Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 255
[Mesnevî-i Nûriye’nin Fihristidir.]
Bu mecmûanın mukaddimesi beş noktadır.
Birinci Nokta: Saîd’in İmâm-ı Rabbânî, İmâm-ı Gazâlî, Mevlânâ Celâleddin gibi kalb, rûh, akıl gözleri açık olarak Kur’ân’ın dersiyle hakîkate bir yol bulduğunu beyân eder.
İkinci Nokta: Eski Saîd’in yeni Saîd’e inkılâb ettiği zaman Arabca olarak Lem‘alar, Habâb, Katreler, Habbe, Zehre, Zerre, Şemme gibi risâleleri te’lîf ettiğini beyân eder.
Üçüncü Nokta: Bu Arabî Mesnevî mecmûası, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ çekirdeği ve fidanlığı hükmünde olduğunu beyân eder.
Dördüncü Nokta: Kur’ân’ın bir i‘câz-ı ma‘nevîsiyle her şeyde bir pencere-i ma‘rifet açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsûs bir sırrı anladığını beyân eder.
Beşinci Nokta: Âdetâ her i‘lem, bir risâlenin bir şifresi olduğunu beyân eder.
[Lem‘alar Risâlesi]
Mesnevî-i Nûriye’nin birinci kısmı olan Lem‘alar risâlesi tevhîde dâir olup, Risâle-i Nûr’daki Yirmi İkinci Söz’ün esası ve Arabcasıdır. On dört lem‘adan ibâret olan ve her lem‘asıyla tevhîdin en ince hakîkatlerini gāyet mufassal bir sûrette îzâh eden ve bir silsile-i delâil ve şehâdet ibrâz eden çok kıymetdâr bir risâledir. Bu risâleye herkes hava, su, ekmek gibi muhtâçtır.
[Reşhalar Risâlesi]
Bu risâle îmânın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakîkatini ve nübüvvet-i Ahmediyeyi asm gāyet kat‘î ve kuvvetli parlak burhânlarla isbat eder. Nasıl güneş ziyâsız olmadığı gibi, ulûhiyet de risâletsiz olmadığını ve nübüvvetin hakîkatini güneş gibi gösterir. Kâinât, mücessem bir Kur’ân-ı kebîr olduğu gibi; kâinâtın da âyetü’l-kübrâsı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu pek vâzıh delîllerle ve pek yüksek burhânlarla isbat eder.
SAYFA 256
Hâlıkımızı bize ta‘rîf eden en büyük burhânlardan birisinin şu kitâb-ı kebîr-i kâinât olduğunu; ikincisinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu; üçüncüsünün de Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğunu beyân eden bu risâlenin on iki reşhası var. On İkinci Reşha’da yirmi bir aded mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm işâret eden bir salavât-ı şerîfe, o Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e getirilir. Daha sonra uzun bir i‘lemde nübüvvet-i Ahmediyenin asm görülmemiş bir tarzda delîllerini gösterir. Bu risâlenin Türkçesi, Risâle-i Nûr’da On Dokuzuncu Söz’dedir.
[Lâsiyyemâlar]
Onuncu Söz’ün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makamı’nın Türkçe’sidir. Bu risâle haşre dâir olup, bu zamanda çok lüzûmludur. Bilhassa inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesen; ve İbn-i Sînâ gibi acîb bir dâhînin, ”Haşir bir mes’ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez“ dediği haşri, en basît fehimlere de kabûl ettiren; ve haşrin binler numûnelerini arz yüzünde müşâhede ettiren; ve haşri iktizâ eden pek çok esmâ-yı İlâhiyeden, tâ mâhiyet-i insaniyeye kadar haşrin vukūunu isbat eden gāyet kıymetli bir risâledir.
[Tevhîd denizinden bir Katre]
Bu risâle, bir ifâde-i merâm ve dört bâb ve bir hâtime ve bir mukaddimeden ibârettir.
İfâde-i merâmda, müellifin hak yolda giderken pek çok musîbetlere ve dehşetli belâlara düştüğünü, aczini ve fakrını vesîle yaparak dergâh-ı ulûhiyete ilticâ ettiğini; inâyet-i ezeliye kendisini Kur’ân’a teslîm ettiğini ve Kur’ân’ı kendisine muallim yaptığını; ve nefis ve şeytanla yaptığı muhârebelerde netîcede muzaffer olduğunu; ve bir ihtâr ile de bu risâlenin çok insanları biiznillâh vehmî tehlikelerden kurtaracağını beyân eder.
SAYFA 257
Mukaddimesinde, müellifin kırk senelik ömründe, otuz senelik tahsîlinde, yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendiğini ve bu dört kelimenin ma‘nâ-yı harfî, ma‘nâ-yı ismî, niyet, nazar olduğunu ve dört kelâmın ise, birisinin Ben kendi kendime Mâlik değilim ikincisinin el-mevtü hakkun, üçüncüsünün Rabbî vâhidün, dördüncüsünün enenin bir nokta-i sevdâ olduğunu beyân ve tefsîr eder.
Birinci Bâb: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ beyânında olup Allah’dan başka Allâh olmadığını, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm onun resûlü olduğunu; Furkān-ı Azîmüşşân Hâlik-ı Âlem’in kelâmı olduğunu; ve beşeri tevhîde da‘vet ettiğini; ve âlemin erkân ve eczâsı elli beş lisânla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek tevhîdi i‘lân ettiklerini; ve kâinâtın terkîblerindeki cereyân-ı ahvâlin pek çok sıfatları lisânıyla Hâlik-ı Âlem’in kadîm ve kadîr olduğunu; ve o sıfatların Cenâb-ı Hakk’ın evsâf-ı kemâliyesine şehâdet ettiklerini ve Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettiklerini; ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârâtını tasdîk ettiklerini; hem لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkati مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkatini istilzâm ettiğini; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkati de îmânın beş rüknünü tazammun ettiğini; hem sıfat-ı rubûbiyete de mazhar ve mir’ât olduğunu; hem nübüvvetin velâyet derecelerini icmâlen ve tafsîlen beyân eder.
Hâtimesinde, Dört çeşit hastalıkları ve tedâvi çarelerini gösterir.
Birinci Hastalık: Ye’sin ma‘nâsını anlatır. Ve açtığı yarayı tedâvi eder.
İkinci Hastalık: Ucubdan bahseder.
Üçüncü Hastalık: Gururdan bahseder.
Dördüncü Hastalık: Sû’-i zandır. Bu kelimeyi tefsîr eder.
Müellifin tahtel'arz yaptığı hayâlî bir seyâhatte gördüğü hakîkatlerden
Birinci Hakîkat: Eğer hıyânetle Mâlik-i Hakîkî’den gaflet etse, nefsin firavunluğuna sebeb olduğunu beyân eder.
SAYFA 258
İkinci Hakîkat: İnsanın husûsî dünyasının direği, insanın kendi vücûdu ve hayatı olduğunu; bir gün harâb olacağını; bildiğimiz ve gördüğümüz dünya bir iken insanlar adedince dünyalar olduğunu beyân eder.
Üçüncü Hakîkat: Dünyanın safâlarıyla beraber ağır bir yük olduğunu; esbâba el açmaktan ise bir Rabb-i Vâhid’e ilticâ etmenin daha kârlı olduğunu bahseder.
Dördüncü Hakîkat: Müellif-i muhteremin kendi nefsine tasrîhen, başkalara ta‘rîzen söylediği sözler ki, kâinâtın uzak çöllerine gidip Sâni‘in isbatına delîller aramaya ihtiyâç olmadığını; insanın kendi cesedi ve letâifleri Sâni‘in varlığının delîlleri olduğunu beyân eder.
Îmân, bütün eşyâ arasında hakîkî uhuvvet, irtibât, ittisâl ve ittihâd râbıtalarını te’sîs ettiğini; küfür, burûdet gibi bütün eşyâyı birbirinden ayırdığını; kâfir dünyada hasenâtının mükâfâtını gördüğü için, dünya kâfire cennet olduğunu; mü’min seyyiâtının cezâsını dünyada gördüğü için, dünya mü’mine bir nevi‘ cehennem olduğunu; ve fakat yine mü’min, dünyada kâfire nisbetle daha mes‘ûd olduğunu beyân eder.
Îmân, insanı ebediyete, cennete lâyık bir cevhere kalb eder. Küfür ise rûhu ve kalbi söndürdüğünü ve zulmetler içerisinde bıraktığını beyân eder.
Kalb ile rûhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbetin ziyâde olduğunu beyân eder.
Niyet mes’elesi, müellifin kırk senelik ömrünün bir mahsûlü olduğunu; ve niyet ölü ve meyyit olan hâletleri, canlı ve hayatlı ibâdetlere çevirdiğini beyân eder.
Esbâb ve vesâiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakārete sebeb olacağını beyân eder.
نَعْبُدُ deki nûn’un ifade ettiği cem‘ ve cemâat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arz bir mescid şekline girdiğini beyân eder.
Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına yapılan muhabbetin iki kısım olduğunu; ikinci kısım muhabbetin bazen tehlikeli olduğunu beyân eder.
SAYFA 259
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِی الْاَرْضِ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ رِزْقُهَا âyet-i kerîmesiyle rızık taahhüd altına alındığını; fakat rızık biri mecâzî, diğeri hakîkî olmak üzere iki kısım olduğunu beyân eder.
Ma‘sûm bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musîbetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbâb ve hikmetleri beyân eder.
İ‘tizâr: Bu risâle, Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhûdî bir tarzda beyân eden bir nevi‘ tefsîr olduğunu; ihtivâ ettiği mesâil, Furkān-ı Hakîm’in cennetlerinden koparılmış birtakım güller ve çiçekler olduğunu beyân eder.
[Katre’nin Zeyli]
Vaktin evvelinde Ka‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendûb olduğunu; ve o anda namaz kılan bütün mü’minler, o musallînin sözlerini tasdîk ettiklerini beyân eder.
Vesvese ve evhâm zulmetleri içerisinde yürürken, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetleri birer yıldız, birer güneş vazîfesini gördüklerini beyân eder.
Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir düğüm bulunduğunu; zıdları birbirinden tevlîd ettiğini; ve aleyhinde olan bir şeyi lehinde zannettiğini beyân eder.
Bilhassa muzdar olanların duâlarının büyük bir te’sîri olduğunu beyân eder.
Nefsin en mühim bir hastalığının büyüğü küçükte, küçüğü büyükte görmek istediği olduğunu; göremediği takdîrde red ve inkâr ettiğini beyân eder.
Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli olduğunu; îmân yolu ise suda, havada yürümek gibi kolay olduğunu beyân eder.
Kur’ân mürşiddir. İrşâdı umûmî olur. Bunun için Kur’ân’ın ifadeleri zamanların ihtiyâçlarına ve makamların iktizâsına ve muhâtabların vaz‘iyetlerine göre ayrı ayrı hakîkatleri beyân ettiğini gösterir.
SAYFA 260
Dünyanın üç yüzü olduğunu; birinci ve ikinci yüzlerinin âhirete ve Esmâ-yı Hüsnâ’ya aynadârlık ettikleri için güzel olduğunu; dünyanın fenâ yüzüne bakan üçüncü yüzünün kıymet ve ehemmiyeti olmadığını beyân eder.
İnsanın vücûdu, yani bedeni emvâl-i mîriyeden bir neferin elinde olan silâh ve hayvan gibi olduğunu beyân eder.
İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden birisi, ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükümlerinin ayrı ayrı olduğunu; bunları birbirine karıştırmanın mahzûrlu olduğunu beyân eder.
İslâmiyet bütün insanlara bir nûr, bir rahmet olduğunu; kâfirler bile onun rahmetinden istifâde ettiklerini beyân eder.
Tenbellik sâikasıyla vazîfe-i ubûdiyeti terk eden nefsin tesettür etmek istediğini beyân eder.
Her bir insanın bir nokta-i istinâdı bulunduğunu beyân eder.
Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhâmen ta‘kîb ettiğim yol ile, ehl-i nazar ve felsefenin ta‘kîb ettikleri yolun farklarını beyân eder.
Nefsin vücûdunda bir körlüğün var olduğunu; ve o körlük, zerre miskāl vücûdda kaldıkça hakîkat güneşinin görünmesine mâni‘ bir hicab olduğunu beyân eder.
İnsanın vücûdunun sahasında yapılan fiillerden ve işlerden insanın yed-i ihtiyârında bulunan ancak binde bir nisbetinde olduğunu; mütebâkîsinin Mâlikü’l-Mülk’e âit olduğunu beyân eder.
Şân ve şöhretin zehirli bir bal gibi olduğunu; ve insanı insanlara köle yaptığını beyân eder.
[Habâb]
Zikreden ve namaz kılan insanın اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ gibi mübârek kelimeler, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarla mü’minlerin tasdîk ve şehâdetlerine iktirân ettiğini beyân eder.
Kavâid-i usûliyede, bir mes’ele hakkında isbat edenin sözü, binlerle nefyedenlerin sözlerine müreccah olduğunu beyân eder.
SAYFA 261
Bir küll ne şeye muhtâç ise, cüz’ olan bir şey de o şeye muhtâç olduğunu beyân eder.
Nübüvvet, hârika bir çekirdek olduğunu; İslâmiyet şeceresinin bütün meyveleriyle, çiçekleriyle o çekirdekten çıktığını beyân eder.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i hayatına maddî ve sathî bir nazarla bakan bir adamın şahsiyet-i ma‘neviyesini idrâk edemeyeceğini ve derece-i kıymetine vâsıl olamayacağını beyân eder.
Duâ eden kimsenin ettiği duâyı Cenâb-ı Hakk’ın işittiğini; ve kalbinde dolaşan arzularını bildiğini i‘tikād etmesi lâzım olduğunu beyân eder.
Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne de tecellî ettiğini beyân eder.
Mağrûr ve mütekebbir ve mütemerrid bir nefsin ciğerlerine yapışan bir mikroba mukāvemet edemediğini; ve o mikrop onu yere serdiğini; bir mikroba mağlûb olan ilâh olamayacağını mikrobu teşkîl eden zerrelerin bağırdığını beyân eder. Ulûhiyet da‘vâ eden Deccâl’a işârettir.
Bir darı tanesi hükmünde olan kuvve-i hâfızanın ihâta ettiği meydanları beyân eder.
İnsanların en büyük zulümlerinden birisinin, bir cemâatin mesâîsine terettüb eden hasenâtı bir şahsa isnâd ve ona mal etmeleri olduğunu beyân eder.
Zikreden bir adamın feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif latîfeleri olduğunu beyân eder.
Cenâb-ı Hakk, insanı pek acîb bir terkîbde halk ettiğini beyân eder.
Kelime-i tevhîdin tekrar tekrar zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan ipleri koparmak için olduğunu beyân eder.
İnsanın bir akrabasına okuduğu Fâtiha-i Şerîfe’den hâsıl olan sevâbdan istifâdeyi beyân eder.
Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Makam-ı Mahmûd’u, İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmünde olduğunu; Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a okunan bir salavât-ı şerîfe o sofraya edilen da‘vete icâbet olduğunu; bunu düşünen kimsenin tekrar tekrar salavât getirmeye şevki artacağını beyân eder.
SAYFA 262
Bir dîn âliminin, ”Ücretim az, ilmime rağbet yok“ diyerek mahzûn olmaması lâzım geldiğini beyân ediyor.
Gazete lisânıyla konferans veren bir muharrir hakkında olup, ”Burası İslâmiyet memleketidir, Yahûdî memleketi değildir.“ diyerek bu muharririn ağzını kapatmasını ihtâr ettiğini beyân ediyor.
Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları küfrün iktizâsından olduğunu bildiriyor.
Kâfirlerin medeniyetinin korkunç bir vahşet olduğunu; mü’minlerin medeniyetinin nûr ve rahmet olduğunu beyân ediyor.
Mesâil-i dîniyeden olan ictihâd kapısının açık olduğunu; fakat bu zamanda oraya girmeye altı mâni‘ olduğunu tam îzâh edip bildiriyor.
Sağır, kör olarak zulmetler içerisinde esbâba ibâdet edenlere, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûduna ve vahdetine elli beş cihetle kâinâtın mürekkebâtının ve zerrâtının ettikleri şehâdetten yalnız bir cihetinin şehâdetini isbat ediyor. Ve çok nûrânî olduğunu beyân ediyor.
İnsanın akıl ve fikir meydanının, ihâtası mümkün olmayacak kadar bir vüs‘atte olduğunu; ve o kadar da dar olup, bir iğneye mahal olamadığını beyân ediyor.
Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği ni‘metler âfâkî olsun, enfüsî olsun, bazı şerâit dâhilinde insana gelip vusûl bulduğunu beyân ediyor.
Sâni‘-i Zülcelâl’in hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem Bâtın olduğunu isbat ediyor. اللّٰە وَهُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ dir diyor.
Kur’ân’ın i‘câzı, tahrîfine bir set olduğunu isbat ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm, ni‘metleri ve âyetleri ta‘dâd ederken Rabbinizin hangi ni‘metlerini tekzîb edersiniz? meâlinde olan فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyetiyle; Cenâb-ı Hakk’a isyan ve küfrânları sebebiyle tuğyân edenlere, ni‘metlerin yalnız Allah’dan olduğunu ihtâr ettiğini ve bunu tekzîb ettiklerini beyân ediyor.
SAYFA 263
Namaz ve ibâdet esnâsında şeytan ve nefis tarafından pek fenâ ve çirkin şeylerin ve vesveselerin ve hatıraların akla ve kalbe hücûm ettiklerini beyân eder.
Müellifin kendi nefsine hitâben söylediği îkāzâttır. Ömrünün hitâma erdiğini, hayatının sönmekde olduğunu, acz ve fakirlikle Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmesi lâzım geldiğini beyân eder.
Fârisî münâcâttır. Kısa olmakla beraber çok uzun hakîkatleri muhtevîdir. Türkçesi bu mecmûada yazıldığı gibi, İhtiyârlar Risâlesi'nde, hem On Yedinci Söz’de vardır. Hem Tılsımlar Mecmûasında vardır.
1338 târîhinde Meclis-i Meb‘ûsân’a hitâben yazılan ve on mühim hakîkati ihtivâ eden bir hutbe olup, yüksek makamlarda olanlara çok lüzûmlu olduğunu beyân eder.
Hakāik-i îmâniyeyi isbat için beyân edilen burhânların ve delîllerin büyüğünü olsun, küçüğünü olsun, tenkîd edenleri tam ilzâm edip iknâ‘ ettiğini beyân eder.
Şiddetli muhabbetin bazen inkâra sebeb olduğunu; ve bazen de şiddet-i havf ve aklın ihâtasızlığı inkâra sebeb olduğunu beyân eder.
Îmân çekirdeğinde cennetin mevcûd olduğunu; küfür tohumunda da cehennemin bulunduğunu beyân eder.
Allâh, Allâh zikri ile, enâniyetin kalbi yanıp delinirse, gafletle büyüyüp firavun olamayacağını ve mahvolacağını isbat eder.
Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğünü beyân eder.
Fâtır-ı Hakîm’in cevher-i insaniyette emânet olarak koyduğu bütün cihâzât-ı acîbenin ve techîzât-ı hârikanın fâidelerinden hayat sâhibine tasarrufu nisbetinde hisse ayrılacağını; bâkî kalan gayelerin ve fâidelerin Fâtır-ı Hakîm’e âit olduğunu beyân eder.
Hâlikımızı ve Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdîrde, dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri cennet gibi olsa, yine cehennem olduğunu beyân eder.
SAYFA 264
Dünyada cereyân eden ve husûle gelen her şeyin iki vechi olduğunu; birisinin âhirete, birisinin de dünyaya baktığını beyân eder.
Vücûd-u zıllîyi, vücûd-u hakîkî ve aslîden tefrîk edemeyen bir kısım insanların müşkillerini halleden güzel bir ifadeyi bildirir.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hakîkatleri durûb-u emsâl ile beyân ettiğinin sebebini beyân eder.
Her şeyin dışına mülk, içine melekût ta‘bîr edildiğini; ve bu hakîkati ism-i Bâtın ve ism-i Zâhir ile beyân eder.
Aczin nidâ ma‘deni ve ihtiyâcın duâ menba‘ı olduğunu beyânla başlayan müellifin kısa ve fakat güzel ve hazîn bir münâcâtı yazılıdır.
[Zeylü’l-Habâb ]
Öyle bir Allâh’a hamd ü senâlar ederiz ki, şu âlem-i kebîr onun îcâdı ve insan dahi küçük bir âlem olduğunu beyânla, bu iki âlemi tam tefsîr edip ta‘rîf ediyor.
Her kim kendisini Allâh’a mal ederse, bütün eşyâ onun lehinde olduğunu; kim Allâh’a mal olmazsa, bütün eşyâ onun aleyhinde olduğunu beyân eder.
Cenâb-ı Hakk’ın insana in‘âm ettiği vücûd ile vücûda lâzım olan şeylerin insanın malı ve mülkü olmadığını beyân eder.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın her bir sûresinin, bütün Kur’ân’ın mündericâtını icmâlen ihtivâ ettiğini beyân eder.
Gözleri kör olmuş bazı adamların gözleri önünde vukū‘a gelen haşir ve neşirleri gördükleri hâlde kıyâmet-i kübrâyı tasdîk etmediklerini bildirir.
Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkātındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irâde ile olduğunu beyân eder.
İnsan yaşayışı i‘tibâriyle, bir dağdan kopup sel içine düşen bir taş gibi veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibi olduğunu; ömrün şimşek gibi geçmekte olduğunu; apartmanların bir gün
SAYFA 265
yıkılacağını; insanın nefs-i emmâresine tâbi‘ olmamasını; her şeyi insana musahhar kılan Allâh’a ibâdet etmesi lâzım geldiğini beyân eder.
Eşyâda görünen nev‘î ve ferdî vahdetler, Sâni‘deki sırr-ı vahdetten neş’et ettiğini beyân eder.
Sâni‘in vahdetine en çok sâdık şâhidlerden üç tanesini beyân eder.
İnsanların küre-i arz mağazasından parasız aldıkları me’kûlât, meşrûbât, libâs ve sâire ihtiyâçlarını hazîne-i İhâhiyeden almayıp esbâba yaptıracak olsalardı, bir nar tanesini ne kadar pahalıya mal edip alacaklarını beyân eder.
Cenâb-ı Hakk, sebebi de, müsebbebi de Kün emriyle halk ettiğini beyân eder.
Dünyada görünen nebâtî ve hayvânî hayatlarda müşâhede edilen ademlerin, i‘dâmların teceddüd-ü emsâlden ibâret olduğunu; bunların firâklarından gelen elemi îmânlı olanların hissetmediklerini beyân eder.
Asabiyet-i câhiliye gaflet, dalâlet, riyâ, zulümden mürekkeb bir ma‘cun olduğunu; bunun için milliyetçiler milliyeti ma‘bûd ittihâz ettiklerini; hamiyet-i İslâmiyenin dalgalanan bir ziyâ olduğunu beyân eder.
Ehl-i ilhâd ile ve Avrupa mukallidleriyle münâzara ile meşgul olanların büyük bir tehlikeye ma‘rûz kaldıklarını; böyle bir vaz‘iyete düşen bir kimsenin çâre-i necâtı, tazarru‘ ve istiğfâr ile o lekeyi izâle etmek olduğunu beyân eder.
Bu küre-i arz misâfirhânesi insanların mülkü olmadığını, âciz ve fakîr insanların bu mu‘cize ve hârika misafirhânenin Sâni‘i olacak iktidârda olmadıklarını; ve ancak Sultân-ı Ezel ve Ebed’in makāsıdına hizmet ettiklerini; ve aldıkları ücretlerinden başka bir şeye mâlik olmadıklarını beyân eder.
Bir ni‘metin umûmî olması ve herkese şumûlü bulunması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delâlet etmediğini beyân eder.
Her bir zîhayatın hayatında gayr-i mütenâhî gāyeler olduğunu; bu gayelerden kendisine âit olanın ancak binde bir olduğunu; mütebâkîsi Sâni‘e âit olduğunu beyân eder.
SAYFA 266
”Hâlik-ı Zülcelâl’in yanında senin ne kıymetin var?“ diye olan vesveseye karşı, insanın îmânla halîfe-i rû-yu zemîn olmak gibi en yüksek bir dereceye mazhariyetini beyân eder.
Îmâna âit bilgilerden sonra, en elzem ve en mühim olan a‘mâl-i sâliha olduğunu beyân eder.
[Habbe]
Âlem-i kebîr bir şecere tahayyül edilirse, nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm, hem çekirdeği, hem meyvesi olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm, onun aklı ve rûhu olduğunu beyân eder.
Hilkat şeceresinin meyvesi insan olduğunu; insanın çekirdeği kalbi olduğunu; o kalbin de çok hâdimlerinden biri de hayâl olduğunu; ve çok mühim sırları olduğunu beyân eder.
Şu görünen umûmî âlemde her insanın husûsî bir âlemi olduğunu beyân eder.
Müellifin otuz seneden beri, biri insanda, diğeri âlemde iki tâğūtla mücâdele ettiğini; insandaki tâğūtun ene olduğunu; âlemdeki tâğūtun tabiat olduğunu beyân eder.
İnsana âit çok emirler olduğunu; mâhiyet ve âkıbetlerinin biri cesed, biri hayat, biri insaniyet, biri yaşayış, biri vücûd, biri belâ ve musîbet, biri yolculuk olduğunu; bir gün bu misâfirhâneden çıkılacağını; her hâlde azîz olarak çıkılması lâzım geldiğini beyân eder.
İnsana kaderden gelen musîbetlerin Hâlik’ın merhametinden geldiğini; ve Cenâb-ı Hakk’a rücû‘ edilmesi îcâb ettiğini beyân eder.
Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigāl etmek için yaratılmadığını; kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir pencere olduğunu; bu fânî dünyaya râzı olmadığını beyân eder.
Kur’ân, semâdan nâzil olduğunu; ve Kur’ân’ın nüzûlüyle bir mâide ve bir sofra-i İlâhiyede nâzil olduğunu; ve bu mâidenin tabakāt-ı beşerin iştihâ ve istifâdelerine göre ayrı ayrı safhaları bulunduğunu beyân eder.
SAYFA 267
Nefsin bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât-ı esmâya mazhar olduğunu; ve bir Rabb-i Muhtâr tarafından terbiye edildiğini; ve o Rabb-i Muhtâr’ın masnûu ve memlûkü olduğunu bildiği hâlde, yine kendisinin ahvâlini kontrol eden kimse yokmuş gibi şeytânı utandıracak mugālatalara düştüğünü beyân ediyor.
Nefis dâimâ ızdırâblar ve sabırsızlıklar içinde evhâmdan kurtulup tevekküle yanaşmadığını; ve hükm-ü kadere râzı olmadığını beyân ediyor.
Sâni‘, masnû‘ içinde olmadığını beyân ediyor.
Aklın pek garîb hâli olduğunu; bazen kâinâtı ihâta ettiğini; bazen dâire-i imkândan çıktığını; bazen bir katre suda boğulduğunu beyân eder.
Ni‘metler, Mün‘im-i Kerîm’in taahhüdü altında olduğunu; insanın vazîfesi sofra-i İlâhiyeden yiyip içip şükür etmek olduğunu beyân eder.
Âfâkî ma‘lûmâtın evhâm ve vesveselerden hâlî kalmadığını; enfüsî ma‘lûmâtın evhâm ve ihtimâllerden âzâde olduğunu beyân eder.
Küre-i arzı bir şehir hâline sokan şu medeniyet-i sefîhe ile gaflet perdesinin pek kalınlaştığını; ve beşerin ruhunda dünyaya bakan pek çok menfezler açtığını; bu menfezlerin kapatılması, ancak lütf-u İlâhî ile olacağını beyân eder.
Bir zerre, koca güneşi in‘ikâs sûretiyle içine aldığı hâlde, hacim i‘tibâriyle iki zerreyi içine alamadığını; ve kâinâtın zerrâtı ve mürekkebâtı, ilim ve irâdeye istinâd eden kudretin tecellîsine ve in‘ikâsına mazhar olduklarını beyân eder.
Maddiyât-ı kesîfenin timsâllerinin ölü hükmünde olduklarını; nûrânîlerin timsâlleri asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik olduklarını beyân eder. Hem bu sırra binâen, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kendisine okunan salavât-ı şerîfelere bir anda vâkıf olduğunu beyân eder.
SAYFA 268
سُبْحَانَ اللّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümleleri, Cenâb-ı Hakk’ın celâl ve cemâl sıfatlarını zımnen tavsîf ettiğini beyân eder.
Dört şey için dünyayı kalben terk etmek lâzım olduğunu; biri dünyanın ömrünün kısa olduğunu; biri lezzetlerinin zehirli bala benzediğini; biri kabir dünyanın lezzetli ve ziynetli şeylerini kabûl etmediğini; biri dünya ile kabir âleminin muvâzenesinde haşerât-ı muzırra ile dostlar ve büyükler meclisinde oturmak olduğunu; Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna eli kelepçeli gitmeden evvel Cenâb-ı Hakk’ın da‘vetine icâbet etmek lâzım geldiğini beyân eder.
Gençliğin geceye ve uykuya benzediğini; medenîlerin iftihârla bahsettikleri intibâhları böyle olduğunu; umûr-u dîniyede müsâmaha ve teşebbüh ile medenîlere yanaşılmamasını; medenîlerle aramızdaki derelerin pek derin olduğunu; hatt-ı muvâsalanın te’mîn edilemeyeceğini; ya medenîlere iltihâk edileceğini; veya dalâlete düşüp boğulacağını beyân eder.
Ma‘siyetin mâhiyetinde küfür tohumu olduğunu; tevbe ve nedâmet edilmezse, mahvolunacağını beyân eder.
Kur’ân’ın i‘câz ve belâgatine dâir on dört lem‘a beyân edilmiştir. Hitâmında bir hulâsa ile Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hem zikir, hem fikir, hem hikmet, hem ilim, hem hakîkat, hem şerîat, hem şifâ, hem rahmet olduğunu beyân eder.
Fıtrat-ı insaniyenin garîb bir hâlinin, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini iltibâs ettiğini; birbirinden tefrîk edemediğini; insanın kuvve-i rûhiyesi tahdîd edilmediğinden enâniyetle aşağılara düştüğünü, ubûdiyetle pek çok yükseklere çıktığını beyân eder.
Eşyâda esas bekā olduğunu; kelimât, elfâz, tasavvurât gibi şeylerin sûretlerinin çok cihetlerle hıfz olduğunu beyân eder.
Kabrin, âlem-i âhirete açılan bir kapı olduğunu; ön tarafının azâb, arka tarafının rahmet olduğunu; bütün dostlar ve sevgililer o kapının arkasında olduğunu; İncil’de Ahmed asm, Tevrat’da Ahyed asm, Kur’ân’da Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın milyonlarla Abdulkādirler, Ahmed-i Fârûkîlerle muhât olarak sâkin bulunduğunu; bu kapıya girmek için acele etmek lâzım geldiğini beyân eder.