerle kat‘î kanâatimiz geldi. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmış ve şân ve şeref ve hod-furūşluk gibi riyâkârlıklara hiç bir meyli kalmamış bir vaz‘iyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihânetlerinin hiç bir ehemmiyeti kalmadı. Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyorum. Bana lüzûmsuz evhâm yüzünden eziyet edenleri yakında ölümle i‘dâm-ı ebediyeye giriftâr olacaklarını düşünüp, hakîkaten acıyorum. Ya Rabbî, onların îmânını Risâle-i Nûr’la kurtar İ‘dâm-ı ebedîden, sırr-ı Kur’ân’la terhîs tezkeresine çevir Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum
Saîdü’n-Nûrsî
[10]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bu Hizbü’l-Kur’ânü’l-Muazzam’ın hem fevkalâde ehemmiyeti, hem fâidelerini, hem okumasında hiç bir vesvesenin gelmemesi, hem bütün Kur’ân’ın en ziyâde sevâblı âyetlerinin ihtivâsı, hem Risâle-i Nûriye’nin bütün esaslarını ve hakîkatlerini cem‘etmesini, hem herkese, husûsen her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya fırsat bulmayan ve hâfız olmayanlara
SAYFA 29
tamâm-ı Kur’ân’ın bir nümûne-i kudsîsi olması, hem mu‘cizâtlı yazılan tamâm-ı Kur’ân’ın tevâfuklu tab‘ında bir misâl-i musağğarı ve müjdecisi, hem maddî ve lafzî ve ma‘nevî parlak bir i‘câz göstermesi gibi, pek çok hâsiyetleri var. Ve bu şuhûr-u mübârekede pek çok bereketlere ve nûrlara medârdır ve onun tab‘ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırları kazandırır. Risâle-i Nûr’un iki parlak ve kudsî istinâd noktası ve âb-ı hayât çeşmesi olan شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ ilâ-âhirihî âyetiyle, قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ âyeti, her nasılsa sehven Sûre-i Âl-i İmrân’dan alınan âyetlerde yazılmamışlar. O iki âyeti de yazıp koyunuz.
Bugünlerde on ikinci sahîfeyi okurken اِنَّ الْمُنَافِقٖینَ فِی الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ âyeti zihnime ilişti. Mâkabline baktım, وَمَنْ اَحْسَنُ دٖینًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ ilâ-âhirihî gördüm. Arka sahîfesine baktım, gördüm ki: Risâle-i Nûr’a işâret eden dört âyet var ve onlar Birinci Şuâʻda îzâh edilmiş. Kalbime geldi: Her hâlde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulmetli ve nifâkı kuvvetli asrımıza da husûsî bakar. Dikkat ettim, kanâatım geldi. Bir emâresi şudur ki:
اِنَّ الْمُنَافِقٖینَ فِی الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ: cifir ve ebced hesabıyla, tâm tamına nifâkın dört mertebesinin tarihlerine tevâfuk ile parmak basıyor. Şöyle ki: Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler, فٖی deki okunmayan ی sayılmazsa, tâm tamına 1362 ederek bu seneye parmak basar.
SAYFA 30
Eğer مِنَ النَّارِ deki şedde bir nûn, bir lâm aslî hesab olsa, 1342 ederek Birinci Harb-i Umûmî’nin dehşetli nifâkları netice veren târîhine tâm tamına tevâfukla haber verir. Eğer şedde iki nûn sayılsa, okunmayan hemzeler ve de sayılsa, bin üç yüz yetmiş altı ederek, bu zulümâtlı nifâkın sukūt mertebesine ve çok âyetlerde nûr ile karşılaştırılan اَلظُّلُمَاتِ şedde sayılmaz kelimesinin makām-ı cifrîsi olan bin üç yüz yetmiş iki’ye dört fark ile tevâfuk ederek haber verir. Eğer okunmayanlar sayılsa ve اَلنَّارِ deki şedde lâm aslî olsa, tâm tamına bin üç yüz elli altı ederek küfür ve nifâkın dehşetli fırtınalarının târîhine tevâfukla parmak basar gördüm.
Evet, iki ر dört yüz, üç ف iki ل üç yüz, bir ق iki şeddeli ن lar üç yüz, bir م, bir س yüz, diğer م, bir ی, bir ن, o da yüz, iki ن o da yüz, yekûn bin üç yüz, bir ل, bir ك elli, şeddeli د sekiz ve iki medde, iki ء dört, mecmûu bin üç yüz altmış iki eder. Öteki üç adedi buna kıyâs edilsin.
Hem on ikinci ve on üçüncü sahîfelere dikkatle baktım, gördüm ki: Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ve muârızlarına o derece mutâbık geliyor ki, yalnız ma‘nâ-yı işârî ile bir remiz değil, belki bu asra bakan ma‘nâ-yı sarîhî ile husûsî bakar, küllî ma‘nâsına mümtâz bir ferd olarak dâhil eder diye kat‘î anladım, hadsiz şükrettim.
SAYFA 31
Bu hizmet-i nûriyede şimdiye kadar başımıza gelen belâlar yüz derece ziyâde olsa da yine ucuzdur, biz kazanıyoruz. O belâlar, ehemmiyetsiz fânî şişelerimizi ve cam parçalarımızı kırmalarıyla, bâkî ve uhrevî elmasları bize kazandırıyorlar diye sabır içinde şükretmeliyiz ve sevinmeliyiz bildim.
Hem beni bu sekizinci defʻadaki zehirlendirmeleri dahi yine akîm kaldığını size beşâret veriyorum. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ Gavs-ı A‘zam’ın ks te’mînâtı, yine tahakkuk eyledi.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını bu mübârek şuhûr-u selâsede isterim. Ve dâire-i nûriyede kesretli bulunan ma‘sûmların ve elleri boş dönmeyen mübârek ihtiyârların ma‘sûmâne duâlarını bütün rûhumla arzu eden kardeşiniz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Saîdü’n-Nûrsî
[11]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk ve Sarsılmaz Kardeşlerim ve Vârislerim,
Bana karşı şimdiki tazyîkātın üç sebebi var:
Birincisi: Hey’et-i Vekîlenin kararıyla, iâşem için her gün iki buçuk banknot ve sâir masraflar için de bir tahsîsât ve istediğim tarzda bir hâneyi
SAYFA 32
inşâ edip bana vermek hakkında buraya emir gelmişti. Ben de kabûl etmedim. Yalnız harcirâh için Denizli’de verilen bir kısmı kabûl ettim. Onlar da kızdılar, tarassuda başladılar.
İkinci Sebeb: Denizli ve havâlîsindeki ahâli Risâle-i Nûr hesabına bana karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn-ü teveccüh göstermesiyle ve buralarda dahi aynı hâl başlaması, garazkârların evhâmına dokunmasıdır.
Üçüncüsü: Ma‘lûm ölmüş adamın hesabına benden intikāmını almak için Afyon Vâlîsi’nin garazkârâne bahâneleridir. Fakat kader-i İlâhî, onların bu zulümlerini hakkımızda merhametlere ve maslahatlara çeviriyor. Siz merâk etmeyiniz. Bir maslahat şudur ki:
Onlar, yalnız Risâle-i Nûr yerinde beni susturuyorlar. Hâlbuki benim bedelime Risâle-i Nûr yüzer diller ile ve şâkirdleri binler lisânlar ile mükemmel konuşuyorlar. Nûrları, zulmetli kafalara ders veriyorlar. En büyük me’mûrları onlara gönderilen Risâle-i Nûr’un müdâfaası olan Meyvenin te’sîriyle başka risâleleri de bilhassa Huccetullâhi’l-Bâliğa Mecmûası’nı kemâl-i merâkla tedkîk etmeye başlamaları, onların inâdlarını kırdığına çok emâreler var.
Evet, nasıl ki, onlar şahsımla meşgūl olmaları Risâle-i Nûr’un bir derece serbestiyetine ve intişârına fâidedir. Öyle de, kardeşlerimle görüştürmemek dahi ehemmiyetli bir maslahattır.
SAYFA 33
Hatta bir defʻa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi, tâm bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyâretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhâmların evhâmına dokunmak ihtimâli, hem sırr-ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyânlarına karışmamak, hatta düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecrîdim hakkımızda bir inâyettir.
Bu şuhûr-ı mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşler ricâlen ve nisâen ve ma‘sûmlar ve muhterem ihtiyâr ve ihtiyâreler duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyâcımız var. İnşâallâh daha hiç bir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[12]
Bu istid‘â, üç makama gönderilmiştir. Oradaki kardeşlerime bir me’haz olmak için gönderildi.
Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlûmun şekvâsını dinlemenizi ricâ ediyorum.
Hürriyetin en geniş sûretini veren Cumhûriyet Hükûmeti’nde her bir hürriyetten men‘edildiğim hâlde, düşmanlarım benim aleyhimde her cihetle serbest olarak beni eziyorlar.
SAYFA 34
Hürriyet-i vicdân ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi te’mîn eden Cumhûriyet Hükûmeti, ya beni tâm himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun. Veyâhûd bana düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdâfaâtıma yasak demesin. Çünkü resmen, perde altında her muhâbereden men‘im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbîhât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tâm mahkeme-i temyîzin berâetimizi tasdîk ederek, mahkemedeki ehl-i vukūfun tahsîn ettikleri kitablarımı almak beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir iki mahrem risâlelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir iki ehl-i vukūfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben Hükûmet-i Cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya i‘lân ediyorum ki:
Kur’ân-ı Hakîm’in sırr-ı hakîkatiyle ve i‘câzının tılsımıyla, benim ve Risâle-i Nûr’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gāye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i‘dâm-ı ebedîsinden îmân-ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nevi‘ anarşilikten muhâfaza etmektir.
İşte Risâle-i Nûr, üç ehl-i vukūf hey’etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazîfe-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığından, yirmi sene hayâtım ve yüz otuz Risâle-i Nûr
SAYFA 35
meydanda, cerhedilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece da‘vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdîki altında, yirmi seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan, dinlemeyen ve bu kadar muhtâç olduğu hâlde istirâhatı için hiç mürâcaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını birkaçı müstesnâ olarak bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merâk etmeyen bu bîçâre mazlum Saîd, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyâsetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre mikdâr bulunsa idi, karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek? diye soruşturacaktı, merâk edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.
En elîm bir cüz’î hâdise şudur ki: Bir tecrîd-i mutlak içinde, her muhâbereden kesilmiş vaz‘iyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. Tâ, benim bütün hayâtımın sermayesi ve netîcesi ve gāyet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risâle-i Nûr’dan, Denizli’de mahkemede bulunan kitablarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf aleyhimde olan oradaki ehl-i vukūftan bir tek adam beni müdâfaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbûr olmuş.