Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinden tahliye olduktan sonra Emirdağı'na yerleşir. Burada da hapis hayatını aratmayacak derecede büyük sıkıntılar yaşar. Bu süreci Hz. Üstad kendi dilinden bizzat talebelerine şöyle anlatmaktadır.
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,...
Gizli düşmanlarımız hükûmetin ehemmiyetli ve büyük birkaç vazîfedârını elde edip beni tazyîkātla, Menemen ve Şeyh Saîd Hâdisesi gibi bir hâdise çıkarmak için, bütün kuvvetiyle en hassâs damarlarıma dokunduracak tarzda her desîseyi istiʻmâl ettiler. Gördüler ki, Eski Saîd yok, yenisi ise her şeye tahammül ediyor, o plânı sâir sûikastlere, ezcümle (Şeyh Esad ve Abdülbâkî ve Abdülhakîm gibi) zehir vermeye tebdîl ettiler. Hıfz-ı İlâhî onu da akîm bıraktı. Şimdi o münâfıklar resmen hükûmetin nüfûzunu, benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istiʻmâl ediyorlar. Fakat siz hiç telâş etmeyiniz. İnâyet-i Rabbâniye devam eder. Gittikçe fütûhât-ı Nûriye tevessüʻ ediyor...
Bu defʻa Hasan Feyzî’nin ve bir hafta evvel Halîl İbrâhîm’in şahsıma karşı fevkalâde hüsn-ü zannı ile mersiyeleri ve samîmî ve hazîn vedânâmeleri, az taʻdîl ile üç sebeb için kabûl edildi...
Ahmed Nazîf’in İnebolu talebeleri nâmına yazdığı ve Halîl İbrâhîm’in ağlatıcı mersiyesine iştirâklerini gösteren mektûbu, benim o havâlîdeki sebâtkâr kardeşlerim hakkında endişelerimi izâle eyledi. Cenâb-ı Hakk onlardan râzı olsun. Âmîn...
Münâfık düşmanlarımın maddî ve ma‘nevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, on ve belki yirmi defʻa kudsiyetleriyle kurtardılar. Fakat maatteessüf a‘sâbımda ve sinirlerimde ve hassâsiyetimde, o zulümden öyle şiddetli bir teessür, bir heyecan, bir teellüm, bir teneffür gelmiş ki, en samîmî bir dostumu ve tâm sâdık bir kardeşimi bir sâat yanımda tahammül edemiyorum, rûhum kaldırmıyor. Hatta biri bana baksa da sıkılıyorum. Eskide bende biraz bulunan merdümgirîzlik hastalığı, o zâlimlerin gaddârâne tazyîkleriyle ve tarassudlarıyla bende çok şiddetlenmiş. Güyâ ölmeden evvel hayât-ı ictimâiye cihetinde ölmüşüm ki, bu hakîkat ve bu sır için hakkımda, hâs kardeşlerim vefât mersiyelerini yazıyorlar.1
İşte bu süreçte Bediüzzaman Hazretlerine mersiye yazan talebelerden birisi de Santral Sabri Ağabey'dir. Santral Sabri Efendi'nin mersiyesi Emirdağ Lahikasında geçmektedir. Tam metni şu şekildedir;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا
Üstâd-ı Celîlü’l-Kadrim Efendim Hazretleri,
Her ân ve zaman müştâk ve mütehassir bulunduğum dest-i mübârek ve dâmen-i pâklerini tekrar tekrar öperim. İki aydan beri etrafımı dinliyorum. Ve gördüm ki, vasiyetnâmeniz
hem Risâle-i Nûr şâkirdlerini, daha doğrusu bu memlekette umûm kulûb-u mü’minîn ve muvahhidîni dâğdâr etmiş, telâşa düşürmüş. Ve arîz-i amîk düşündürmüş olduğunu gördüm ve bildim. Bilhassa bu hakîr-i pür-kusûr, nâme-i mezkûreyi ilk görüş ve okuyuşumda ânî ve serâpâ bir sıcaklık ve müdhiş bir me’yûsiyet ve muhît bir hüzün içinde boğuluyordum. Bir müddet sonra rahmet-i İlâhiye ile o hüzün ve teessür bulutu azar azar başımdan sıyrıldı. Hissettim ki: (Sûre-i Kevser’in) ma‘nevî kevserinden bir katrecik rûh ve dimağıma verilmiş. O mübârek Sûre-i Kevser, alâ kadri’t-tâka inkişâfa başladı. Ve kalb-i hakîrâneme ma‘nen dendi: Nebiyy-i Zîşân Aleyhi’s-Salavâtü’r-Rahman Efendimiz Hazretleri de dîvân-ı Sübhâniye; kemâl-i hâhiş ve sürûr ile irtihâl buyurdular.
Ve hâkezâ, Enbiyâ-yı sâire ve evliyâ, asfiyâ ve etkiyânın en mühim gāye ve hedefleri âlem-i bekā olduğu bedîhî iken, kim ister ki, ahbâb ve yârânından geri kalsın? Hulâsa, Sultân-ı Enbiyâ Aleyhisselâtü Vesselâm’ın haklarında revâ gördükleri tefevvühâttan birisi ki, o kâfir, müşrik, münâfıklar (اَبْتَرْ) ta‘bîr-i gayr-ı lâyıkını atıf ve sarfettiler. Hâlbuki zerre kadar şuûr ve insafı olan derk eder ki, O Rahmeten-li’l-âlemîn’in her asırda ve her günde ve her anda ârâmsız temâdî ve teselsül edegelen şerîat-ı garrâ-yı Ahmediyesi ve 350 milyondan ziyâde tâbi‘ ve müntesibînlerinin on dört asır ve ilâ yevmi’l-kıyâme devam ve devri i‘lâm ve i‘lân ve isbat ediyor ki:
"Ebter" ancak o kâfirler ve münâfıklardır. Çünkü o ebterler, mezar denilen hazîre-i nîrâna sukūttan sonra bednâmlarından mâadâ, dünyada hiç bir zikr-i cemîle mazhar olamamışlar. Ancak Firavun, Nemrûd, Ebû Cehil vesâire aleyhim’ül-la‘ne gibi en mezmûm ve müteneffir sıfatlarıyla kendilerini kemâl-i nefretle andırmaya sebebiyet vermişler. Binâenaleyh nûrlar külliyâtı şiddetli ihtiyâç ânında zuhûr edip İnşâallâh ebede kadar asırları, âlemleri tenvîr ve teşrîf ettiği ve edeceği için, bu gibi mâbihi’l-iftihâr-ı yektâ âlem-i bekā sermâye-i feyyâzını Kur’ân-ı Kerîm’in nihâyetsiz hakāik ve gavâmizine atşân ve kemâl-i şevk ile muntazır bulunan ehl-i îmâna tefvîz ve tevdî‘ ve ehemm-i umûr ve vezâif-i bihakkın îfâ ile ölmüş kalpleri nûr-u îmânla ihyâ eden her zaman mevcûd ve berhayâttır. Nesli de hem kesretli, hem de ebede kadar dâim ve lâyezâldir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ تَعَالٰی هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّنَا
Hem irtihâlin şartı, vazîfe-i kudsiyenin tekemmül ve nihâyet bulmasına menût değil midir? Hâlbuki Mektûbâttan, Lem‘alardan henüz kaleme alınmayan mevzû‘lar var. Bilhassa Yirmi Beşinci Mektûb ki, lâakal üç senelik bir mevzû‘ değil midir? Eğer ilk niyet ve talebimizi Cenâb-ı Hakk müyesser ve muvaffak kılsa, umûm Kur’ân’ın tefsîri, ednâ otuz senelik vazîfe önümüzde beklemiyor mu? Hem Allâmü’l-guyûb olan Halık-ı Ekrem, zaman içinde zaman halk etmesi cihetiyle üç seneye otuz üç senelik meyve ve sümbüller vermesi, şe’n-i Kudretullâh’tan olduğuna şüphe var mı?
Mâdem ki [فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ] veya [خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ] kavl-i kerîmânesi ve ihbâr-ı Sübhânîsi elimizde huccettir. O günlerden bir gün daha zam ve ilâve edilse, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetine ve nihâyetsiz ihsân ve rahmetine ve tükenmez fazl-ı keremine ne gibi nakîsa verir ve ne halel gelir? Öyle ise (اَللّٰهُمَّ یَسِّرْ جَمٖیعَ مُرَادِهِمْ وَحَصِّلْ مَرَامَهُمْ وَاَنِلْ مَقَاصِدَهِمْ وَحَقِّقْ اٰمَالَهُمْ وَطَوِّلْ عُمْرَهُمْ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ اٰمٖینَ) da‘avât-ı hâlisânesine muvâzabet edelim diyorum.
İzzetli Üstâdım, bir müddetten beri oldukça ehemmiyetli taaddî ve tecâvüzler vukū‘nu maalesef işitiyorum. Fakat Risâle-i Nûr hey’etinin inâyet-i hakla son zaferi, küfr-ü mutlakın şiddetle hükümfermâ olduğu bir zamanda asılsız, esassız ne kadar isnâdât ve tecâvüzât yapılsa, muhkem bir kal‘aya atılan taşın tekrar atan kimsenin kendine isâbet etmesi gibi, dışı koca, içi baca hâlliler her söz ve hareketleriyle kendilerinin ne mal olduklarını irâe ediyorlar demeyi zâid görüyorum. Bir cihette de şöyle hâtırıma geliyor ki: Risâle-i Nûr müellifine karşı tecâvüzât-ı vâkıada bulunmaları, hafî ve ma‘nevî bir esrârın izhârı için olduğuna kāni‘ ve kāilim. Zîrâ mürşid-i ekmelimize gaddârâne muâmeleler kalb-i nâzikânelerini rencîde etmekte ise de, öyle zamanlarda çok müessir ve hikmetfeşân ve cihândeğer münâzarât-ı kalemiye ve
[1: Şâkirdlerin mümessili i‘tibâriyle cem‘ zamîri münâsibdir.
fıkarât-ı hikemiyenin sudûru temâşâ ve mütâlaa edene çok büyük neş’e ve neşât veriyor. O da o acı tecâvüzün netâic ve semerâtıdır bilirim.
Asr-ı Saâdet’te Ekremi’r-Rusül Efendimiz Hazretlerine bir çok tecâvüzâtın îkāı sebebiyle ki, hadsiz hakîkatdâr hem nûrefşân, hem pek ziyâde tesliyetbahş âyât-ı Kur’âniye inzâl kılınmış. وَاِلٰی یَوْمِنَا هٰذَا umûm ehl-i hak ve bütün ümmete o beşâretli ve azametli ve ünsiyetli ve ihâtalı âyât-ı adîde medâr-ı kuvvet ve rasîn bir istinâdgâh olmuş değil midir sevgili mürşidim? Ezcümle [فَلَا یَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ] [فَلَا تُطِعِ الْكَافِرٖینَ] ve [قُلْ] emr-i celîl ve kavl-i münîfi ile başlayan yüzler âyetler ve [فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ] gibi çok ma‘nîdâr âyât-ı azîmenin sebeb-i nüzûlleri, rûh-u Habîb-i Kibriyâ’nın incinmesinden münbais olduğuna şek var mı? O zamandaki anûd mürtedlerin hücûm ve savletleri sebebiyle o çok mühim ve gāyet ziyâdâr ve pek lüzûmlu hitâbelerle, tâ arştan yârân ve ahbâbına sarsılmaz bir kuvvete, ebedî bir melce’e, sermedî bir müncîye merbûtsunuz. Ağyâr ve a‘dâsına da kemâl-i heybet ve azametle: "Utanın, ey ehl-i dalâlet, fikriniz söndü mü? Ey mahkûm-u gaflet insaniyetiniz uçtu mu? Ey âşık-ı zulmet!" diye dünyada gözü aç, uhrâda işi ve içi hiçlere berk-i hâtıf gibi nidâ etmek ve hakkın âlî olduğunu ibrâz etmek...
İzzetli Üstâdım, her kalp ve rûhun nûr ile imtizâc ve îtilâf edemediklerini çok kereler müşâhede ettim. Horozun (دُرّ) e değil (داری) ya kıymet vermesi,
böylelere tâm misâl oluyor. Fakat nûranîlere de bütün insaniyet ve hakāikten tecerrüd ile zulmetli gece gibi olunuz demek, kâr-ı insâniyet değil. Tıynet ve fıtrat i‘tibârıyla karga bülbüle: "Sen gülistândan çık, gel yollarda ve mezbelelerde lâşeleri yokla" diyemez. Ancak karga talâş yoklamaya, bülbül de gül koklamaya devam eder. Nûrlar şu İslâm muhîtinde vücûd-u beşerin her zerresinde kanın deverân ve seyelânı gibi, ehlinin bütün ruhuna işlemiş ve kökleşmiş ve yerleşmiş. Akarsuyun önüne sed çekilmez ta‘bîrince, buna mümânaat aks-i te’sîr sûretiyle teşvîk-i mahz olur. Birçok makamlara verilen müdâfaa ve meyvede [Risâle-i Nûr yasak edilmez] beyân-ı kat‘îsine karşı hiç bir kimsenin (لَا) diyememesi ve her alâkadârın nâfi‘dir diye tasdîki, bu da‘vânın en bâriz bir delîlidir.
Bir de sebeb-i saâdet bir zâtın zevâl ve ufûlünü arzu eden şaşkın düşünmüyor ki, o Vâris-i Rahmet-i Âlem dünyadan alâkasını kat‘etse, öyleler değil râhat huzûr bulmak, belki başlarına çok belâlar gelecek. Bîhuzûr kalacaklar. Bu mücerreb bir hakîkat iken, elin şaşkını oturduğu dalı kesmek nev‘inden dünyevî bir cehenneme ayak atmak istiyor. Âh... [حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ]
Nûrun bir şâkirdi Kusûrlu Sabrî
Gerçi meşrebime uygun gelmeyen müteaddid cümleler var. Fakat Sabrî’nin eskiden beri nûrlar hakkındaki takdîrkârâne ve samîmâne fıkraları beni ta‘dîlden vazgeçirdi, ilişmedim.
Saîdü’n-Nûrsî2
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c.1 s. 358
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c.1 s. 401

