RİSALE-İ NUR

01.11.2020

5897

14. Sözün Zeyli'nin Özeti / Deprem Musibeti ve Hikmetleri

14. Sözün Zeylini Zelzele Bahsini paragraf paragraf kısaca özetler misiniz? Depremlerde ne gibi hikmet ve güzellik vardır?

11.11.2020 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Bediüzzaman Hazretleri'nin Zelzele Bahsi adlı eserindeki temel yaklaşımı, bir madalyonun iki yüzüne benzer. Bir yüzünde maddî sebepler (fay hatları, yer kabuğu hareketleri), diğer yüzünde ise bu sebepleri birer perde gibi kullanan İlâhî irade ve hikmet vardır. Deprem gibi devasa hadiseleri sadece jeolojik süreçlerle açıklamak, bir mektubun içindeki manayı ve yazanı görmezden gelip sadece kalemin kâğıt üzerindeki sürtünmesine odaklanmak gibidir. Bilim bize nasıl sorusunun cevabını vererek yer altındaki fiziksel süreci tarif eder. Bediüzzaman Hazretleri ise bu sarsıntının niçin meydana geldiğine ve insanlığa ne fısıldadığına dair manevi bir pencere açar. Ona göre deprem, tesadüfün oyuncağı değil; her şeyi kuşatan bir ilmin ve her şeye hükmeden bir iradenin emriyle hareket eden bir memurdur. Bu bakış açısı, fen bilimlerinin verilerini inkâr etmez. Aksine, o fiziksel hareketlerin arkasındaki derin anlamı okumamızı sağlar. Şimdi ise depremin derin manasını, zelzele bahsindeki soru ve cevaplarla anlamaya çalışalım.

Deprem Gibi Umumi Musibetlerin Sebebi Nedir?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet, bir derece memlekette umumi şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevab: Umumi musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nasın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olması ile manen iştirak eder. Musibet-i ammeye sebebiyet verir.1

Deprem gibi büyük felaketler bazen sadece birkaç kişinin yaptığı hatalardan değil, toplumun genel tutumundan da kaynaklanabilir. Çünkü bir yanlış sadece onu yapanla sınırlı kalmaz; eğer diğer insanlar bu yanlışa ses çıkarmaz, görmezden gelir ya da içten içe desteklerse, o hata büyür ve yayılır. Yani insanlar “Ben yapmadım” dese bile sessiz kalmaları veya ilgisiz davranmaları, o yanlışın güçlenmesine katkı sağlar. Bu durumda az kişinin yaptığı büyük hatalar, zamanla toplumun ortak sorunu hâline gelir. Böyle olunca da ortaya çıkan olumsuz sonuçlar sadece o kişileri değil, herkesi etkileyen büyük sıkıntılara dönüşebilir.

Mesela bir toplumda yalanın yaygınlaştığını düşünelim. Başta birkaç kişi yalan söyler ama diğerleri buna ses çıkarmaz, “Herkes yapıyor” diye normal görür veya kendi işine geldiğinde aynı yola başvurur. Zamanla yalan, sadece birkaç kişinin hatası olmaktan çıkar, toplumun geneline yayılan bir alışkanlık hâline gelir. Böyle olunca güven duygusu zayıflar, insanlar birbirine karşı samimiyetini kaybeder ve toplum içten içe bozulmaya başlar.

İşte böyle durumlarda ortaya çıkan büyük musibetler, sadece tek tek şahısların hatalarından değil, toplumun genelindeki bu bozulmadan kaynaklanabilir. Çünkü yanlış yayılmış, herkes bir şekilde buna katkı sağlamış olur. Deprem gibi büyük felaketler de bu açıdan sadece fiziksel bir olay olarak değil, aynı zamanda insanlara bir yerde yanlış gidiyor mesajı veren bir uyarıdır. Yani yalan gibi bir günah yayılıp normalleştiğinde, sadece kişileri değil, bütün toplumu etkiler. Toplumun genelinde oluşan bu bozulma da bazen büyük sarsıntılarla insanlara şu şekilde hatırlatılır: Kendinizi düzeltin, gidişatınızı gözden geçirin. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

Müminlerin annesi Zeynep binti Cahş (ra), Rasulullah'a (sav) İçimizde salih kimseler olduğu hâlde helak olur muyuz? diye sorduğunda, Efendimiz (sav), Kötülük ve günahlar (habes) çoğaldığı vakit, evet buyurmuştur.2

Yani onlar da sessiz kalarak o kötülüklerin yayılmasına ortak olmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ise Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur.3

Rabbimiz bizi zulme azıcık meyletmekten dahi şiddetle men eder. Âyet bize, eğer o günahkârları uyarmazsak, o musibetin umumi hâle geleceğini söylemektedir.

Deprem Gibi Musibetler Hataların Bir Sonucuysa, Hiçbir Suçu Olmayan Masumların Bu Felakette Zarar Görmesi Nedendir?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaretüz zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah nasıl müsaade eder?” Yine manevi canibden Elcevab: Bu mesele sırrı kadere taalluk ettiği için Risâle-i Kader’e havale edip, yalnız burada bu kadar denildi. وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً Yani “Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit, yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp masûmları da yakar.” Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihandır. Ve dâr-ı teklîf ve mücâhededir. İmtihân ve teklîf iktizâ ederler ki, hakîkatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile, Ebubekirler a‘lâ-yı illiyyîne çıksınlar. Ve Ebucehiller esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer ma‘sûmlar böyle musibetlerde sağlam kalsa idiler, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslîm olup mücâhede ile ma‘nevî terakkî kapısı kapanacaktı. Ve sırr-ı teklîf bozulacaktı.4

Dünya bir imtihan yeridir. Eğer deprem gibi felaketler geldiğinde sadece suçluları bulup masumlara hiç dokunmasaydı, imtihanın sırrı tamamen bozulurdu. Çünkü o zaman herkes, mucizevi bir şekilde kimin cezalandırıldığını görür ve ister istemez inanmak zorunda kalırdı. Bu durumda iyi ile kötü, dürüst ile yalancı arasındaki fark ortadan kalkar, insanın kendi iradesiyle doğruyu seçme özgürlüğü kalmazdı. Neticede üstün ruhlu insanlarla karanlık fikirli insanlar aynı seviyede kalır ve manevi gelişme kapısı kapanırdı. Bu yüzden bazı musibetler geldiğinde sadece kötüleri değil, masum insanları da etkileyebilir. Bu, dünyadaki imtihanın bir gereğidir. Çünkü hayat, insanların sabrını, inancını ve duruşunu ortaya çıkaran bir imtihandır. Eğer masumlar hiç zarar görmeseydi, kötüler de kolayca doğru yola girer gibi görünür, samimi bir mücadele ve gerçek bir tercih ortaya çıkmazdı. Ama bu durum masumlar için bir haksızlık değildir. Çünkü onlar ahirette niyetlerine göre değerlendirilecek, bu dünyada çektikleri sıkıntılar karşılıksız kalmayacak, aksine büyük mükâfatlara dönüşecektir. Yani dünyada görünen zorluk, aslında onlar için ebedî kazanca vesile olur. Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:

Öyle bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.5

Dünyadaki imtihan, hakikatlerin perdeli kalmasını gerektirir. Eğer masumlar böyle musibetlerde daima sağlam kalsaydı ve küçük büyük her bela sadece zalimlere inseydi, imtihan perdesi yırtılıp herkese zorla iman ettirilmiş olurdu.

Masumların Mükâfatı Nedir?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Madem mazlum zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahiyece lazım geliyor. Acaba o biçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masûmların fani malları onların hakkında sadaka olup, baki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fanî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nevi‘ şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında aynı gazab içinde bir rahmettir.

Allah’ın adaleti yanında merhameti de vardır. Deprem gibi büyük musibetlerde zarar gören masum insanlar için bu durum sadece bir kayıp değildir. Eğer sabreder ve imanla karşılarsa, Allah onların bu kayıplarını ahirette çok büyük mükâfatlara çevirir. Dünyada kaybettikleri mallar onlar için sadaka yerine geçer, bu musibetler günahlarına kefaret olur ve eğer bu süreçte canlarını kaybederlerse, şehit sevabı alırlar. Yani görünüşte bir zarar gibi olan şey, ahirette büyük bir kazanca dönüşür. Sevgili Peygamberimiz (sav) bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Cenab-ı Hak, kıyamet gününde terazileri koyar. Ardından namaz kılanlar getirilir ve ücretleri tartılarak kendilerine noksansız verilir. Sonra zekât verenler getirilir ve onların da ücretleri tartılarak kendilerine eksiksiz verilir. Nihayet bir belaya duçar olmuş kimseler getirilir de bunlar için ne terazi konur ne divan kurulur ne de defterler açılır. Bunlara ücret, sağanak yağmurları gibi bol bol ödenir. Bunlara verilen sevapların büyüklüğünü görenler, “Keşke bizim de dünyada vücutlarımız makaslarla doğransaydı da biz de böyle büyük nimetlere kavuşsaydık.” derler.6

Neden Kâfirlere Değil De Müslümanlara Geliyor?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Sual: Ne için gavurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu biçare müslümanlara iniyor?

