MESNEVÎ-İ NÛRİYE

225

[Şu‘le]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bütün Esmâ-yı Hüsnâ’nın ifade ettiği ma‘nâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lafza-i Celâl olan Allâh bil’iltizâm delâlet eder. Sâir ism-i hâslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlarına delâletleri yoktur. Çünki sıfatlar müsemmâlarına cüz’ olmadığı gibi, aralarında lüzûm-u beyyin de yoktur. Bu i‘tibârla ne tazammunen ve ne de iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Ama Lafza-i Celâl, bilmutâbakat Zât-ı Akdes’e delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzûm-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizâm delâlet eder.

Ve kezâ, ulûhiyet ünvânı, sıfât-ı kemâliyeyi iltizâm etmesi, ism-i hâs olan Allah’ın da o sıfâtı iltizâm ettiğini istilzâm eder.

Ve kezâ, Allâh kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlarıyla beraber düşünülür. Binâenaleyh لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmı, Esmâ-yı Hüsnâ’nın adedince kelâmları tazammun eder. Bu i‘tibârla şu kelime-i tevhîd kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar i‘tibâriyle bir kelâm iken, bin kelâm olur. لَا خَالِقَ اِلَّا اللّٰهُ لَا رَازِقَ اِلَّا اللّٰهُ لَا قَیُّومَ اِلَّا اللّٰهُ gibi. Binâenaleyh, terakkî etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerle kelâmları söylemiş olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mâdem ki her şeyin Allah’dan olduğunu bilirsin. Ve ona iz‘ânın vardır. Zararlı ve menfaâtli olan her şeyi tahsîn ve hüsn-ü rızâ ile kabûl etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbûr olursun. Bunun içindir ki, esbâb-ı zâhiriye vaz‘ edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinât hâdiselerinden insanın hevâ ve hevesine muhâlif olan kısım, muvâfık olandan daha çoktur. Eğer hevâ sâhibi bu esbâb-ı zâhiriyeyi görüp Müsebbibü’l-Esbâb’dan gaflet etmese, i‘tirâzlarını tamâmen Allâh’a tevcîh eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Duâlar üç kısımdır: Birisi, insanın lisânıyla yaptığı kavlî duâlardır. Savt ve sadâlı hayvanâtın, meselâ acıktıkları zaman kendi husûsî lisânlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî duâlardandır. İkinci kısım, nebâtât ve eşcârın, bilhassa bahar mevsiminde lisân-ı ihtiyâcla yaptıkları ihtiyâcî duâlardır. Üçüncüsü, tahavvül ve tekemmül şe’ninden olan şeylerin lisân-ı isti‘dâdıyla hissedilen isti‘dâdî duâlarıdır. Evet, her şey Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettiği gibi, lisân-ı ihtiyâcıyla ve isti‘dâdıyla dahi Allâh’a duâ eder.

226

İ‘lem eyyühe’l-azîz Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak olmazdan evvel binlerle imkân ve ihtimâller içerisinde ve binlerle sûret ve şekillere girmek isti‘dâdında iken, o eğri-büğrü ihtimâller ve yollar içinden çekilip, doğru ve müstakîm ve müntec bir şekle ve bir vaz‘iyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce Allâmü’l-Guyûb’un terbiye ve tedvîr ve tedbîri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitaplarından istinsâh edilmiş küçük birer tezkeredir. Yâhûd bir fihristtir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yâhûd kader kitaplarından yazılmış bazı düstûrlardır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mü’min olan zât, ma‘nâ-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinâta bakıyor. Kâfir ise, ma‘nâ-yı ismiyle, yani müstakil bir ağa nazarıyla âleme bakıyor. Bu i‘tibârla her bir masnû‘da iki cihet vardır: Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibârettir. İkinci cihet, Sâni‘e ve Esmâ-yı Hüsnâ’dan kendisine olan tecelliyâta bakar.

İkinci cihetin dâiresi daha geniş ve meâlce daha kâmildir. Zîrâ bir harf, kendi zâtına bir harf mikdârı, o da bir vecihle delâlet eder. Kâtibine ise çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini kendine bakanlara ta‘rîf ve tavsîf eder.

Kezâlik, kudret-i ezeliye kitabından olan bir masnû‘, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder. Ama Nakkāş-ı Ezelî’ye pek çok vücûhla delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasîdeyi inşâd eder.

