Yılbaşına Dair

Hayatın Z Raporu

Pek çok köşe yazısında, dergilerde, internet haber sitelerinde ve TV programlarında yılbaşı güzellemelerinin yapıldığı / yapılacağı bir aya daha erdik. Bu sene de yılbaşının aslında bir yılın sonu olduğu çok da umursanmayacak. “Geçen gün ömürdendir.” hakikatine bir hayli uzak olanların berduş çığlıkları arasında buruşturulup bir kenara atılacak yine yaşanmış koskoca bir yıl. Hiç yaşanmamış gibi…

Serdengeçti’nin deyişiyle, yılbaşında kimi servetinden, kimi aklından, kimi iffet ve ismetinden olacak. Olsun… Yılda bir defa gelir bu. Kafalar dumanlı, gözler dumanlı… İçelim, oynayalım, dans edelim. Ötesinden bize ne? Dünya var imiş yahut yok imiş… Size ne?
Ruhları sömüren, merhameti öldüren, şehvetin ve nefretin kol gezdiği arka sokaklarda yine kim bilir kaç günah tescillenecek. Uydurma sakallı, sahte kahraman, alışveriş soytarısı “Noel Baba” yine Müslüman mahallelerinde, cami önlerinde pervasızca dolaşacak. Çam ağaçları bazı evlerin başköşesinde en süslü halleriyle yerini alırken bazı çocuklar birbirine, “Siz yılbaşı kutlamıyor musunuz?” diye soracak elbette.
Sahi siz yılbaşı kutlamıyor musunuz?
Yılbaşı yeni bir kavram değil. Bu ve benzeri şeyler Batılılaşma arzusu ve özentisi ile hayatımıza yavaş yavaş değil birdenbire girmiş. Yakup Kadri 1 Haziran 1929 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde şöyle değerlendirir durumu: “Yeni kimliğin, yeni bir yaşama şeklini de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Bu yeni yaşama şekli elbette Batılılarınki gibi olacaktır.” Yine aynı gazetenin 3 Temmuz 1929 tarihli sayısında insanlara bir hedef çizilmektedir: “Hiçbir şeyimiz eksik değildir. Yalnız iki şeye ihtiyacımız var: Hayat ve zevkte tam ve som Avrupalı olmak; yahut bu Avrupalı Türklerin adedini artırmak ve bilhassa bu çeşit ihtiyaçları vatandaşlarda yaratmak.”
Bu konudaki fikir ayrılığı dünyanın zihin evrenimizde nasıl tanımlandığı ile alakalıdır. Dünya bir oyun eğlence yeri mi yoksa bir ticarethane mi?
Tüccar olduğumuzu ve dünyanın da bir ticarethane olduğunu mübarek Kur’an bize bildiriyor: “Şüphesiz ki Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında Cennet hakikaten onların olmak üzere satın almıştır!” (Tevbe, 111). Mal ve can, karlı bir ticaretle onu verene satılmış; satış bitmiştir. Cenab-ı Hakk’ın bize zaten kendisinin verdiği malları bizden Cennet gibi bir fiyatla geri alması da onun kerem ve ihsanı gereğidir. Bizler da adeta bu beden ve dünya ticarethanesinin kiracıları hükmündeyiz. Dolayısıyla kâr zarar dengesini de gözetmek için muhasebe yapmak gibi bir yükümlülüğümüz var.
Ticaret veya muhasebe ile uğraşanlar çok iyi bilirler. Yazar kasa kullananların gün sonunda almak zorunda oldukları bir rapor vardır: Z raporu. O günkü bilançonun yer aldığı rapor bir hayli uzundur. O rapor alınmadan işlemlere devam etmenin mali açıdan problemlere yol açacağı ise kaçınılmazdır.
Yılın son günlerini hayatın Z raporunun çıkarılması gereken günler olarak görmek lazım. Hayat, gelir ve gider dengeleri üzerine kurgulanmış bir süreçten ibarettir. Maddi kayıp ve kazançların tüm insanlarca –hatta çocuklarca bile– en ince ayrıntısına kadar dikkat edildiği bir dünyada, manevi gelir gider muhasebesi için de aynı hassasiyet mutlaka gösterilmelidir. Bu muhasebe her günün sonunda yapıldığı gibi külli olarak yılsonunda da masaya yatırılmalıdır.
Acaba kendi sorumluluk alanlarımızla ilgili gerçekten üzerimize düşeni yaptık mı?
Sıla-i rahim, eş, çocuklar ve komşuluk hakkı konusunda durumumuz nedir?
İbadetlere sebatta kendimize 100 üzerinden kaç veririz?
Namazları zamanında “ikame” ettik mi?
Sosyal medyada harcadığımız zaman kadar (ya da en azından yarısı kadar) kitap okumaya zaman ayırdık mı?
Hayırda yarıştık mı?
Bu sorular uzar gider. Soruların ardından birtakım kararlar alınabilirse, bu önümüzdeki senenin kârlı olacağına işarettir. Zira ticaret erbabı vizyoner olmalı, geleceği planlamalıdır.
Akıllı hiçbir tüccar kırılacak şişelere elmas fiyatı vermez. Üstad Bediüzzaman Hazretleri dünya hayatı ve ona ait bütün nimetleri kırılmaya mahkûm şişeler olarak tanımlar. Sırf dünya için yaratılmış gibi bütün vaktini ona sarf eden, haz odaklı yaşayan insanlar da o kırılmaya mahkûm şişelere elmas fiyatı veren gafillerdir.
Bir başka açıdan bakıldığında, ahireti verip dünyayı kazandığını zannedenlerin bu hali La Fontaine fabllarında geçen horoza benzer:
“Horozun biri bir gün eşelenirken ayağı yuvarlak ve parlak bir cisme takılır. Güneşin altında bembeyaz parlayan bu garip cismi alan horoz kasabanın yolunu tutar. Bulduğu şeyi bir şekilde değerlendirmesi gerektiğinin farkındadır.
Kaldırımda gezinirken gözü bir dükkânın vitrinine takılır. Bir kuyumcuya ait olan vitrinde bu parlak şeylerden birkaç tane vardır. Horoz dükkâna girer ve elindekini satmak istediğini söyler. Kuyumcunun gözleri parlar ama çaktırmaz. “Alırım ama çok para etmez.” diye cevap verir umursamaz bir tavırla. Horozu kandırıp inciyi almak istemektedir. “Parayı ne yapayım sen bana birkaç darı ver yeter.” der horoz. Böylelikle elindeki incinin değerini bilmediği için yaptığı bu alışverişte büyük bir hüsrana uğramıştır.
Bizler de Kur’an’ın öğrettiği gibi Adem babamız ve Havva annemizin diliyle Rabbimize yalvarıyor ve diyoruz ki:
“Rabbimiz! (Biz) kendimize zulmettik; artık bize mağfiret etmez ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”

 

Tarık Çelik

İrfan Mektebi Dergisi /Aralık 2019