Elcevab: Büyük hatalar ve cinayetler tehir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler tacil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı âzamı, mahkeme-i kübrâ-yı haşre tehir edilerek, ehl-i imanın hataları kısmen bu dünyada cezası verilir.

Suç, büyüklüğüne ve mahiyetine göre farklı bir işleyişe sahiptir. İnsanın işlediği küçük hatalar genellikle bulunduğu yerde ve kısa sürede neticelendirilirken, devlete veya genel düzene karşı işlenen çok büyük suçların yargılaması daha yüksek ve donanımlı merkezlere bırakılır. İşte mümin bir insanın dünya hayatındaki hataları, inkârın getirdiği devasa cinayetlerin yanında küçük kaldığı için Allah, o kulunu ahiretin o çok şiddetli mahkemesine bırakmak istemez. Bu yüzden müminin günahlarına kefaret olacak sıkıntıları ve cezaları bu dünyada verir ki kul, öte tarafa temizlenmiş olarak gitsin. Bu durum, Allah’ın rahmetindendir. Buna karşın inkâr ve şirk gibi kâinatı sarsan boyuttaki büyük suçların cezası, bu fâni dünyaya sığmayacak kadar büyüktür. Bu sebeple inkâr edenlerin cezalarının büyük bir kısmı, adaletin tam ve mutlak olarak tecelli edeceği en büyük mahkemeye, yani ahirete ertelenir. Sonuç olarak müminin bu dünyada çektiği sıkıntılar bir arınma işlemiyken, inkârcıların cezalandırılmıyor gibi görünmesi ise davanın büyüklüğünden dolayı asıl merkeze sevk edilmesinden kaynaklanır. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

Şu ümmetim, rahmete mazhar olmuş bir ümmettir. Âhirette azaba mâruz kalmayacaktır. Onun azabı dünyadadır.7

Yine başka bir hadislerinde Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.8

Müminin dünyada karşılaştığı sıkıntılar bir azap değil, günahlarına kefaret ve rahmettir. Bu yüzden dünya, mümin için geçici bir zindan; kâfir için ise aldatıcı bir rahatlık yeridir. Asıl adalet ve gerçek karşılık ise ahirette verilecektir. Asıl mahkeme oradadır.

Neden Koca Yer Kabuğu İnsana Musallat Oluyor?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Sual: Adil ve Rahîm, Kadir ve Hakîm neden hususi hatalara hususi ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder? Bu hâl cemâl-i rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvafık düşer?

Elcevab: Kadîr-i Zülcelâl her bir unsura çok vazîfeler vermiş. Ve her bir vazîfede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazîfesinde bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sâir güzel neticeler bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazîfeden men‘ edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir. Ve lüzûmlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi, gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakîkat ve kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakîkat, kusurdan münezzehtirler. Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır. Ve çok mahlûkātın hukukuna bir tahkîrli tecâvüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura küllî vazîfesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlettir. Ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.9

Koca toprak tabakasının veya diğer tabirle yer kabuğunun bir kısım insanlara musallat edilmesinin hikmeti, insanların hata ve isyanlarındaki fevkalâde çirkinliği insanlara göstermek içindir. Bununla birlikte yer kabuğunun hareket etmesinin tek neticesi, depremle meydana gelen o şerler değildir. Dünyadaki kıtaların oluşumu ve dağların yükselmesi gibi neticeler, bu hareketliliğin asıl büyük neticeleridir ve dünyadaki mevcut düzenin kuruluşu bu hareketlerle olduğu gibi, o düzenin devamının sağlanması da bu hareketlerle olmaktadır. Yer kabuğundaki tabakalar, dünya çapında ehemmiyeti bulunan vazifelerini îfa ederken bazen de aynı zamanda depremdeki korku ve acılara sebep olmakta ve bu şekilde insanları îkaz etmek, hatalarını ihtar edip hatırlatmak ve günahlarına kefâret olmak gibi hizmetlere de vesile olmaktadır.

Deprem Tesadüfen Olabilir Mi?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılabat-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, adeta tesadüfî ve tabii ve maksadsız bir hadise nazarıyla bakarlar. Bu hadisenin manevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar. Ta ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?

Elcevab: Dalaletten başka hiçbir hakîkati yoktur. Çünkü her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın bir tek nev‘î olan, meselâ sinek tâifesinden hadsiz efradından bir tek ferdin yüzer azâsından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuûrun beşiği ve anası ve mercii ve hâmîsi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli efâl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi cüz’î olsun, küllî olsun, irâde ve ihtiyâr ve kasd-ı İlâhî hâricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezâsıyla zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bazen de bir ma‘deni harekete emredip ateşlendiriyor. Haydi, madenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhiye ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam, bir tüfenk ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçâre maktûlün büsbütün hukukunu zâyi‘ etmek, ne derece belâhet ve dîvâneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâl’in musahhar bir me’muru, belki bir gemisi, bir tayyâresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihâr edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbaniyi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.10

Depremleri sadece yer altındaki hareketlere bağlamak eksik bir bakıştır. Evet, yer kabuğundaki değişimler bir sebeptir, fakat bunları her şeyi yapan asıl güç gibi görmek yanlıştır. Çünkü bu olayların bir de insanlara bakan yönü vardır: uyarmak, düşündürmek ve acziyetini hatırlatmak. Yani deprem tesadüfî bir tabiat olayı değil, bir ikazdır. Madde ise tek başına etkili bir güç değil, sadece bir araçtır. Şu dünyanın ve içindeki her şeyin mükemmel yaratılışı, her sene üzerindeki canlıların yenilenmesi, hatta en basit görünen bir sinek kanadının dahi mucizeli yaratılışı, o sanatların ezelî sanatkârı olan Allah’ın varlığını gösterdiği gibi, her şeyin O’nun kudret ve iradesi tarafından kuşatılmış olduğunu da gösteriyor. Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:

Ve gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir. Hem karada ve denizde ne varsa bilir. Hiçbir yaprak da düşmez ki onu bilmesin; hem ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir Kitapta (Kur’ân'da) bulunmasın!11

Kur'ân-ı Kerîm'de, bir tek yaprağın ağaçtan düşmesinin dahi Allah'ın bilgisi dâhilinde olduğu bildirilmektedir. Bir yaprak, bir sinek dahi O’nun bilgisi ve iradesi dışına çıkamıyorsa, koca yer kabuğunun, yeryüzünün halifesi olan insanlar aleyhine, O’nun irade ve izni olmaksızın hareket etmesi mümkün değildir. Allah, hikmetinin bir gereği olarak dünyada görünen fennî kanunları ve sebepleri, kendi icraatlarını gizleyen birer perde yapmıştır. Zelzeleyi dilediği vakit, bazen de magma tabakasındaki bir madeni veya bir fay hattını harekete geçirir ve deprem meydana gelir. Depremler yer kabuğundaki böyle inkılâp ve hareketlerle olsa dahi, yine Allah’ın emri ve hikmetiyle olur; başka türlü olamaz. Mesela bir adam, bir tüfek ile birisini vursa; vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş almasına bakılsa ve fail o zannedilse, ne kadar ahmaklık ve divanelik olur. Aynen bunun gibi, Allah’ın emriyle O’nun uzayda gezen bir gemisi olan yeryüzüne âdeta önceden yerleştirdiği bir bombayı, gaflete düşen veya yoldan çıkan insanları uyandırmak için patlatmak, yine Allah’ın emriyle olabilir. Tüfeği görüp tetiği çeken eli inkâr etmek nasıl bir akılsızlıksa, fay hattını ve yer kabuğunun hareketlerini görüp onları harekete geçiren kudret elini görmemek ya da inkâr etmek, öyle büyük bir akılsızlıktır.

Müminlerin Vazifesi: Ayet ve hadislerde bildirildiği üzere, böyle musibetlerden ibret alarak günahlarından tövbe etmek, zalimlere kalben dahi taraftar olmamaktır. Bununla birlikte bunun bir imtihan olduğunu bilerek Allah'tan geleni rıza ve sabırla karşılamak, Allah’ın sonsuz rahmetinin depremde zahmet çeken müminlerle birlikte olduğunu düşünüp teselli bulmaktır.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 41.

  2. Buhari, Enbiya 7,

  3. Hud, 11 / 13

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 41.

  5. Enfal, 8 / 25

  6. Beyzavi, c.2 s.321.

  7. Ebu Davud, Fiten 4277

  8. Müslim, Zühd, 2956.

  9. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 43.

  10. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 44.

  11. Enam, 6/59.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (1)

Muhteşem bir izah

06.02.2025

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız