EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

54

[19]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bir suâl: Tevâfukla bu kerâmet nasıl kat‘î sâbit oluyor? diye kardeşlerimizden birisinin suâline küçük bir cevâbdır.

Elcevab: Bir şeyde tevâfuk olsa, küçük bir emâre olur ki, onda bir kasıd var, bir irâde var. Rastgele bir tesâdüf değil. Ve bilhassa tevâfuk birkaç cihette olsa, o emâre tam kuvvetleşir. Ve bilhassa yüz ihtimâl içinde iki şeye mahsûs ve o iki şey birbiriyle tam münâsebetdâr olsa, o tevâfuktan gelen işâret sarîh bir delâlet hükmüne geçer ki, bir kasıd ve irâde ile ve bir maksad için o tevâfuk olmuş, tesâdüfün ihtimâli yok.

İşte, bu mes’ele-i Mi‘râciye de aynen böyle oldu. Doksan dokuz gün içinde yalnız Leyle-i Regāib ve Leyle-i Mi‘râc’a yağmur rahmetinin tevâfuku ve o iki gece ve güne mahsûs olması; daha evvel ve daha sonra olmaması; ve ihtiyâc-ı şedîdin tam vaktine muvâfakatı; ve Mi‘râciye Risâlesi’nin burada çoklar tarafından şevk ile kırâat ve kitabet ve neşrine rastgelmesi; ve o iki mübârek gecenin birbiriyle birkaç cihette tevâfuk etmesi; ve mevsimi olmadığı hâlde acîb gürültülerle, söylenmeyecek maddî ma‘nevî zemîn gürültüleriyle feryâdlarına tehdîdkârâne ve tesellîdârane tevâfuk etmesi;

55

ve ehl-i îmânın me’yûsiyetinden teselli aramalarına ve dalâletin savletinden gelen vesvese ve za‘fiyete karşı kuvve-i ma‘neviyenin takviyesini istemelerine tam tevâfuku; bu geceler gibi şeâir-i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatâlarına bir tekdîr olarak, Kâinât bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz? diye ma‘nâsında, kesretli rahmetle şeâir-i İslâmiyeye karşı, hatta semâvât ve fezâ-yı âlem hürmetlerini göstermekle tevâfuk etmesi, zerre mikdâr insafı olan bilir ki, bu işte husûsî bir kasıd ve irâde ve ehl-i îmâna husûsî bir inâyet ve merhamettir. Hiç bir cihetle tesâdüf ihtimâli olamaz.

Demek hakîkat-i Mi‘râc, bir Mu‘cize-i Ahmediye asm ve kerâmet-i kübrâsı olduğu ve Mi‘râc merdiveni ile göklere çıkması ile Zât-ı Ahmediye’nin asm semâvât ehline ehemmiyetini ve kıymetini gösterdiği gibi, bu seneki Mi‘râc da zemine ve bu memleket ahâlisine kâinâtça hürmetini ve kıymetini gösterip bir kerâmet gösterdi. Hâşiye

Duânıza muhtâç Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

56

[20]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Sizin bu def‘a müjdeniz Risâle-i Nûr’un serbestiyeti bizim için pek çok kıymetdârdır. Demek Risâle-i Nûr’un hakîkati galebe çaldı ki, o kadar muhâbere ve tedkîk netîcesinde i‘tâsına karar verilmiş. Zâten Mi‘râc ve Regāib kerâmet-i rahmetiyesi ma‘nen bize haber verdi.

Siz maslahat ne ise, nasıl münâsib görürseniz kitabların alınmasına benim bedelime sizlerden münâsib kimseler gitsin. Benim tarafımdan Hâkim-i âdil nâmını kazanan Alî Rızâ’ya hem tebrîk, hem teşekkürâtımızı yazınız. Size yeni hurûfla dört mektûb göndermiştik. Haber alamadık. Eğer almamış iseniz tekrar göndereceğiz.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ederim

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

57

Risâle-i Nûr eczâlarını mahkemeden alarak bana getirip teslîm eden Denizli tüccârı, aslı Burdur'lu Hâfız Mustafâ’ya hitâbdır.

[21]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ

Azîz, Sıddîk Kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede Muvaffakiyetli Arkadaşım,

Sen binler safâlarla geldin, beni ebedî minnetdâr ettin Ve sâdık arkadaşların ile Risâle-i Nûr’un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetdârdır ki, değil yalnız bizi ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini, belki bu memleketi ve belki Âlem-i İslâm’ı minnetdâr ettiniz. Ehl-i îmânın imdâdına yetiştiniz. Risâle-i Nûr’un yolunu serbestçe açtınız. Ben bir seneden beri seni ve seninle beraber Risâle-i Nûr’un bu serbestiyetine çalışanları, Hâfız Alî ve Husrev gibi Risâle-i Nûr’un kahramanlarıyla beraber, ma‘nevî kazançlarıma ve duâlarıma şerîk etmişim, hem de devam edeceğim. Buraya kadar her bir dakîka yoldaki geçen zamanın, bir gün Risâle-i Nûr’un hizmetinde bulunduğun gibi beni minnetdâr eyledin.

Hâkim-i âdil nâmını alan ma‘lûm zâtı ve onunla beraber lehimize çalışanları, bu hakîkî adâlete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı yedi aydır onları da

58

aynen ma‘nevî kazançlarıma şerîk ediyorum. Bana teslîm ettikleri risâlelerin bir kısmını kardeşlerime göndereceğim. Hem bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar Risâle-i Nûr’un bundan sonraki hizmetine tam hissedârdırlar. Bu mes’elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip, bütün emvâtını ve ehl-i îmânının hayâtta olanlarını, hem ben kendim, hem Risâle-i Nûr’un bütün talebeleri ma‘nevî kazançlarımıza hissedâr etmeye karar verdik. Denizli Hapishânesini bir imtihân medresemiz telakkî ediyoruz.

Bizimle alâkadâr Denizli’de, hem hapsinde, umûmuna ve husûsuna ve tam adâletini gördüğümüz mahkeme hey’etine çok selâm ve duâ ederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

[22]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bizim kat‘iyen şek ve şüphemiz kalmadı ki, bu hizmetimizin netîcesi olan Risâle-i Nûr’un serbestiyetini, değil yalnız biz ve bu Anadolu ve Âlem-i İslâm alkışlıyor, takdîr ediyor, belki kâinât dahi memnûn olup cevv-i semâ ve fezâ-yı âlem alkışlıyorlar ki, üç dört aydır yağmura şiddet-i ihtiyâç varken gelmemişti.

59

Ankara’nın teslîm kararına tevâfuk eden Leyle-i Regāib’de emsâlsiz ve gürültülü bir tarzda rahmetin gelmesi; ve Denizli’de mahkemenin bilfiil teslîmine karar vermesi ile; yine Leyle-i Mi‘râc’da aynen Risâle-i Nûr’un bir rahmet olduğuna işareten, Leyle-i Regāib’e tevâfuk ederek, kesretle melek-i ra‘dın alkışlamasıyla rahmetin Emirdağı’nda gelmesi ve o teslîm kararına tevâfuk etmesi; ve bir hafta sonra Demek Denizli’de vekillerimizin eliyle mahkemeden alınması hengâmlarında yine aynen Leyle-i Regāib ve Leyle-i Mi‘râc’a tevâfuk ederek, aynen onlar gibi Şa‘bân-ı Şerîfin bir cum‘a gecesinde tekrar kesretle rahmet ve yağmurun bu memlekete gelmesi ve birbirlerine tevâfuk etmesi kat‘î kanâat verir ki, Risâle-i Nûr’un müsâderesi ve hapsi zamanlarına dört zelzelelerin tevâfuku, küre-i arzca bir i‘tirâz olduğu gibi; bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cum‘a gecesinde ki biri Leyle-i Regāib, biri Leyle-i Mi‘râc, biri de Şa‘bân-ı Muazzamın birinci cum‘a gecesinde rahmetin kesretle gelmesi ve Risâle-i Nûr’un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevâfuk etmesi, küre-i havaiyenin bir tebrîki, bir müjdesidir. Ve Risâle-i Nûr dahi ma‘nevî bir rahmet ve bir yağmur olduğuna kuvvetli bir emâredir.

Ve en latîf emâre de şudur ki, dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi. Pencereye vurdu. Biz uçurmak için işâret ettik, gitmedi. Mecbûr olduk, dedim: Pencereyi aç bakalım, ne diyecek? Pencereyi açtık. İçeri girdi, durdu. Tâ bu sabaha kadar kaldı. Sonra odayı ona bıraktık. Yatak odama geldim. Bu sabah çıktım,

60

kapıyı açtım. Yarım dakîkada döndüm. Baktım, Kuddûs, Kuddûs zikrini yapan bir kuşu odamda gördüm. Gülerek dedim: Bu misâfir ne için geldi? Tam bir sâat bana baktı. Uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum. Ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım, çıktım. Yarım dakîkada döndüm. O misâfir de kayboldu.

Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: Ben bu gece rüyamda gördüm ki, merhûm Hâfız Alî’nin kardeşi yanımıza gelmiş. Ben de dedim: Hâfız Alî ve Husrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek. Aynı günde iki sâat sonra çocuk geldi, dedi: Hâfız Mustafâ geldi. Hem Risâle-i Nûr’un serbestiyetinin müjdesini getirdi, hem mahkemedeki kitabları da kısmen getirdi. Hem serçe kuşunun, hem rüyanın, hem kuddûs kuşunun ta‘bîrini isbat etti. Tesâdüf olmadığını gösterdi.

Acaba emsâlsiz bir tarzda hem serçe kuşu, hem kuddûs kuşu acîb ve garîp bir sûrette gelip bakmaları, sonra kaybolmaları ve ma‘sûm çocuğun rüyasının tam tamına çıkması, Risâle-i Nûr’un Hâfız Alî gibi bir zâtın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevâfuku, hiç tesâdüf olabilir mi? Hiç bir ihtimâli varmı ki, bir beşâret-i gaybiye Hâşiye olmasın.

61

Evet, bu mes’ele küçük bir mes’ele değil, kâinât ve hayvanât ile dahi alâkadârdır. Ben Risâle-i Nûr’un bir şâkirdi olmaklığım i‘tibâriyle, onun serbestiyetinden kendi hisseme düşen bu kâr ve netîcede binler altın lira kadar kazancım var diye kanâat ediyorum. Başka yüz binler Risâle-i Nûr şâkirdlerinin ve takviye-i îmâna muhtâç ehl-i îmânın istifâdeleri buna kıyâs edilsin. Evet, dinin ve şerîatın ve Kur’ân’ın yüzden ziyâde tılsımlarını ve muammâlarını hall ve keşfeden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzâm eden; ve mi‘râc ve haşr-i cismânî gibi akıldan çok uzak zannedilen Kur’ân hakîkatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi

62

isbat eden ve onların bir kısmını îmâna getiren Risâle-i Nûr eczâları, elbette küre-i arzı ve küre-i havaiyeyi kendiyle alâkadâr eder. Ve bu asrı ve istikbâli kendi ile meşgūl edecek bir hakîkat-i Kur’âniyedir. Ve ehl-i îmânın elinde bir elmas kılıçtır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Emirdağı’nda Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[23]

Azîz Kardeşim,

Risâle-i Nûr’un avukatı Ziyâ’yı bizim tarafımızdan hem çok teşekkür, hem tebrîk ediniz. Çoktan beri rûhuma ihtâr edilmiş ki, Ziyâ nâmında birisi, Risâle-i Nûr nâmına büyük bir hizmet edecek. Bu mes’ele gösterdi ki, o Ziyâ, bu Ziyâ’dır. Bizleri ebede kadar minnetdâr eyledi. Mahkemede zabıt kâtibi ve a’zâdan Hesnâ Hanım ve sorgu hâkimi gibi vicdânlı zâtlara teşekkürâtımı ve onları unutmayacağımı, bilhassa başta Müftü Osmân, Hasan Feyzî olarak çok ehemmiyetli kardeşlerime selâmımızı ve minnetdârlığımızı bildiriniz. Ve hâkim-i âdil olan zâta, Risâle-i Nûr’un ekser eczâlarını ona hediye etmek için yazdırmayı karar verdiğimi söyleyiniz. Ve Risâle-i Nûr’un fahrî avukatı Ziyâ’ya, kısm-ı mühimmini yazdırıp ona hediye etmek niyetindeyim.

63

Tab‘olunan Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin beş yüz matbû‘ nüshaları da tab‘edenlere verilecek mi? Merâk ediyorum. Biri de, İstanbul’da müsâdere edilen ne kadar Risâle-i Nûr varsa bana âittir. İçinde yirmi Risâle bulunan mecmûa bana çok ehemmiyeti var.

Hem Denizli’den müfârakat ederken, emâneten Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi’ni, orada bazılarına bırakmıştım, o da bana çok lâzımdır. Belki Hoca Mûsâ Efendi biliyor.

Saîdü’n-Nûrsî

(24)

Azîz Kardeşim,

Çok Risâle içinde bulunan büyük mecmûa ki, orada dediğine göre mahkemeye mensûb bir zâtın elindedir. Eğer o mecmûa muattal kalmayıp dâimâ okunsa, o zâtın elinde olarak Denizli’deki müştâklara hediye ediyorum. Fakat o mecmûa başkasının malı olduğundan içinde kaç Risâle var, aynı tertîble bir kâğıda yazıp bana göndersinler. Tâ ben bir mislini yazdırıp sâhibine vereceğim.

Akşam dedin ki: Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm getirdim. Ceylan diyor yok. O mecmûa eğer bir misli yazılıyorsa veyâhûd yazılmış ise tamam oluncaya kadar yine kalsın. Âyetü’l-Kübrâ matbû‘ nüshaları masraf-ı tab‘iyesine medâr olmak için orada lâyık olanlara bir sülüsünü satabilirsiniz.

64

Hem Denizli hapishânesinde Kastamonulu bir kardeşimiz İhsân vardı. Orada mıdır? Ve ben orada iken başta Beylerbeyli Süleymân olarak umûmuna selâm ediyorum. Onlar Risâle-i Nûr’la alâkadârdırlar. Ve alâkadâr olmalıdırlar. Çünkü duâmıza dâhildirler. O hapis bir medresemizdir.

Saîdü’n-Nûrsî

[25]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

[Risâle-i Nûr’un zayıf veya yeni şâkirdlerini vesveseden kurtarmak için beyân ediyorum ki:]

Gizli bir komitenin desîsesiyle sâfdil bazı hocalar veyâhûd bid‘a tarafdârları bazı muârızlar, Risâle-i Nûr’un hiç zedelenmez bazı hakîkatlerine karşı gelmek için, benim çok kusûrlu ve i‘tirâf ediyorum çok hatâlı şahsımın noksânlarını ve hatâlarını işâa etmek ve beni onlar ile çürütmekle Risâle-i Nûr’a ilişmek ve darbe vurmak istediklerinin bu yirmi senedir yirmi ehemmiyetli hâdisesi var. Hatta iki def‘a hapsimize de bir nevi‘ vesîlesi olduğundan, dostlarıma ve Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine i‘lân ediyorum ki:

Ben, Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ki, nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfurûşluk etmek, belki kemâl-i mahcûbiyetle

65

Risâle-i Nûr’un mübârek şâkirdleri içinde onların samîmiyet ve ihlâsı ile kendimi affettirmek ve onların ma‘nevî şefâatiyle günâhlarıma bir keffâret aramaktır.

Bana i‘tirâz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zâhirî bazı hatâlarımı bahâne edip ve yanlış olarak Risâle-i Nûr’u benim malım zannedip Risâle-i Nûr’un nûrlarına perde çekmek, intişârına rekābet etmek için derler: Saîd cum‘a cemâatine gelmiyor, sakal bırakmıyor gibi tenkîdleri var.

Elcevab: Ben çok kusurları kabûl ile beraber derim: Bu iki mes’elede büyük ma‘zeretlerim var.

Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfi‘ Mezhebi’nde cum‘anın bir şartı, kırk adam imam arkasında Fâtiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana cum'a farz değil. Ben Mezheb-i A‘zamîyi taklîden, bazen sünnet olarak kılıyordum.

Sâniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüşmekten men‘ettikleri için, hem bu âhirde, resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temas ettirmemek için tenbîhât olmuş. Hem yirmi beş senedir ben münzevî yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzûr bulamıyorum. Ve herkesin arkasında mezhebimce iktidâ edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum. Daha Fâtiha’nın yarısını okumadan, imam rükû‘a gidiyor. Bizde Fâtiha okumak farzdır.

66

Sakal mes’elesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsûs değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücûmlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inâyet-i İlâhiye olduğunu isbat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risâle-i Nûr’a büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım.

Bazı âlimler sakalı tıraş etmek câiz değildir demişler. Muradları, sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek harâmdır, demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terketmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günâh-ı kebîreden çekinmek için, bu terk-i sünnete mukābil, Risâle-i Nûr’un irşâdıyla, yirmi sene haps-i münferid hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik. İnşâallâh o sünnetin terkine bir keffârettir.

Hem bunu da kat‘iyen i‘lân ediyorum ki, Risâle-i Nûr Kur’ân’ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sâhib olayım. Tâ ki kusurlarım ona sirâyet etsin. Belki ben o nûrun kusûrlu bir hâdimi ve o elmas mücevherât dükkânının perişan bir dellâlıyım. Benim karmakarışık vaz‘iyetim ona sirâyet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risâle-i Nûr’un bize verdiği ders de, hakîkat-i ihlâs ve terk-i enâniyet ve dâimâ kendini kusûrlu bilmek ve hodfurûşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini

67

ehl-i îmâna gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene fakat hakîkat olmak şartıyla minnetdâr oluyoruz, Allâh râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa biri gösterip, ısırmadan atılsa, nasıl memnûn oluruz; kusurumuzu, fakat garaz ve inâd olmamak şartıyla ve bid‘alara ve dalâlete yardım etmemek kaydı ile kabûl edip minnetdâr oluyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Pek çok kusûrlu Saîdü’n-Nûrsî

(26)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Denizli hapsi’nin üçüncü meyvesi olan kardeşlerime küçük mektûblar mecmûası ve burada da yazılan başka Risâlede kaydedilmeyen münâsib gördüğüm kısmını da bana yeniden tevâfuklu yazdığınız beraber Meyve Risâlesi tarzında benim için yazılsa iyi olur. Ve Denizli’deki kitablarımı siz kendiniz benim nâmıma alırsınız. Tâ ben sizden isteyinceye kadar veyâhûd münâsib görseniz Denizli’de de bırakabilirsiniz. Arkasında bu mektûbdan evvelki mektûb makine ile yazılan parça berây-ı ma‘lûmât size gönderildi. Herkes sizin gibi çelik, metîn olmadığından böyle şeyler yazdırılıyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç