Fakr, geçim darlığı ve ihtiyaç halidir. Zaruret ise hayatı, aklı, dini, bedeni veya benzeri temel bir maslahatın ciddi şekilde tehlikeye girdiği mecburiyet halidir. Bu nedenle her fakirlik zaruret değildir. Her zaruret de haramı helal kılmaz.
Bu bakımdan bir kimse “Geçimim zor”, “gelirim az”, “şartlar ağır”, “çevrem böyle yapıyor” dediğinde, bu sözler tek başına haramı helal etmez. Çünkü burada önce şu soruya bakılır: Bu hal gerçek bir mecburiyet mi, yoksa nefsin büyüttüğü bir ihtiyaç mı? Ve bu sıkışıklık kişinin su’-i ihtiyarıyla mı doğdu, yoksa elinde olmayan bir sebeple mi oldu?
Bu noktada hakiki ve mecazi rızık ayrımı çok mühimdir. Zaruri olmayan ihtiyaçlar, lüksler, alışkanlıklar ve görenekler sebebiyle kişi kendini “mecbur” hissetse bile, bu durum zaruret sayılmaz. Çünkü çoğu zaman o sıkışıklık, hakiki ihtiyaçtan değil; tercihleri kötüye kullanmadan, israftan ve yanlış hayat tarzından doğar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şu şekilde açıklar:
اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖیحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesi, yani Zaruret, haramı helal derecesine getirir. İşte şu kaide ise, külli değil. Zaruret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helal etmeye sebebiyet verir. Yoksa su’-i ihtiyarı ile, gayr-i meşru‘ sebebler ile zaruret olmuş ise, haramı helal edemez. Ruhsatlı ahkamlara medar olamaz. Özür teşkil edemez. Mesela, bir adam su’-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufatı ulema-yı şeriatçe aleyhinde caridir. Ma‘zur sayılmaz. Tatlik etse, talakı vaki‘ olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su’-i ihtiyarıyla olmazsa, talak vaki‘ olmaz. Ceza da görmez. Hem mesela, bir içki mübtelası, zaruret derecesinde mübtela olsa da, diyemez ki: Zarurettir, bana helaldir. 1
Buna göre zaruret kaidesi mutlak ve sınırsız değildir. Şer‘i ruhsat, ancak hakiki zaruret halinde ve belli kayıtlarla geçerlidir. Eğer kişi kendi yanlış tercihiyle, haramı tercih etmesiyle veya gayr-i meşru bir yolla o sıkışıklığı meydana getirmişse, artık o hal özür olmaz.
Haramı helal edecek durumlar nelerdir?
Şer‘i kaideye göre, mesela ölüm tehlikesi bulunan açlıkta leşten zaruret miktarınca yemek; hayatı korumak için başka çare kalmadığında normalde yasak olan bir şeyi geçici olarak kullanmak; baskı ve ikrah altında, kişinin kusuruyla oluşmamış bazı mecburi haller yaşamak gibi durumlar bu başlık altında değerlendirilir. Fakat bunların tamamında gerçek mecburiyet ve ölçülü kullanım şartları esastır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şu şekilde ifade eder:
Evet, muzdar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir.2
Bu ölçü de zaruretin miktarını tayin eder. Ruhsat vardır; fakat yalnız zaruret kadar vardır. Zaruret ortadan kalktığında ruhsat da biter. Mecbur kalan bir kimse, başka çare bulamaz ve hayatı tehlikeye girerse, normalde haram olan bir şeyi sadece ölmeyecek kadar kullanabilir. Yani maksat karnını doyurmak değil, hayatını kurtarmaktır. “Tok oluncaya kadar yiyemez” ifadesi ise ruhsatın sınırını bildirir. Demek ki zaruret hali, insana keyfine göre hareket etme hakkı vermez. Sadece mecburiyet kadar izin verir.
Haramı Helal Etmeyecek Durumlar Nelerdir?
Faize dayalı lüks hayat kurup sonra borç baskısını zaruret göstermek, haram ilişki veya haram kazanç düzeni kurup sonra “şartlar böyle” demek, israf sebebiyle geçim darlığına düşüp ardından gayr-i meşru kazanca yönelmek, makam ve itibar için harama bulaşıp sonra bunu kaçınılmaz göstermek; bunlar şer‘i zaruret değildir. Çünkü bunların temelinde su’-i ihtiyar, yani tercihlerini kötüye kullanma vardır.
Mecellede geçen şu 3 madde, konuyu açıklama noktasında faydalı olacaktır.
Madde 21: Zaruretler Memnu' Olan Şeyleri Mübah Kılar.
Zaruret: Zorlayıcı sebep, memnu ise men edilmiş, yasaklanmış demektir. Mübah: İbaha edilmiş, yani serbest bırakılmış, helal edilmiş anlamındadır. Zaruretler, yasakları mübah hale getirir. Zaruret, insanı bir şeyi yapmaya zorlayan semavi, yani insanın elinde olmayan sebebe denir. Tedavi edilemeyen şiddetli ağrı, bir uzvun veya hayatın kaybedilme tehlikesi ve başka bir emrin yapılamaması mecburiyeti hep zarurettir. Yapılması dinen ve hukuken yasaklanmış bazı şeyler vardır ki, bu gibi zaruretlerin varlığı durumunda bu yasaklar kalkar.
Mesela, açlıktan ölmek durumunda kalan kimse normalde haram olan domuz etinden ölmeyecek kadar yiyebilir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
(O,) size ancak ölüyü (usulünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı), (akan) kanı, domuz etini ve kendisi Allah'dan başkası için kesilen (hayvanın etin)i haram kılmıştır. Fakat (başkasının hakkına) tecavüz edici olmadan ve haddi (zaruret mikdarını) aşıcı olmadan kim (bunlardan ölmeyecek kadar yemeye) mecbur kalırsa, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafur (çok bağışlayan)dır, Rahim (çok merhamet eden)dir. 3
MADDE 22: Zaruretler Kendi Miktarlarınca Takdir Olunur.
Takdir, değerlendirme; ölçme, miktar ise ölçü demektir. Zaruret halinde yasak fiillerin işlenmesi ancak zaruret miktarınca caiz olur. Dolayısıyla açlıktan ölmek üzere olan bir kimse, haram olan bir yiyecekten ancak ölmeyecek kadar yiyebilir; susuzluktan ölmek üzere olan kimse de bulduğu bir haram içecekten ancak ölmeyecek kadar içebilir. “Nasıl olsa yedik, içtik, olmuşken doya doya içelim veya yiyelim” diyemez.
MADDE 23: Bir Özür İçin Caiz Olan Şey, O Özrün Zevaliyle Batıl Olur.
Caiz, izin verilmiş; zeval, yok olma; batıl ise geçersiz demektir. Zaruret hali ortadan kalkınca, yasak geri döner ve o fiil caiz olmaktan çıkar. Mesela, açlıktan ölmek üzere olan bir kişi, haram olan bir şeyden sadece ölmeyecek kadar yiyebilir. Ölme durumu ortadan kalktığı anda artık o haram yiyecek eski durumuna, yani haramlık durumuna döner.
Netice olarak, her fakirlik zaruret değildir. Her zaruret de haramı helal etmez. Kişinin kötü tercihleri ile ortaya çıkmamış gerçek ve kaçınılmaz mecburiyet, ruhsat sebebi olabilir. Kişinin kendi hatası, günahı, israfı, alışkanlığı ve gayr-i meşru meyilleriyle ortaya çıkan zaruret ise özür sayılmaz. Ruhsat, izin zaruret miktarıncadır; keyfe, alışkanlığa ve umumi helalleştirmeye dönüşemez.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 157.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 149.
Bakara, 2/173.