Kavâid-i mukarreredendir ki, ma‘nâ-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûmun aleyh olamaz. Ve o ma‘nâ-yı harfînin inceliklerine tedkîkāt yapılamaz. Fakat ma‘nâ-yı ismî, sâdık-kâzib her hükme mahal olur. Bu sırra binâendir ki, ma‘nâ-yı ismiyle kâinâta bakan felâsifenin kitaplarında kâinâta âit hükümler, nefsül’emirde örümceğin nescinden daha zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünür.

Ehl-i kelâm, felsefî mes’elelerde ulûm-u kevniyeye ma‘nâ-yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazarla bakıyor. Hatta şemsin sirâc olması, arzın beşik ve cibâlin evtâd olması, ehl-i kelâmın müddeâlarını isbata kâfîdir. Hatta ehl-i kelâmın re’yleri, hiss-i umûmîye ve teârüf-ü âmmeye mutâbık olduktan sonra, vâkıa mutâbık olmasa bile onların müddeâsına zarar vermez. Ve tekzîbe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re’yleri mesâil-i felsefiyede ednâ ve zaîf görünür. Ama mesâil-i İlâhiyede demirden daha metîndir.

227

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, ta‘zîb etmesi adildir. Evet, zehiri içen adam, âdetullâha nazaran hastalığa ve ölüme kesb-i istihkāk eder. Sonra hasta olursa adildir. Çünki cezâsını çeker. Hasta olmazsa, Allâh’ın fazlına mazhar olur.

Ma‘siyet ile azâb arasında kavî bir münâsebet vardır. Hatta ehl-i i‘tizâl, ma‘siyet hakkında doğru yoldan udûl ile, ma‘siyeti ve şerri Allâh’a isnâd etmedikleri gibi, ma‘siyet üzerine ta‘zîbin de vâcib olduğuna zehâb etmişlerdir. Şerrin azâbı iltizâm ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfî değildir. Çünki şer, nizâm-ı âlemin kanununa muhâliftir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan, nisyândan alındığı için, insan nisyâna mübtelâdır. Nisyânın en fenâsı da nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa‘y ve tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, netîcede, mükâfât zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu i‘tibârla ehl-i dalâlet ile ehl-i kemâl, nisyân ve tezekkürde müteâkistirler. Evet, dâll olan kimse, bir iş ve bir ibâdet teklîfinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lâkin mükâfât ve menfaatin tevzîinde bir zerreyi bile terk etmez. Ama nefsini unutan ehl-i kemâl, sa‘y, tefekkür, sülûk zamanlarında her şeyden evvel nefsini ileri sürer. Fakat neticelerde ve fâidelerde ve menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mü’minlerin ibâdetlerinde ve duâlarında ve birbirlerine dayanarak cemâatle kıldıkları namazlarında ve sâir ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki, her bir ferd kendi ibâdetinden kazandığı mikdardan pek fazla bir sevâb kazanır. Ve her bir ferd ötekilere duâcı olur, şefâatçi olur, tezkiyeci olur. Bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a. Ve kezâ her bir ferd, arkadaşlarının saadetinden zevk alır. Ve Hallâk-ı Kâinât’a ubûdiyet etmeye ve saâdet-i ebediyeye nâmzed olur.

İşte mü’minler arasında cemâatler sâyesinde husûle gelen şu ulvî ma‘nevî teâvün ve birbirine yardımlaşmakla, hilâfete hamil, emânete mazhar olmakla beraber, mahlûkāt içerisinde mükerrem ünvânını almıştır.

228

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü mu‘teberdir. Binâenaleyh Avrupa feylesofları maddiyâtta şiddetle tevaggul ettiklerinden dolayı, îmân ve İslâm ve Kur’ân’ın hakāikinden pek uzak mesâfelerde kalmışlardır. O feylesofların en büyüğü, hakāik-i İslâmiyeye vukūfu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm. Nefsül’emirde dikkat edenler, benim gördüğümü tasdîk ederler. Binâenaleyh Şimşek ve buhar gibi fennî mes’eleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrârını ve Kur’ân’ın nûrlarını keşfedebilirler diyemezsin. Zîrâ onların akılları gözlerindedir. Göz ise kalb ve rûhun gördüklerini göremez. Onların kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, onların kalblerini tabiat bataklığında çürütmüştür.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Sem‘, basar, hava ve su gibi umûmî ni‘metler, daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, husûsî ve şahsî ni‘metlerden kat kat fazla şükre istihkāk ve liyâkatleri vardır. Binâenaleyh o gibi umûmî ni‘metlere karşı nankörlük edip şükür etmemek, en büyük bir küfrân-ı ni‘met sayılır.

Hâl bu merkezde iken bazı insanlar şahıslarına âit husûsî ni‘metlere karşı Allâh’a şükrederlerse de, şu umûmî ni‘metler, onlara şumûlü yokmuş gibi akıllarına bile gelmez. Hâlbuki en büyük ni‘met, âmm ve dâimî olan ni‘metlerdir. Umûmiyet, kemâl ve ehemmiyete delîl olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktizâ eden hikmetler, bazı ezkâr ve duâların da tekrarını iktizâ eder. Zîrâ Kur’ân, hakîkat ve şerîat, hikmet ve ma‘rifet kitabı olduğu gibi, zikir ve duâ ve da‘vetin de kitabıdır. Duâda tekrar, zikirde tezkâr, da‘vette te’kîd lâzımdır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete âit bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsîlden sonra icmâl yapıyor. Cüz’iyâtın bahislerinden sonra rubûbiyet-i mutlakanın düstûrlarını ve sıfât-ı kemâliyenin nâmuslarını fezlekeleriyle zikrediyor. Bu gibi fezlekeler, âyetlerin sonundaki fâidelere ve âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere netîceler hükmündedirler. Veya illet olurlar. Tâ ki, sâmiin fikri, âyetlerde zikredilen cüz’iyâtla meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet-i fikriyesine halel gelmesin.

229

İ‘lem eyyühe’l-azîz Velîlerin himmetleri ve imdâdları ve ma‘nevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah’dır. Fakat insanda öyle bir latîfe ve öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânı ile her ne suâl edilirse, velev ki fâsık da olsun, Cenâb-ı Hakk o latîfeye merhameten o matlûbu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü. Fakat teşhîs edemedim.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İlim ve yakîn şumûlüne dâhil olan ahvâl-i mâziye ile şekk perdesi altında kalan ahvâl-i istikbâliye arasında şöyle bir mukāyese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra mevcûdât-ı mâziye kāfilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbâl rahminde kalıp da peyderpey vücûda çıkan evlâd ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır, iyice bak. Evvelki kısım, ilim ve ittikān ile Sâni‘in masnûu olduğu gibi, ikinci kısım da o Sâni‘in masnûu olacaktır. Her iki kısım dahi Sâni‘in ilmi ve müşâhedesi altındadır. Bu i‘tibârla ecdâdın iâdeten ihyâsı, evlâdının îcâdından daha garîb değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukāyeseden anlaşılıyor ki, vukūât-ı mâziye, Sâni‘in bütün imkânât-ı istikbâliyeye kādir olduğuna şehâdet eden birtakım mu‘cizelerdir. Evet, kâinât bostanında görünen şu mevcûdât ve ecrâm, Hâliklarının her şeye kadîr ve her şeye alîm olduğuna delâlet eden hârikalardır.

Kezâlik, nebâtât ve hayvanât envâıyla, efrâdıyla, Sâni‘lerinin her şeye kādir olduğuna şehâdet eden san‘at hârikalarıdır. Evet, kudrete nisbeten zerrât ile şümûs mütesâvî oldukları gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir, mütesâvîdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş ve dağılmış olan yapraklarının iâdeten ihyâsı arasında da fark yoktur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ile, toprak unsuruna nazar-ı dikkati celb ettiğinden, kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu‘ ve mahviyet gibi maksûda îsâl eden yolların en yakını, topraktır. Belki toprak, en yüksek olan semâvâttan Hâlik-ı Semâvât'a daha yakın bir yoldur. Zîrâ kâinâtta tecellî-i rubûbiyet ve fa‘âliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy-ı Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır.

230

Nasıl ki, arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihyâ da toprak üstündedir. Toprak tecelliyât ve cilvelere en yüksek bir aynadır.

Evet, kesîf bir şeyin aynası ne kadar latîf olursa, o nisbette sûretini vâzıh gösterir. Ve nûrânî ve latîf bir şeyin de aynası ne kadar kesîf olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ hava aynasında, yalnız şemsin zaîf bir ziyâsı görünür. Su aynasında da şems ziyâsıyla görünürse de, elvân-ı seb‘ası görünmez. Fakat toprak aynası, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyâsındaki yedi rengini de gösterir. اَقْرَبُ مَا یَكُونُ الْعَبْدُ اِلَی للّٰهِ وَهُوَ سَاجِدٌ olan hadîs-i şerîfi, bu sırra işareten şehâdet eder. Öyle ise, arkadaş, topraktan toprağa inkılâb etmekten ve kabirden kabre girip yatmaktan tevahhuş etme.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Akıl yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb, zevk ile bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl, bervech-i mu‘tâd burhân şeklinde bir temsîl ile ibrâz ediyor. Meselâ, Fâtır-ı Hakîm’in kâinâttan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir yakınlığı da vardır.

Evet, Fâtır-ı Hakîm ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkınde bulunur. Hiç bir şeyde dâhil olmadığı gibi, hiç bir şeyden de hâriç değildir.

Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda ma‘mûlât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ biri arzda, diğeri semâda veya biri şarkta, diğeri garbda iki şeyi bir anda yaratan Sâni‘in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar bir uzaklığı lâzımdır.

Ve kezâ, her şeyin kayyûmu olduğu cihetle de, her şeyin nefsinden ziyâde her şeye bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, dâire-i vücûb ve tecerrüd ve ıtlâk hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Meselâ şems, timsâllerine kayyûm olduğu için, fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Aynadaki zıll ve gölge ile, semâda bulunan asıl arasındaki mesâfe kadar da bu‘diyeti vardır.

231

[Şu‘le’nin Zeyli]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bütün kâinâtı ihâta eden bir nûrdan hiç bir şey gizlenemez. Ve gayr-i mütenâhî bir dâire-i kudretten hiç bir şey hâriç kalamaz. Ve illâ, gayr-i mütenâhînin tenâhîsi lâzım gelir.

Ve kezâ, hikmet-i İlâhiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.

Ve kezâ, mukaddir olan Kadîr-i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğüne olan teveccühüne mâni‘ olamaz.

Ve kezâ, maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük bir şey gibi, en küçük bir şey de mazhar ve mahal olduğu san‘at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nev‘leri büyük olurlar.

Ve kezâ, azamet-i mutlaka şirketi aslâ kabûl etmez.

Ve kezâ, fevkalâde bir suhûletle ve hârika bir sür‘atle ve mu‘ciz bir ittikān ve intizâmla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havâî, mâî, türâbî hayvanlar, boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefsine olan muhabbeti îcâb ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hâlik’ına olan muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünki nefsinden sana Hâlik’ın daha yakındır. Evet, senin fikrin ve ihtiyârın idrâk edemedikleri sendeki mahfiyât, Hâlik’ın nazarı ve ilmi altındadır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Âlemde tesâdüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûâtın sünbüllerinde hikmet bülbüllerinin hikmet âyetlerini tenaggum ve terennüm ile inşâd ettikleri, yani okudukları kasîdeleri îmân kulağıyla, basîret gözüyle dinlenirse, tesâdüf şeytanları bile kabûl edip hayrân olurlar.

232

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Tevhîd ile bütün eşyâyı Vâhid-i Ehad’e isnâd etmediğin takdîrde, âlemde bulunan bütün efrâdın mazhar oldukları tecelliyât-ı İlâhiye adedince ilâhları kabûl etmek mecbûriyetindesin. Evet, gözünü şemsden yumduğun ve timsâlleriyle irtibâtını kestiğin zaman, timsâllerine ma‘kes olan şeylerin adedince hakîkî şemslerin vücûdunu kabûl etmeye mecbûr olursun.

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Sen bazı cihetlerden fenâya gittiğin zaman, Hâlık, Rahmân, Rahîm’in ilminde ve meşhûdunda ve ma‘lûmunda bâkî kalmaklığın, senin bekān için kâfîdir.

Ey azîz Her şeyi sâhib-i hakîkîsine ver. Veya ona isnâd et. Ve onun ismiyle al ki, râhat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyâyı vücûda getirip, nizâm ve intizâmlarını te’mîn edecek o kadar ilâhları kabûle muzdar kalacaksın.

233

[Kırk beş sene evvel te’lîf edilmiş olan bir risâlenin bir kısmıdır]

[Nokta Risâlesi]

(مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ)

İfâde-i merâm: Bir bahçeye girsem, iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem, hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem خُذْ مَا صَفَا derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim. Bir kısım muhâtablarım derler: ”Sözlerin iyi anlaşılmıyor.“ Bilirim ki, kâh minâre başında, kâh minâre dibinde konuşuyorum. Zuhûrât öyle oluyor. Şuâât ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi‘, müteharrî-i hakîkat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.

Gāyâtü’l-gāyât olan ma‘rifetullâhın bir burhânı olan ma‘rifetü’n-Nebîyi Şuâât’ta bir nebze beyân ettik. Şu risâlede maksûd-u bizzât olan tevhîdin lâyuhad berâhîninden yalnız dört muazzam burhânına işâret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbî ile birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek, îmânın altı rüknünden dördünün birer lem‘asını fehm-i kāsırımla göstermek isterim.

(اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَیْرِهٖ وَشَرِّهٖ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰی وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِیٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ

Maksûdumuz ve matlûbumuz olan şu hakîkatin gayr-i mütenâhî berâhîninden yalnız dört burhân-ı küllîsini îrâd ediyoruz. Birinci Burhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu burhân-ı neyyirimiz Şuâât’da tenevvür ettiğinden, tenvîr-i müddeâmızda münevver bir mir’âttır. İkinci Burhân: Kitâb-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinâttır. Üçüncü Burhân: Kitâb-ı Mu‘cizü’l-Beyân olan Kelâm-ı Akdes’dir. Dördüncü Burhân: Âlem-i gayb ve şehâdetin nokta-i iltisâkı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekāsı, vicdân denilen fıtrat-ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat, vicdân, akla bir penceredir. Tevhîdin şuâ‘ını neşreder.

234

Birinci Burhân: Risâlet ve İslâmiyet’le mücehhez olan hakîkat-i Muhammediyedir ki Aleyhissalâtü Vesselâm, risâlet noktasında en muazzam icmâ‘ ve en vâsi‘ tevâtür sırrını ihtivâ eden mecmû‘-u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân-ı semâviyenin ruhunu ve tasdîklerini taşır.

İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle, edyânın tasdîkiyle ve bütün mu‘cizâtının te’yîdiyle ve musaddak olan bütün akvâliyle vücûd ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek, şu da‘vâda ittihâd etmiş olan bütün efâdıl-ı beşer nâmına o nûru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdîklere mazhar, büyük ve derin bir dürbünün ve sâfî, keskin, hakāik-âşinâ bir gözün gördüğü hakîkatin hakîkat olmaması hiç bir cihetle mümkün müdür?

İkinci Burhân: Kâinât kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, efraden ve terkîben Zât-ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini elsine-i mahsûsaları ile وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ âyet-i kerîmesini tilâvet ediyorlar. Cemî‘ zerrât-ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâir vücûh ile hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken, birdenbire bir ciheti ta‘kîb, muayyen bir sıfatla ittisâf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret-bahşâ hikmetleri intâc ettiklerinden, Sâni‘in vücûb-u vücûduna şehâdetle avâlim-i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe-i Rabbâniye içinde i‘lân-ı Sâni‘ eden misbâh-ı îmânı ışıklandırıyorlar.

Evet, bir nefer nefsinde ve takımında ve bölüğünde ve taburunda ve ordusundaki gibi; her bir zerre de, kendi başıyla, zât ve sıfât ve keyfiyetteki imkânât cihetiyle Sâni‘i i‘lân ettiği gibi, tesâvîr-i mütedâhileye benzeyen mürekkebât-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dâiresinde, her bir zerre, muvâzene-i cereyân-ı umûmîyi muhâfaza ve her bir nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazîfeyi îfâ ve hikmeti intâc ettiklerinden, Sâni‘in kasıd ve hikmetini ızhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni‘-i Zülcelâl’in berâhîni kat kat ziyâde olur. Demek اَلطُّرُقُ اِلَی اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ hakîkattir, mübâlağa değildir. Belki de nâkıstır.

235

Suâl: Neden herkes aklıyla göremiyor?

Elcevab: Kemâl-i zuhûrundan ve zıddın ademinden. تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰٓی اِلَیْكَ رَسَٓائِلُ Yani Sahîfe-i âlemin eb‘âd-ı vâsiasında Nakkāş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakîkatle sarıl Tâ ki, mele-i a‘lâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni a‘lâ-yı illiyyîn-i tevhîde çıkarsın.

Şu kitabın hey’et-i mecmûasında öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her bir harfi birer mu‘cize-i kudret olan bu kitâb-ı kâinâtın te’lîfinde öyle bir i‘câz var ki, bütün esbâb-ı tabîiye farz-ı muhâl olarak muktedir birer fâil-i muhtâr olsalar, yine kemâl-i acz ile o i‘câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdâr ve her bir harfinin, bâhusûs zîhayat her bir harfinin bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk-i tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde îcâd etmek için, bütün kâinâtı îcâd edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır.

Demek, sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi halketmiştir. Pirenin midesini tanzîm eden, manzûme-i şemsiyeyi de o tanzîm etmiştir. Sünûhât’ın dokuzuncu sahîfesinde مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrına mürâcaat et.

Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd-i şehâdet, yani nasıl bal, arıya şehâdet ediyor. Ve bal, o mu‘cize-i kudret olan arının lisânından akıyor. Veyâhûd şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok def‘a büyültüldükten sonra görünür. Dikkat et, nasıl mu‘ciznümâ, hayret-efzâ bir misâl-i musaggar-ı kâinâttır. Sûre-i Yâsîn, sûret-i lafz-ı Yâsînde yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta-i câmiâdır. Onu yazan, bütün kâinâtı da o yazmıştır.

Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynâtın sûreti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiyenin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdîd olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden

236

husûlünü, muhâl-ender muhâl göreceksin. Eğer her bir zerrede hukemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyâseti bulunduğunu ve her bir zerrenin sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i‘tikād edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i‘tikād edebilirsin. Hâlbuki o zîhayat makinede öyle bir mu‘cize-i kudret ve öyle bir hârika-i hikmet var ki, ancak bütün kâinâtı ve bütün şuûnâtını îcâd eden ve tanzîm eden bir Sâni‘in sun‘u olabilir. Yoksa kör, az, basît imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbâb-ı tabîiyeden olamaz.

Bâhusûs o esbâb-ı tabîiyenin üssü’l-esâsı hükmünde olan cüz’-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâ‘larının hortumu üzerinde bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, her şeyin esası zannettikleri cezb, def‘, hareket, kuvâ gibi emirler, âdetullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin, kanun kaidelikten tabîîliğe; ve zihnîlikten hâricîliğe; ve i‘tibârîlikden hakîkîliğe; ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.

Suâl: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ‘ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimâl veriliyor?

Elcevab: Sırf başka şey ile nefsini iknâ‘ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî bir nazarla derk etmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini iknâ‘ etmek sûretinde kasden ve bizzât ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma‘kūl olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, tegāfül-ü ani’s-Sâni‘ sebebiyle olan ızdırâr ile kabûl edebilir.

İşte dalâlet ne kadar acîbdir Zât-ı Zülcelâl’in lâzım-ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan îcâdı aklına sığıştıramayan, nasıl oluyor ki, gayr-i mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor?

Evet, meşhurdur ki, bir zaman hilâl-i iyde bakıyorlardı. Kimse bir şey görmemişti. İhtiyâr bir zât yemîn etti. ”Hilâl-i iydi gördüm dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât-ı zerrât nerede, sebeb-i teşkîl-i envâ‘ nerede?

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakîkati kazarken ihtiyârsız dalâlet başına düşer. Hakîkat zannederek başına giydirir.

237

Suâl: Şu tabiat dedikleri kavânîn ve kuvâ nedir ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

Elcevab: Tabiat, âlem-i şehâdet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a‘zâsının ef‘âlini intizâm ve rabt altına alan bir şerîat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şerîat-ı fıtriyedir ki, sünnetullâh ve tabiat ile müsemmâdır. Ve hilkat-i kâinâtta cârî olan kavânîn-i i‘tibâriyesinin mecmû‘ ve muhassalasından ibârettir.

Kuvâ dedikleri şey ise, her biri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey ise, her birisi şu şerîatın birer mes’elesidir. Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrârına istinâden vehim ve hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabîat-ı hevâiye tevazzuh ve tecessüm edip mevcûd-u hâricî ve hayâlden hakîkat sûretine girmiştir. Hayâli hakîkat sûretinde gören ve gösteren nüfûsun isti‘dâd-ı şûresinden, fâil ve müessir tavrı takılmıştır.

Hâlbuki kör ve şuûrsuz tabiatta, kat‘iyen kalbi iknâ‘ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakîkat ona ünsiyet edecek hiç bir mülâyemet ve münâsebet yokken ve masdar olmaya kābiliyeti mefkūd iken, sırf nefy-i Sâni‘ farazından çıkan bir ızdırâr ile veleh-resân bir efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresi tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.

Hâlbuki tabiat, misâlî bir matbaadır, tâbi‘ değil. Nakıştır, nakkāş değil. Kābildir, fâil değil. Mistardır, masdar değil. Nizâmdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şerîat-ı irâdiyedir, hakîkat-i hâriciye değildir.

Meselâ, yirmi yaşındaki bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde, muhteşem ve sanâyi‘-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse: Bu saray kat‘iyen hâriçten gelme hiç bir fâilin eseri değildir. Sonra içindeki eşyâ-yı muntazamaya bir sebeb ararken, tanzîminin kavânînini câmi‘ bir kitap bulsa, onu ma‘kes-i şuûr olduğundan, ızdırârî olarak bir fâil, bir illet kabûl eder.

İşte Sâni‘-i Zülcelâl’den tegāfül sebebiyle böyle gayr-i ma‘kūl ve gayr-i mülâyim bir illet-i ızdırârî olan tabiatla kendilerini aldatmışlardır.

238

Şerîat-ı İlâhiye ikidir: Birisi Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef‘âl-i ihtiyâriyesini tanzîm eder.

İkincisi: Sıfât-ı irâdeden gelen ve evâmir-i tekvîniye tesmiye edilen şerîat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinâtta cârî olan kavânîn-i âdetullâhın muhassalasından ibârettir. Evvelki şerîat, nasıl kavânîn-i akliyeden ibârettir. Tabiat denilen ikinci şerîat dahi, mecmû‘-u kavânîn-i i‘tibâriyeden ibârettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan te’sîr ve îcâda mâlik değillerdir.

Sâbıkan sırr-ı tevhîd beyânında demiştik: Her şey her şey ile bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarûrîdir.

Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbâb-ı tabîiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok, hem kör iki elinde iki kör olan tesâdüf-ü a‘mâ ve ittifâkiyet-i avrânın eline verilmiştir. قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖی خَوْضِهِمْ یَلْعَبُونَ

Elhâsıl: İkinci burhânımız olan kitâb-ı kebîr-i kâinâttaki nazım ve nizâm ve intizâm ve te’lîfindeki i‘câz, güneş gibi bir kudret-i gayr-i mütenâhînin ve bir ilm-i lâ-yetenâhânın ve bir irâde-i ezeliyenin eserleridir.

Suâl: Nazım ve nizâm-ı tâmme ne ile sâbittir?

Elcevab: Nev‘-i beşerin havâs ve cevâsîsi hükmünde olan fünûn-u ekvân ve istikrâ-yı tâmme ile, o nizâmı keşfetmişler. Çünki her bir nev‘e dâir bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kābildir. Her bir fen, külliyet-i kāide hasebiyle, kendi nev‘indeki nizâm ve intizâmı gösteriyor. Zîrâ her bir fen, kavâid-i külliye desâtîrinden ibârettir.

Demek şahsın nazarı nizâmı ihâta etmezse, cevâsîs-i fünûn vâsıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey hikmet üzere vaz‘ edilmiştir. Fâidesiz ve abes hiç bir şey yoktur.

Şu burhânımız Hâşiye, değil yalnız erkânı ve a‘zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân-ı zâkir-i tevhîd olarak büyük burhânın sadâ-yı bülendine iştirâk ederek لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye zikrediyorlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç