Kâinatta tesadüfe asla yer yoktur; en küçük hadise dahi ilim, irade ve hikmetle olur. Gördüğümüz veya görmediğimiz ne kadar iş, fiil ve hadise varsa, hepsi hem bir hikmetle hem de adetullah dediğimiz İlahi kanunlar dairesinde meydana gelir. Sebepler ve tabiat kanunları denilen şeyler, hakikatte Cenab-ı Hakk’ın emrinin ve icraatının perdeleridir; kendi başlarına tesir sahibi değildir.
Bu sebeple “hikmetle olur” demek ile “adetullah çerçevesinde olur” demek birbirine zıt değildir. Adetullah, hikmetin cereyan tarzıdır. Cenab-ı Hak çoğu şeyi belirli kanunlar içinde yaratır; fakat neticeyi yaratan da, o kanunları koyan da Allah’tır.
Her bir hadisenin o şekilde cereyan etmesinde de Allah’ın, bizim bilip bilemeyeceğimiz hususi bir iradesi ve hikmeti vardır. Fakat çoğunlukla bu hikmet görünmez, perdeli kalır. Zaten her olayın hususi hikmetini tek tek bilmek de lazım değildir. Bilinmesi gereken esas nokta, sebepler dairesinde gerçekleşen her işin içinde Hakim isminin bir cilvesi bulunduğudur. Açık veya gizli pek çok hikmetle faaliyet gösterenin yalnız İlahi kudret olduğunu, hiçbir teferruatın dahi tesadüfen meydana gelmediğini bilmektir. Yüce Rabbimiz, Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:
Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. 1
Mesela bir yaprağın ağaçtan düşmesi, savrulması ve düştüğü yer dahi başıboş değildir. Rüzgar bir sebeptir; fakat o yaprağın kopuş zamanı, düşüş tarzı ve vardığı yer, Allah’ın kudreti, iradesi, ilmi ve görmesiyle olur. Gözümüze küçük, dağınık veya gelişigüzel görünen şeyler, bizim nazarımızdaki küçüklüktür. İlahi ilim ve hikmet cihetinde israf, abesiyet ve tesadüf yoktur.
Fakat o anda önümüze düşen bir yaprağın niçin tam o vakitte düştüğünü ve ona mahsus hikmetin ne olduğunu zorlayarak düşünmek doğru değildir. Çünkü bu, çoğu zaman bilemeyeceğimiz ve üzerimize vazife olmayan gaybi bir sahaya girmek olur. İnsan, her cüz’i hadisenin hususi hikmetini çözmekle mükellef değildir. Böyle zorlamalı yorumlar bazen evhama ve vesveseye de kapı açabilir.
Şu halde doğru bakış şudur: Her şey hikmetle ve kaderle olur; hiçbir şey tesadüf değildir. Fakat her şeyin hususi hikmetini tek tek bilmek gerekmez. Bize düşen, cereyan eden her hadisede İlahi hikmeti, rahmeti ve rububiyeti tasdik etmektir. Bediüzzaman Hazretleri bu konuyla alakalı olarak bir yerde şöyle der:
Hiçbir şey daire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, daire-i irade ve meşietinden dahi hariç değildir ki, böyle cüz’i ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor.2
Özetle, bizim için en faydalı bilgi, her şeyin Rabbimizin ilmi ve kudretiyle, irade ve dilemesiyle bir düzen ve uyum içerisinde meydana getirildiğidir. Neticesi neye hizmet eder, sonucu nedir; bu kısım bazen fark edilir, bazen fark edilmeyebilir. Dikkat ehli olanlar daha ziyade farkında olacaklardır.
En’am Suresi, 6/59
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.81

