Bağış Yap
MESNEVÎ-İ NÛRİYEŞemme Risâlesi

183

Hidâyet-i Kur’âniyenin nesîminden

[Şemme Risâlesi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ عَلٰی رَحْمَتِهٖ عَلَی الْعَالَمٖینَ بِرِسَالَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ مُحَمَّدٍ صَلَّی اللّٰهُ عَلَیهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ)

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakāt ve envâıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye tevhîdi i‘lân ediyor. Çünki aralarındaki tesânüd böyle iktizâ ediyor.

Ve o tabakāt ile envâ‘, bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُوَ diye i‘lân-ı şehâdet ediyor. Çünki aralarındaki müşâbehet böyle istiyor.

Ve o erkân, bütün a‘zâsıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُوَ diye şehâdetlerini i‘lân ediyor. Çünki aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder.

Ve o a‘zâ, bütün eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder. Çünki aralarında teâvün ve tedâhül vardır.

Ve o eczâ, bütün cüz’iyâtıyla لَا مُرَبّٖی اِلَّا هُوَ diye olan şehâdetini i‘lân eder. Çünki aralarındaki tevâfuk kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.

O cüz’iyât, bütün hüceyrâtı ile لَا مُتَصَرِّفَ فِی الْحَقٖیقَةِ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder.

Ve o hüceyrât, bütün zerrâtıyla لَا نَاظِمَ اِلَّا هُوَ diye i‘lân-ı şehâdet eder. Cevâhir-i ferd arasındaki haytın bir olması, böyle iktizâ eder.

Ve o zerrât, bütün esîriyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cevheresiyle i‘lân-ı tevhîd eder. Çünki esîrin besâtatı, sükûnu, intizârı, emr-i Hâlika sür‘at-i imtisâli böyle iktizâ eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Hiç bir insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı hakk-ı i‘tirâzı yoktur. Şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünki şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktizâ eden, nizâm-ı âlemde binlerle hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmeti gazablandırmak vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez. وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ

184

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizâm ve intizâmı fesâda gider.

Ey müteşekkî Sen nesin? Neye binâen i‘tirâz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyât-ı kâinâta mühendis mi yapıyorsun? Taaffün etmiş olan zevkini ni‘metlerin derecelerine mikyâs ve mîzân mı yapıyorsun? Sen ne biliyorsun ki ni‘met zannettiğin nikmet değildir? Senin ne kıymetin var ki, sinek kanadına muvâzî olmayan hevesini tatmîn ve teskîn için felek çarklarıyla hareketten teskîn edilsin?

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünki küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz’ün çok alâkaları ve münâsebetleri vardır. Öyle ise, cüz’de tasarruf, Hâlik-ı Küll’ün emri altındadır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Hevâm ve balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerât ve nebâtâtın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni‘-i Hakîm’in hafîziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a‘mâlinizi hıfzetmesin, ihmâl etsin? Hâlbuki ey insan Sen, hâmil-i emânet, halîfe-i arzsın.

Evet, her bir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücûdun ebedî bir bekāya, ism-i Hayy-ü Hafîz-i Bâkî’nin tecellîsine incirâr edeceğine delâlet eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden ve devirden devire himâye eden, inhilâlden vikāye eden ve o tohumda incir ağacının teşkîlâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihtimâm ile muhâfaza eden, elbette ve elbette halîfe-i arz ünvânını alan nev‘-i beşerin a‘mâlini ihmâl etmez, hıfzeder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Lafızların tebeddülüyle ma‘nâ tebeddül etmez, bâkî kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâkî ve sağlam kalır. Libâs yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır. Cesed ölür, dağılır, rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyârlanır,

185

enâniyet genç kalır. Çokluk cemâat dağılır, fakat vâhid-i ferd bâkî kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkîdir. Madde kırılır, nûr bâkîdir.

Binâenaleyh ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden ma‘nâ, çok cesedler tebeddül ettiği ve tavırdan tavıra intikāl ettiği ve devirden devire yuvarlandığı hâlde, vahdetini ve bekāsını muhâfaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir. Maahâzâ, her vakit Fenâya hazır ol emrini intizâr eden zevâl ve bekāsız maddiyâtta, şu hıfz ve muhâfaza düstûru, bekā ile çok münâsebetdâr olan rûh ve ma‘nâda da cârîdir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti her şeyin küçük olsun, büyük olsun, yüksek olsun, alçak olsun taht-ı tasarrufunda bulunduğunu ister. Senin hıssetin veya hakāretin, onun tasarrufundan hâriç kalmasına sebeb olamaz. Çünki senin ondan uzaklığın varsa, onun senden uzaklığı yoktur. Veya senin bir sıfatının hakāreti vücûdunun hakāretini istilzâm etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktizâ etmez. Ve kezâ Hâlik’ın azameti, çirkin şeylerin tasarrufundan çıkmasını istilzâm etmez. Bilakis azamet-i hakîkiye, îcâd husûsunda infirâdı, tasarruf cihetiyle de ihâtayı iktizâ eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Maddî olan bir şeyin kesâfeti ne kadar fazla olursa, o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez. Ve onları idrâkten kāsırdır. Fakat nûr ve nûrânî şeyler ne kadar nûrâniyette terakkî ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfûzu tam ve keskin olur. Ve kezâ bir şey ne kadar latîf olursa, o derece maddiyâtın içlerini keşfeder. Röntgen şuâ‘ı gibi.

Mümkinâtta mes’ele bu merkezde olsa, Vâcibü’l-Vücûd olan Nûru’l-Envâr ne derece نَافِذُ الْخَفَایَا ve عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı bir derece anlaşılır. Öyle ise azameti, tam ma‘nâsıyla ihâta ve nüfûz ve şumûlü iktizâ ve istilzâm eder.

186

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ekseriyet-i mutlakayı teşkîl eden avâm-ı nâsın fehimleri Kur’ân’ca o kadar mürâât edilmiştir ki, birkaç dereceyi ve birkaç ciheti ihtivâ eden bir mes’elede, avâmın fehimlerine en me’nûs ve en karîb ciheti ve nazarlarına en vâzıh ve en zâhir dereceyi söyler. Çünki öyle olmazsa, delilin neticeden hafî kalması lâzım gelir. Kur’ân’ın kâinâttan yaptığı bahis, Hâlik’ın sıfâtlarını isbat ve îzâh içindir. Binâenaleyh ne kadar cumhûrun fehmine yakın olursa, irşâda daha lâyık ve daha muvâfık olur.

Meselâ, Hâlik’ın tasarrufâtına delâlet eden âyetlerden en zâhir ve en âşikâr olan tabakayı وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikredilmiştir. Hâlbuki bu tabakanın arkasında vücûhun taayyünât ve teşahhusât tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.

Ve kezâ, en âşikâr dereceyi اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems tarafından emir ve irâde-i İlâhiye kanunuyla tahrîk ve tedvîri derecesi de vardır. Lâkin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terk edilmiştir.

Ve kezâ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا cümlesiyle en okunaklı sahîfeyi göstermiştir. Hâlbuki bu sahîfenin arkasında, direk ve kazıklar ile tehlikeden muhâfaza edilen bir sefîne gibi, arz da içerisinde vukū‘a gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır, sahîfesi de vardır. Fakat bu sahîfe, avâm-ı nâsca o kadar okunaklı olmadığından terk edilmiştir. Ve bu sahîfenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:

Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünki dağlar suların mahzenleridir. Havanın tarağıdır, havayı tasfiye ediyor. Toprağın hâmîsidir, denizin istîlâsından vikāye ediyor. Zâten hayâtın direkleri bu unsurlardır. Bu sırra binâendir ki, şerîatça hilâlin tulû‘ ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünki bu ise, ayları ve günleri hesab etmekte avâmca daha kolaydır. Ve yine bu sırra binâendir ki, ezhân-ı avâmda tesbît ve takrîr için Kur’ân’da tekrarlar vukū‘a gelmiştir.

187

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Âyetlerin bahsettikleri hakîkatler, şiirlerin bahsettikleri hayâlâttan pek vâsi‘ ve pek yüksektir. Bu i‘tibârla Kur’ân’ın âyetleri şiirden addedilmemiştir. Hem de âyetler, Sâni‘in şuûnât ve ef‘âlinden bahseder. Şiir ise fuzûlî olarak gayrdan bahseder. Kur’ân’ın filcümle âdî şeylerden bahsi hârikulâdedir. Şiirin hârikulâdelerden bahsi, ale’l-ekser âdîdir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Hâlik’ın vahdetini gösteren aynaların ve delîllerini okutan sahîfelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi, merkezleri de birbirinin içine dâhil olmuştur. Binâenaleyh bir aynada göründü veya bir sahîfede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde de görünmemesini istilzâm etmez.

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Bir kelimeyi yazan, harfini yazanın gayrısı; bir sahîfeyi yazan, satırını yazanın gayrısı; kitabı yazan, sahîfesini yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden, cins-i hayvânî halk edenin gayrısı; hayvanı yaratan, arzı yaratanın gayrısı; arzı halk eden, Rabbü’l-Âlemîn’in gayrısı olması muhâldir.

Rubûbiyet-i âmmenin işaretlerindendir ki, kâinât kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Meselâ o kitapta bahir, şecer, arz birer harf mukābilindedirler. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hatta Yâsîn sûretinde tam Yâsîn Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûâtta bir kelime olan isminde ve çekirdeğinde o masnûun sûresi ve kitabı yazılmıştır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Yıldızlarla şemsler arasında mümâselet olduğu gibi, filcümle müsâvât da vardır. Binâenaleyh onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birisine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve kezâ her şeye de Rab olur.

188

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın bir ferdinde bir cemâat-i mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv bir şey için yapılmıştır. İnsan o uzvu o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ her bir hâsse için bir ibâdet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ baş ile yapılan secde, Allâh için olursa ibâdettir. Gayrısı için olursa dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayâlen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayâl onun ile fâsık olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri, ülfeti ilim telakkî etmeleridir. Yani insanlar me’lûfları olan şeyleri kendilerince ma‘lûm bilirler. Hatta ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Hâlbuki ülfetlerinden dolayı ma‘lûm zannettikleri o âdî şeyler, birer hârika, birer mu‘cize-i kudret oldukları hâlde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle ve dikkate almayarak, tâ onların fevkınde olan tecelliyât-ı seyyâleye im‘ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli deniz kenarında durup ne denizin içerisindeki hayvanâta ve ne sâir garîb hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husûle gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peydâ olan parıltılara dikkat etmekle Mâlikü’l-bihâr olan Allâh’ın azametine delîl getiren adamın meseli gibidir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanların arza âit ma‘lûmâtları ve müsellemâtları ve bedîhiyâtları ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakîkate bakılırsa, zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binâendir ki, Kur’ân, âyetleriyle insanların nazarını me’lûfâtları olan şeylere çevirir. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini delerler, atarlar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfet altında havâriku’l-âdât mu‘cizeleri o âdiyât içerisinde insana gösterir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Aralarında münâsebet, muâmele, hatta mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşâbih veya müsâvî olmasını istilzâm etmez. Meselâ yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin küçüklüğüyle beraber şems ile münâsebeti ve muâmelesi vardır. Binâenaleyh ey insan, senin hakāretin seni Hallâk-ı Âlem’in nazar-ı inâyetinden setr edecek bir sebeb olamaz.

189

İ‘lem eyyühe’l-azîz Denizlerde vukū‘a gelen medd ve cezir gibi, evliyâ arasında da bast-ı zaman ve tayy-ı zaman mes’elesi şöhret bulmuştur Hâşiye. Ezcümle, Kitâb-ı Yevâkît’in rivâyetine göre, İmâm-ı Şa‘rânî bir günde iki buçuk def‘a kocaman Fütûhât-ı Mekkiye nâmındaki büyük mecmûayı mütâlaa etmiştir. Bu gibi vukūât, istiğrâb ile inkâr edilmesin. Zîrâ bu gibi garîb mes’eleleri tasdîke yaklaştıran misâller pek çoktur. Meselâ rüyada, bir dakîka zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o dakîkada o işlere bedel Kur’ân okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun.

Bu hâlet evliyâullâh için hâlet-i yakazada inkişâf eder. Zaman inbisât eder. Mes’ele rûhun dâiresine yaklaşır. Rûh zâten zaman ile mukayyed değildir. Rûhu cismâniyetine gālib olan evliyânın işleri ve fiilleri, sür‘at-i rûh mîzânıyla cereyân eder.

190

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir burhân ile elde edilen netice-i tevhîdi, bazı insanlar isti‘zâm ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayâlleri kabûl etmez. Bu hâle karşı o kat‘î ve sahîh burhânı reddetmek üzere, Bu netîceyi bu kadar azametiyle, şu burhân onu intâc edemez diye bahâneler ile kabûl etmezler. O miskinler bilmezler mi ki, neticenin kayyûmu îmândır. Burhân yalnız, onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi ki, o netîceye konan vehimleri süpürür. Maahâzâ, burhân bir değil, bin değil, zerrât-ı âlem adedince burhânlar vardır.

Fesübhânallâh Mülk ile melekût arasındaki hicab ne kadar incedir Aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur İlim ile cehil arasındaki hicab ne kadar latîf ve ne kadar kalındır Îmân ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesîftir İbâdet ile ma‘siyet arasındaki mesâfe ne kadar kısadır Hâlbuki araları cennet ile cehennemin araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur Evet, hâl ile mâzî arasında öyle ince bir perde vardır ki, rûhun mâzî cihetine geçmesine mâni‘ değildir. Cesede nisbeten mâzî ciheti bitmez tükenmez bir mesâfedir.

Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesîf ince bir perde vardır.

Kezâlik, gece ile gündüz arasında latîf bir perde vardır ki, gözün kapanmasıyla gece olup açılmasıyla gündüz olduğu gibi, nefsin âlem-i ma‘neviyâta gözü kapanırsa, ebedî bir gece içinde kalır. Gözü ma‘neviyâta açılırsa nehârı inkişâf eder.

Kezâlik, Allâh hesabına kâinâta bakan adam her ne müşâhede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbâb hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.

Kezâlik, îmân ve tevhîd ile âleme bakan, âlemi nûrlu görür. Ve illâ âlemi zulümât içerisinde görecektir.

Kezâlik, ef‘âl-i beşer için iki cihet vardır: Eğer niyet ile Allâh’ın hesabına olursa, tecelliyâta ma‘kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allâh hesabına olmazsa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.

Kezâlik, hayatın da iki ciheti vardır: Biri siyah olan dünyaya bakar, diğeri şeffaf olan âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffaf veche terettüb eden saâdet-i ebediye ister.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç