Bağış Yap

Sorular

4.887

Edille-i Şer'iyye Nedir? İslam'da Hükümlerin 4 Temel Kaynağı

İslam hukukunda (fıkıh) ameli ve dini hükümlerin çıkarıldığı asıl kaynakları ve dayanakları ifade eder. Şer'î hükümle şer'î delil arasında sıkı bir bağ mevcut olup dinî literatürde şer'î delil (çoğulu edille-i şer'iyye) denilince İslâm şeriatına ait hükümlerin doğrudan veya dolaylı olarak elde edildiği tafsîlî ve icmâlî deliller anlaşılır. İslam müctehidlerinin tamamı tarafından kabul edilen ve dini hükümlerin üzerine inşa edildiği dört temel kaynağa "Edille-i Erbaa" veya "Usul-i Erbaa" (dört delil, dört temel esas) denir.1 Bu asli deliller şunlardır:1. Kitab (Kur'an-ı Kerim): Allah tarafından Hz. Peygambere (sav) Cebrail (as) vasıtasıyla vahyedilmiş olan ve dini hükümlerin ilk ve temel kaynağını oluşturan Kur'an-ı Kerim'dir.2. Sünnet: Peygamber Efendimizin (sav) sözleri, fiilleri (davranışları) ve huzurunda yapılıp da karşı çıkmayarak onayladığı işlerdir.3. İcma-i Ümmet: Bir asırda yaşayan tüm İslam müctehidlerinin şer'î bir hüküm üzerinde fikir birliği (ittifak) etmeleridir.4. Kıyas-ı Fukaha: Hakkında açık bir hüküm (Kitab, Sünnet veya İcma) bulunan bir meseledeki ortak gerekçeyi (illeti) ve hikmeti esas alarak, hakkında açık hüküm bulunmayan benzer bir olaya da aynı hükmü uygulamaktır.2Bu dört ana delilin yanı sıra İslam hukukunda hüküm çıkarılırken, dinin genel prensiplerine ve maslahata uygun olarak örf ve âdetler ile maslahat-ı mürsele ve istihsan gibi yardımcı ve tamamlayıcı kaynaklara da müracaat edilir.3Sonuç olarak edille-i şer'iyye, İslam'da dini ve ameli hükümlerin hangi temel kaynaklara dayanılarak belirlendiğini ifade eder. Bu kaynakların başında Kur'an-ı Kerim ve Sünnet gelir. İcma ve kıyas ise bunlara dayanarak hükümlerin anlaşılmasına ve yeni meselelerin çözümlenmesine yardımcı olur. Örf, maslahat ve istihsan gibi deliller de gerekli durumlarda hüküm çıkarma sürecini tamamlar. Böylece edille-i şer'iyye, İslam hukukunun dayandığı temel esasları ve hükümlerin hangi kaynaklardan hareketle belirlendiğini gösterir.Ayrıca BakınızİSLAM HUKUKUNDA ÖRFEHL-İ SÜNNET NEDİR? TEMEL İNANÇ VE İTİKAD ESASLARIŞER'Î HÜKÜMLERİN TEFERRUAT KISMIŞERİATIN BİR HÜKMÜNÜ REDDETMEK KİŞİYİ KÜFRE SOKAR MI?KaynakçalarAbdurrahman Cezîrî, "Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı", çev. Mehmet Keskin, 7. Baskı (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1993), s. 6.Cezeri, a.g.e., s. 6-7.Ali Bardakoğlu, "Delil", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1994, c. 9, s. 138.

Kocası Vefat Eden Kadının İddeti Ne Kadar Sürer? İddet Süresince Nelere Dikkat Etmelidir?

Eşi vefat eden kadının iddet süresi, hamile değilse Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği üzere dört ay on gündür. Hamile olması hâlinde ise iddeti doğumla sona erer. Bu durum Kur'an'da şöyle bildirilmiştir:İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.1Bu süre içerisinde kadının, iddetini esas olarak kocasının vefat ettiği evde geçirmesi gerekir. Ancak zaruret ve meşru ihtiyaç hâlinde dışarı çıkması konusunda ruhsat bulunmaktadır.Hanefi fıkhına göre kadın, ihtiyaçlarını karşılamak ve geçimini temin etmek gibi sebeplerle gündüz vakti dışarı çıkabilir.2 Alışveriş yapmak, doktora gitmek, gerekli bir işini görmek, resmi iş, güvenlik veya geçimini sağlamak gibi ihtiyaçlar buna dahildir. Ancak mümkün olduğunca işini gördükten sonra evine dönmeli ve geceyi iddet beklediği evde geçirmelidir.Bununla birlikte vefat iddeti, sadece evden çıkmamakla ilgili değildir. Kadının bu süre içerisinde yas hükümlerine de riayet etmesi gerekir. Kocası vefat eden kadının iddet süresini süslenmeden, yani üzüntülü olmadığı izlenimi veren bir fiil işlemeden geçirmesi gerekir. Daha ayrıntılı ifade edecek olursak, kadının iddet süresince güzel koku ve yağ sürünmemesi, zinet eşyası takmaması, usfur ya da za'feranla boyanmış elbise giymemesi gerekir. Çünkü bunların tümü, süslenmek maksadıyla yapılan şeylerdir. Süslenmek ise üzüntü ile bağdaşmaz. Ayrıca süslenmek, erkeklerin kadına rağbet etmesini sağlar. Oysa kadının iddet süresince evlilik beklentisi içerisinde olan bir erkekle görüşme yapması yasaklanmıştır.3Ayrıca BakınızÖLÜM İDDETİ / İDDET SÜRELERİ NE KADARDIR?KaynakçalarBakara, 2/234.Serahsi, Mebsut, 5: 203; 6: 33; Kasani, Bedai', 4: 526.Serahsi, Mebsut, 6: 59; Kasani, Bedai', 4: 534.

“Tesadüf Hakiki Olarak Yoktur” Sözü Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Her şeyde ne kadar cüz'î olsa da, bir kasıd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. Tesâdüf, hakîkî olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaz'iyetleridir.1Tesadüf, sözlükte ve genel anlamıyla bir olayın herhangi bir kasıt, irade veya plan bulunmaksızın kendiliğinden meydana gelmesi ve olayların birbirine rastlantı sonucu denk gelmesi anlamında kullanılır. Bu bakış açısında meydana gelen bir şeyin arkasında onu özellikle isteyen ve gerçekleştiren bir irade bulunmadığı düşünülür. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin “Tesadüf, hakikî olarak olmamasıdır” sözü, kâinatta meydana gelen hiçbir şeyin Allah'ın iradesi, ilmi ve kastı dışında gerçekleşmediğini nazara vermektedir. Çünkü tesadüf kelimesi gerçek anlamıyla kullanıldığında, bir şeyin herhangi bir irade ve kasıt olmaksızın meydana gelmesini ifade eder. Halbuki Allah'ın iradesinin dışında meydana gelebilecek hiçbir olay yoktur. Kâinatta meydana gelen en küçük hadise dahi Allah'ın ilmi ve iradesi dahilindedir. Dolayısıyla bizim “tesadüf” dediğimiz şey, çoğu zaman bizim olayın arkasındaki hikmeti ve iradeyi göremememizden kaynaklanan bir isimlendirmedir. Olayın kendisinde gerçek anlamda bir “iradesizlik” veya “sahipsizlik” yoktur. Nitekim Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır:Ve gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları ancak O bilir. Hem karada ve denizde ne varsa bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Hem ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir Kitab'da (Kur'ân'da) bulunmasın!2Bir yaprağın dahi Allah'ın bilgisi dışında düşmediği bir kâinatta, insanın karşılaştığı olayların, kelimelerin birbirine denk gelmesinin veya çeşitli hadiselerin meydana gelmesinin Allah'ın iradesi dışında gerçekleştiğini düşünmek mümkün değildir. Biz bazen bir olayın neden ve hikmetini anlayamayabiliriz. Fakat bizim bilmememiz, o olayın başıboş ve sahipsiz olduğu anlamına gelmez. Bilmediğimiz yerde tesadüf değil, bizim göremediğimiz bir ilim ve irade vardır.Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur'da üzerinde durduğu tevafuk meselesi de bu açıdan önemlidir. Risale-i Nur'da bazı kelimelerin, cümlelerin veya harflerin dikkat çekici şekilde birbirine denk gelmesi yahut bazı olayların hayırlı neticelere vesile olması, sıradan bir rastlantı olarak görülmez. Bunlar, Allah'ın yardımına, inayetine ve rızasına işaret eden birer tevafuk olarak değerlendirilir. Bu bağlamda “tesadüf” ile “tevafuk” arasında büyük ve temel bir fark vardır. Tesadüf, irade ve kasıt olmaksızın meydana gelen rastlantıyı ifade ederken, Tevafuk, Allah'ın iradesi ve hikmetiyle meydana gelen anlamlı denk gelişleri ifade eder.Bu sebeple Bediüzzaman Hazretlerinin “Tesadüf, hakikî olarak olmamasıdır” sözü, kâinatta hiçbir şeyin başıboş, sahipsiz ve tamamen rastgele olmadığını anlatmaktadır. Her şeyde, ne kadar küçük ve bize ne kadar dağınık görünürse görünsün, Allah'ın ilminin, iradesinin ve hikmetinin bir cilvesi bulunmaktadır. İnsan bazen bu iradeyi ve hikmeti göremez fakat görememek, o hikmetin olmadığı anlamına gelmez. Kâinata iman nazarıyla bakıldığında “tesadüf” denilen birçok şeyin aslında tevafuk, hikmet ve İlâhî takdir çerçevesinde gerçekleştiği anlaşılır.Ayrıca BakınızTESADÜF KELİMESİNİ KULLANMAKKÂİNATTA TESADÜFE YER VAR MI? HER ŞEY MUHAKKAK HİKMETLE Mİ OLUR?TESADÜF VE ALLAH'IN VARLIĞIKUR'AN'DAKİ TEVAFUKLAR NASIL MUCİZE OLUYOR?TEVAFUK VE VAHDETKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 81.En'âm, 6/59.

Kaşların Rengini Açtırmak (Teşkir) Caiz midir?

Bu uygulamanın caiz olduğunu ve caiz olmadığını belirten âlimler bulunmaktadır. Konu güncel bir mesele olduğundan, kadim fıkıh kaynaklarımızda bu uygulama hakkında doğrudan bir değerlendirmeye rastlayamadık. Ancak mesele, güncel fıkhî konular çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak elbette ihtiyata uygun olan ve takvaya daha layık bulunan davranış, bu uygulamadan uzak durmaktır. Ancak haram da diyemeyiz. Bu konuda güncel fetvalar şöyledir:Kaşların rengini açtırmada herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü bu uygulamada ne nems (kaş alma) ne de Allah'ın yarattığını değiştirme söz konusudur. Boya ve renk kullanılması, bunların kısa sürede giderilebilmesi sebebiyle, kaş alma ve dövme gibi Allah'ın yaratışını değiştirme kapsamına giren uygulamalardan farklıdır.Ancak söz konusu uygulamada, evlenmek isteyen bir kişiyi yanıltma ve aldatma, yabancı erkeklere karşı süslenme veya kâfirlere benzeme amacı bulunursa, bu sebeplerden dolayı haram olur.1Kaşları teşkir etmek (rengini açmak) câizdir.2Kaşların rengini açmak (teşkir) câizdir. Çünkü bu, Allah'ın yaratışını değiştirme kapsamında değildir.3Bu işlem, kaşları düzeltip şekillendirmek ve kılları gidermek gibidir. Sonuç itibarıyla ikisi de aynıdır. (caiz değildir) Çünkü kaşların rengi değiştirildiğinde, kaş sanki tıraş edilmiş veya yolunmuş gibi görünür.4Kaşların, bakan kişinin “Bu kadın kaşlarını aldırmış (nemise)” diyeceği şekilde ten rengine boyanması câiz değildir. Bunu daha önce birçok defa ifade ettik. Ancak siyah dışındaki renklerle boyamak ve kâfirlere veya fâsıklara benzemeyi gerektiren bir durum bulunmaması hâlinde bunda, inşallah, bir sakınca yoktur.5Ayrıca BakınızKADINLARIN KAŞ YAPTIRMASI (KAŞ KONTÜRÜ)KADININ YÜZÜNDEKİ TÜYLERİ VE KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKEMOTERAPİ ALANLARIN YENİ KAŞ YAPTIRMASIERKEKLERİN KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜHİNT KINASI İLE SAÇ BOYAMA VE DÖVME YAPTIRMASAÇ BOYAMA İLE İLGİLİ HADİSLERSAÇ BOYASI GUSLE ENGEL MİDİR?/ KADINLARIN VE ERKEKLERİN SAÇ BOYAMASI CAİZ MİDİR?Kaynakçalarİslâmweb – Fetva No: 130563Heyet, Fetâvâ ve İstişârâtü'l-İslâm el-Yevm, c. 16, s. 247.Fadl b. Abdullah Murâd, el-Kavâidü'l-Ümm li'l-Fıkh ve Eseruhâ fi's-Sınâati'l-Fıkhiyyeti'l-Mutekaddime ve'l-Muâsıra, Dâr İbn Kesîr, 1. bs. (Dımaşk: 1446/2025), s. 157.Abdülmuhsin b. Hamd el-Abbâd el-Bedr, Şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd, ders 467, s. 21.Abdülkerîm b. Abdullah el-Hudayr, et-Ta'lîk alâ Tefsîri'l-Kurtubî, ders 14, s. 1.