MESNEVÎ-İ NÛRİYE

103

[Zeylü’l-Habâb ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Öyle bir Allâh’a hamd eder ve medh ü senâlar ederiz ki, şu âlem-i kebîr onun ibdâıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun îcâdıdır. Bunların biri inşâsı, diğeri binasıdır. Biri sun‘u, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri ni‘metidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rubûbiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnûudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet, bütün bu işler eczâsıyla beraber Allâh’ın mülkü ve malı olduğu i‘câzvârî sikkeleriyle, mühürleriyle sâbittir.

(اَللّٰهُمَّ یَا حَیُّ یَا قَیُّومَ الْاَرْضِ وَالسَّمَٓاءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَنُشْهِدُ جَمٖیعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَجَمٖیعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرٖیكَ لَكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ اِلَیْكَ وَنَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ. اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَیْهِ كَمَا یُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَكَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ)

İ‘lem eyyühe’l-azîz Her kim kendisini Allâh’a mal ederse, bütün eşyâ onun lehinde olur. Ve her kim kendisini Allâh’a mal etmezse, bütün eşyâ onun aleyhinde olur. Allâh’a mal olmak ise, bütün eşyâyı terk etmekle ve her şeyin ondan olduğunu ve ona rücû‘ ettiğini bilmekle olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın sana in‘âm ettiği vücûd ile, vücûda lâzım olan şeyleri temellük edemezsin. Yani Cenâb-ı Hakk senin vücûdunu sana, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmekliğin için vermemiştir. Ancak o gibi ni‘metleri Allâh’ın rızâsına muvâfık olarak tasarruf edebilirsin. Evet, bir misâfir ev sâhibinin iznine ve rızâsına muvâfık olmayacak derecede yemeklerde ve sâir şeylerde israf edemez.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın her bir sûresi, bütün Kur’ân’ın mündericâtını icmâlen ihtivâ ettiği gibi, sâir sûrelerde zikredilen makāsıd ve mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur’ân’ı tamâmen okumaya vakti müsâid olmayan ve ancak bir kısmını veya bir sûresini okuyabilen insanlar, Kur’ân’ın hepsini okumaktan hâsıl olan sevâbdan mahrûm kalmamaları içindir.

104

Evet, mükellefîn arasında bulunan ümmîler, ancak bir sûreyi okuyabilirler. İ‘câz-ı Kur’ân, onları da tam sevâb kazanmaktan mahrûm etmemek için bu nükte-i i‘câziyeyi ta‘kîb ederek, bir sûreyi tam bir Kur’ân hükmünde kılmıştır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Gözleri küsûfa uğramış bazı adamlar, gözleri önünde vukū‘a gelen gayr-i mahdûd husûsî haşir ve neşirleri gözleri ile gördükleri hâlde, kıyâmet-i kübrâyı ve haşr-i umûmîyi nasıl istiğrâb ediyorlar? Acaba çiçek açıp meyve veren ağaçlarda her sene îcâd edilen meyvelerin haşir ve neşirlerini gördükten sonra haşr-i umûmîyi istib‘âd eden hiç sıkılmaz mı?

Eğer onlar şuhûdî bir yakîn ile haşr-i umûmîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaçların dallarında sallanan o tatlı, ballı, nazîf ve latîf kudret mu‘cizeleri olan o mahlûkāt-ı latîfeler, evvelkilerin, yani ölüp giden meyvelerin aynı veya misli değil midirler? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i rûhiye olmuş olsa idi, giden meyvelerle yeniden gelen meyveler birbirinin aynı olmazlar mı idi? Fakat rûhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayrıdır keyfiyetini gösterirler. Acaba meyvelerdeki bu vaz‘iyeti gören, haşri istib‘âd edebilir mi?

Ve kezâ, ağaçlara lâzım olan erzâk ve gıdalarını ağaçların yüksek dallarına ma‘nevî asansörlerle çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdâr eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan îcâd ve ihrâç etmekle, o kuru ağacı acîb bir vaz‘iyete ve hayâtdâr antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umûmî ağır gelir mi? Hâşâ Bu latîf ve nâzik masnûâtı kuru ağaçlardan ihrâç eden kudrete hiç bir şey ağır gelmez. Bu bedîhî bir mes’eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Maddiyâttan olmayan, bilhassa mâhiyetleri mütebâyin olan ve çoklukla tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisi ile bizzât mübâşereti ve muâlecesi lâzım gelmez. Evet, asker neferâtı arasında bir kumandanın tasarrufâtı ve tanzîmâtı, ancak emir ve irâdesiyle husûle gelir. Eğer o kumandanlık işleri ve vazîfeleri neferâta havâle edilirse, her bir neferin bizzât mübâşereti ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücûd bulacaktır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkāttaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irâde ile olur. Bizzât mübâşereti yoktur. Güneşin kâinâtı tenvîr ettiği gibi.

105

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan yaşayış vaz‘iyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir. Evet, insanın hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyâresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür‘atle çalıştırıyor. Arz sefînesi de sür‘atle giderken تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ âyetini okuyor. Sefîne-i arz sür‘atle yürürken, dünyanın gayr-i meşrû‘ olan dikenli lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binâenaleyh o zehirli dünya oklarına el uzatma. Firâkın elemi telâkın lezzetinden ağırdır.

Ey nefs-i emmârem Sana tâbi‘ değilim. Sen istediğin şeyin peşine düş. Ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kameri ve arzı bana musahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâl’e abd olurum.

Ve kezâ, kader muhîtinde uçan tayyâre-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdûdlardan ve tünellerden şimşekvârî geçen zamanın şimendiferine bindirerek, ebedü’l-âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına bizi sevk eden Hâlik-ı Rahmân-ı Rahîm’den meded istiyorum.

Ve kezâ, hiç bir şeyi duâlarıma, istigāselerime ve niyâzlarıma hedef ittihâz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren, feleğin çarklarını durdurmaya ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskîn ettirmeye ve vücûdun şâhikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmaya kādir olan, kudreti nihâyetsiz Rabb-i Zülcelâl’e duâlarımı ve niyâzlarımı arz ve takdîm ediyorum. Çünki her şeyle alâkadâr âmâl ve makāsıdım var.

Ve kezâ, kalbime vâki‘ olan en ince, en gizli hâtıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmîn ettiği gibi, akıl ve hayâlimin de temennî ettikleri saâdet-i ebediyeyi vermeye kādir olan Zât-ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet etmiyorum. Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyâmeti koparan kudret, her şeye muktedirdir. Âciz değildir. Bir zerre, o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz.

Evet, onun ma‘rifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder. Evet, onun ma‘rifeti olmazsa, ulûm evhâma tahavvül eder. Hikmetler illetlere ve belâlara tebeddül eder. Vücûd ademe inkılâb eder. Hayat ölüme ve nûrlar zulmetlere ve lezâiz günâhlara tahavvül eder. Evet, onun ma‘rifeti olmazsa, insanın ahbâbı ve mal ve mülkü insana a‘dâ ve düşman olur. Bekā belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azâb olur. Akıl ikāb olur. Âmâl âlâma inkılâb eder.

106

Evet, Allâh’a abd ve hizmetkâr olana her şey hizmetkâr olur. Bu da her şey Allâh’ın mülkü ve malı olduğuna îmân ve iz‘ân ile olur.

Evet, kudret, insanı çok dâirelerle alâkadâr bir vaz‘iyette yaratmıştır. Hem en küçük ve en hakîr bir dâirede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyâr, bir iktidâr vermiştir. Ferşten Arş’a, ezelden ebede kadar en geniş dâirelerde insanın vazîfesi yalnız duâdır. Evet قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ âyet-i kerîmesi bu hakîkati tenvîr ve isbata kâfîdir. Öyle ise çocuğun eli yetişemediği bir şeyi pederinden ve vâlidesinden istediği gibi, abd de acz ve fakrıyla Rabbisine ilticâ eder. Ve Hâlik’ından ister.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Eşyâda görünen nev‘î ve ferdî vahdetler, Sâni‘deki sırr-ı vahdetten neş’et etmiştir. Çünki kuvvet dağılmıyor. Bir kısmına çok, bir kısmına az sarf edilmekle kudrette kuvvetin tecezzî ve inkısâmı olmuyor. Eğer vahdet olmasa idi ve kudretin yaptığı sarfiyâtta tefâvüt olsa idi, masnûâtta da tefâvüt ve intizâmsızlık olurdu. Demek kudretin vahdetle beraber masnûâta yaptığı tasarruf, şemsin tenvîri gibidir ki, bir şems-i vâhid, cüz’ü ve küllü bilâ-tefâvüt her şeyi ziyâlandırdığı gibi, tecellîsiyle de her şeyin yanında mevcûddur. Binâenaleyh mümkinât dâiresi efrâdından olup tavzîf edilen miskîn, câmid, meyyit ve ism-i Nûr’a mazhar şemsde sırr-ı vahdet sâyesinde bu kadar intizâmlı tasarruf olursa, Şems-i Ezelî, Sultân-ı Ebedî, Kayyûm-u Sermedî, Vâcibü’l-Vücûd, Vâhid-i Ehad’in masnûâta tasarrufu nasıl olacaktır?

İ‘lem eyyühe’l-azîz Sâni‘in vahdetine en büyük sâdık şâhidlerden üçünü beyân ederiz. Birincisi, cüz’î ve küllî eşyâlarda görünen vahdetlerdir. Çünki herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadârdır. Öyle ise Sâni‘de vahdet vardır. Öyle ise Sâni‘ Ehad’dir. İkincisi, her şeyde kābiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikān vardır. En âdî ve en küçük nebâtî ve hayvânî bir şeyde kör gözleriyle gördükleri öyle antika bir eser-i san‘at vardır ki, insanları hayrette bırakır. Üçüncüsü, her şeyin îcâd ve inşâsındaki suhûlettir. Gözle görülen san‘attaki suhûlet, isbata ve delîle muhtâç değildir.

107

İ‘lem eyyühe’l-azîz Küre-i arz mağazasından me’kûlât ve meşrûbât ve libâs ve sâir ihtiyaçlarınızı te’mîn ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlâhî hazineden almayıp birer birer esbâba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız Çünki o nar bütün eşyâ ile alâkadârdır. O narın az bir zamanda, az bir kıymetle husûle gelmesi imkân hâricîdir. Ve aynı zamanda ondaki ziynet, intizâm, san‘at, râyiha, tat ve koku gibi latîf şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi, öyle bir Sâni‘in masnûudur ki, îcâdında külfet ve mübâşeret olmaz.

Mes’ele böyle olduğu hâlde, haşerâtın zevk ve heveslerini tatmîn için, her bir noktasında bin türlü i‘câz nükteleri bulunan o küre-i arz mağazasındaki eşyânın Sâni‘i ya şuûrsuzdur, hissizdir, irâdesizdir, ilimsizdir, ihtiyârsızdır, kemâlsizdir ki, bu kadar bol zî-kıymet antika eşyâyı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimâl, isbata muhtâç olmayan bedîhî bir hakîkattir. Veya o hazîne sâhibi, o hazîneyi âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten burada kalan insanlara İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazîne-i gaybde eşyânın îcâdı Kün emrine bağlıdır. Ve bütün eşyânın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcibü’l-Vücûd’un yed-i kudretindedir.

Maahâzâ, o İlâhî sofradaki eşyâlar, yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmîne münhasır değildir. Belki her bir ferd-i müstehlikte zevi’l-hayata âit cüz’î fâidelerden başka, esmâ-yı İlâhiyenin tecelliyâtına ve fa‘âliyetteki esrâr ve şuûnâtına âit gayr-i mütenâhî hikmetler ve gāyeler vardır. Öyle ise, bu ziyâfet-i âmmenin ve bu feyz-i âmmın kör kuvvetten neş’et etmesi ve bu sel gibi akan eşyânın semerâtının ittifâk ve tesâdüfün eline havâlesi muhâldir. Çünki o eşyânın intizâmlı, hakîmâne teşahhusâtı ve şuûrkârâne muhkem husûsiyâtı, kör tesâdüf ve ittifâkı reddediyor. Öyle de, o sofra-i Rahmândaki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk, o eşyânın bir Cevvâd-ı Mutlak’dan bir Hakîm-i Mutlak'dan bir Kadîr-i Mutlak’dan geldiğini gösteren şâhidlerdir.

İ‘lem, ey esbâba mübtelâ olan insan Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdîri ve müsebbebin vücûduna lâzım olan şeylerle techîzi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsâvî olan zâtın Kün emriyle halk edilmesi daha kolay, daha ekmel, daha a‘lâ değil midir?

108

İ‘lem eyyühe’l-azîz Dünyada görülen, bilhassa nebâtî ve hayvânî hayatlarda müşâhede edilen ademler, i‘dâmlar tebeddül ve teceddüd-ü emsâlden ibârettir. Îmânlı olan kimselerde zevâl ve firâkın acısına bedel, zevâl ve firâk ile gidenlerin yerlerine gelen emsâlleriyle visâlin lezzeti hâsıl oluyor. Öyle ise îmâna gel ki, elemden emîn olasın. Kadere teslîm ol ki, selâmette kalasın, rahatı bulasın.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Asabiyet-i câhiliye, birbirine tesânüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkeb bir ma‘cundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti ma‘bûd ittihâz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nûr-u îmândan in‘ikâs edip dalgalanan bir ziyâdır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ehl-i ilhâd ile ve bilhassa Avrupa mukallidleriyle münâzara ile iştigāl edenler, büyük bir tehlikeye ma‘rûzdurlar. Çünki nefislerinin tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimâliyle tedrîcen hasımlarına mağlûb olurlar ki, bîtarafâne muhâkeme denilen munsifâne münâzarada nefs-i emmâreye emniyet edilemez. İnsaflı bir münâzır, hayâlî münâzara sahasında ara sıra hasmının libâsını giyer. Ona bir da‘vâ vekîli olarak, onun lehinde müdâfaada bulunur. Bu vaz‘iyetin tekrarı ile, dimağında bir tenkîd lekesinin husûle geleceğinden kurtulamaz. Lâkin niyeti hâlis olursa ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle bir vaz‘iyete düşen bir adamın çâre-i necâtı, tazarru‘ ve istiğfâr ile o lekeyi izâle etmektir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bu küre-i arz misâfirhânesi insanların mülkü ve malı değildir. Ancak insanlar amele gibi bu misafirhânenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyînâtında çalışırlar. Eğer küre-i arzın hâricinden yabancı birisi gelse, bu misafirhânenin hârika bir mu‘cize olduğuna ve insanların da âciz, fakîr ve muhtâç olduklarına dikkat etse, bu kimse bu insanların bu binaya sâhib ve sâni‘ olacak bir iktidârda olmadıklarına ve ancak böyle hârika bir masnûun sâniinin de mu‘ciznümâ olduğuna kat‘iyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar o Sultân-ı Ezelî’nin makāsıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler aldıkları ücretlerinden mâadâ, bu binadan bir şeye mâlik ve sâhib olmadıklarına tekrar tekrar hükmedecektir.

Ve kezâ, çiçeklerin zevi’l-hayata gösterdikleri teveddüdlerine, tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki, o çiçekler bir Hakîm-i Kerîm tarafından hizmetle muvazzaf misafirlerine birtakım hedâyâ ve bahâyâdır ki, Sâni‘ ile masnû‘ arasında bir vesîle-i teârüf ve tahabbüb olsun.

109

Eyyühe’n-nefs Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun. Fakat hâricî olan ma‘nâları zihnî ma‘nâlarda arıyorsun. Esmâ-yı Hüsnâ’nın her birisinde bütün esmânın şuââtını görmek istiyorsun. Her bir latîfeciğin zevkiyle bütün letâifin zevklerini zevk etmek istiyorsun. Her bir hisse tâbi‘ olan işleri ve hâcetleri îfâ ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhâma ma‘rûz kalıyorsun.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir ni‘metin umûmî ve herkese şâmil olması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delâlet etmez. Ve o ni‘metin bir kasıd ve irâdeden gelmemesine emâre olamaz. Meselâ göz ni‘metinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i ihtiyâcını tahfîf etmez. Ve senin gözün kıymetini tenkîs etmeye de sebeb olmaz. Ve kezâ, husûsî bir tek ni‘metin tesâdüfü mümkündür desen bile, umûmî bir ni‘met behemehâl bir mün‘imin eser-i kasıd ve irâdesidir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Her bir zîhayatın hayatında gayr-i mütenâhî gāyeler vardır. Bu gayelerden zîhayata âit, ancak binde birdir. Bâkî kalan gāyeler, gayr-i mütenâhî olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı îcâd eden zâta âittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur.

Ve hakîkat nazarında abesiyet de yoktur. Çünki bir hayâtın bütün fâideleri bir zîhayata âit değildir ki abes olsun. Evet, sath-ı arzda her senede yapılan ziyâfet-i âmme-i İlâhiye, nev‘-i beşere halîfe olduğu münâsebetiyle bir ikrâmdır. Yoksa hepsi onun istifâdesi için değildir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın zihnine bazen şöyle bir vesvese gelir. der: Sen de âdî bir böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semâvât ve arz yed-i kudretinde olan Hâlik-ı Zülcelâl’e karşı ne meziyetin var? Ne gibi bir hizmetin var ki, Hâlik-ı Zülcelâl seninle meşgul olsun? Bu vesveseye karşı, şöyle bir hakîkati düşünmek lâzımdır:

Birincisi İnsan nihâyetsiz acziyle, fakrıyla beraber Cenâb-ı Hakk’a îmân ettiği için, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve gınâsına ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı insan, hayvaniyetten terakkî edip halîfe-i zemîn olmuştur.

İkincisi Cenâb-ı Hakk, ihâta-i kudret ve azametiyle insanın duâsını işitir, hâcâtını görür. Semâvât ve arzın tedbîri o insanı da düşünmeye mâni‘ değildir.

110

Suâl?: Cenâb-ı Hakk’ın cüz’iyât ile ve hasîs emirler ile iştigali azametine münâfî değil midir?

Elcevab: O iştigāl, azametine münâfî değildir. Bilakis adem-i iştigāl, azamet-i rubûbiyetine bir nakîsadır. Meselâ, şemsin ziyâsından bazı şeylerin mahrûm ve hâriç kalması, şemse bir nakîsa olur. Maahâzâ, bütün şeffaf şeylerde görülen şemsin timsâllerinin her birisi, Şems benimdir, şems yanımdadır, şems bendedir diyebilirler. Ve zerrelerle şems arasında müzâhame olmaz. Bütün mahlûkāt, bilhassa insanlar ferdî olsun, nev‘î olsun, şerîf olsun, hasîs olsun, ilim, irâde, kudret i‘tibâriyle Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsine mazhardır. Her bir şey, her bir insan, Allâh yanımdadır diyebilir.

Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenâb-ı Hakk’a kurbiyeti vardır. Ve her şeyin Cenâb-ı Hakk’a münâsebeti olmakla beraber, o da her şeye münâsebetdârdır. Ve gayr-i mütenâhî acz ve fakrı olan insanın gayr-i mütenâhî kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb-ı Hakk’la münâsebeti ne kadar latîftir

Takdîs ederiz, ol Allâh-ı Zülcelâl hazretlerini ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek şefkati en yüksek ceberûta idhâl ettiği gibi, nihâyetsiz kurbu nihâyetsiz bu‘d ile cem‘ edip, zerrelerle şemsler arasında uhuvveti te’sîs etmiştir. Birbirine zıd olan bu şeyleri cem‘ etmekle derece-i azametini bir derece göstermiştir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Îmâna âit bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim olan a‘mâl-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve ma‘nevî hukuk-u ibâda tecâvüz etmeyerek hukukullâhı bihakkın îfâ etmekten ibârettir. Ecnebîlerden alınan maddî bilgiler, san‘at ve terakkıyâta âit ise lâzımdır. Sefâhete dâir ise muzırdır.

(اَللّٰهُمَّ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ ارْحَمْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ وَنَوِّرْ قُلُوبَ اُمَّةِ مُحَمَّدٍؐ بِنُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْاٰنِ وَعَظِّمْ شَرٖیعَةَ الْاِسْلَامِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ)

111

Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtivâ ettiği

[Habbe]

(حَبَّە مٖی كُویَدْ مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَیْوَۀِ تَوْحٖیدْ یَكْ شَبْنَمَمْ اَزْ یَمْ پُرْ اَزْ لُؤْلُؤِ تَمْجٖیدْ)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی دٖینِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْاٖیمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الَّذٖی هُوَ مَرْكَزُ دَٓائِرَةِ الْاِسْلَامِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ مَادَامَ الْمَلَوَانُ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانُ)

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nûr-u Muhammedî asm o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer şu âlem-i kebîr bir şecere tahayyül edilirse, nûr-u Muhammedî asm hem çekirdeği, hem meyvesi olur. Eğer şu dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nûr-u Muhammedî asm onun rûhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nûr-u Muhammedî asm onun aklı olur. Eğer pek güzel şa‘şaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nûr-u Muhammedî asm onun andelîbi olur.

Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nûr-u Muhammedî asm o Sultân-ı Ezel ve Ebed'in makarr-ı saltanat ve haşmetini ve tecelliyât-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san‘atını hâvî olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî ve teşrîfâtçı olur. Bütün insanları o saraya da‘vet ediyor. Ve o sarayda bulunan bütün antika san‘atları, hârika mu‘cizeleri o saraya girenlere ta‘rîf ediyor. O sarayın sâhib ve sâni‘ine îmân etmek üzere halkı câzibedâr ve hayret-efzâ bir sûrette da‘vet ediyor.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Hilkat şeceresinin meyvesi insandır. Ma‘lûmdur ki, meyve bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için, bütün eczânın hâsiyetlerini ve meziyetlerini hâvîdir. Ve kezâ, hilkat-i âlemin ille-i gāiyesi hükmünde olan çekirdeği yine insandır.

Sonra o şecerenin meyvesi hükmünde olan insandan birisini, şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihâz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânîsidir, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyâç sâikasıyla âlemin envâıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları var. Esmâ-yı Hüsnâ’nın bütün nûrlarına ihtiyâçları var. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları var. Ancak Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakîkî ile mutmain olabilir.

112

Ve kezâ, o kalbin öyle bir kābiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihrist gibi bütün âlemi temsîl eder. Ve merkezinde Vâhid-i Ehad’den başka bir şey kabûl etmez. Ebedî ve sermedî bir bekādan mâadâ bir şeye râzı olmaz.

İnsanın çekirdeği olan kalb, ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskā edilmekle, îmân ile intibâha gelirse, nûrânî ve misâlî âlem-i emirden gelen emir ile öyle bir şecere-i nûrâniye olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine rûh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek olarak kalır. Nûra inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.

Ve kezâ, o habbe-i kalb için pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat bulur, inbisât ederlerse, kocaman kâinât onlara tenezzüh ve seyrângâh olur. Hatta kalbin hizmetçilerinden bulunan hayâl, en zaîf ve en ehemmiyetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan sâhibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılan bir adamın başını Hacerü’l-Esved’in altına koydurur. Ve şehâdetlerini muhâfaza için Hacerü’l-Esved’e tevdî‘ ettirir.

Mâdem benî-Âdem kâinâtın meyvesidir. Nasıl ki bir harmanda başaklar dövülür. Tasfiye netîcesinde semereler istibkā ve iddihâr edilir. Binâenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinâtın başak ve semeresi olan benî-Âdemi intizâr etmektedir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu görünen umûmî âlemde her insanın husûsî bir âlemi vardır. Bu husûsî âlemler umûmî âlemin aynıdırlar. Yalnız umûmî âlemin merkezi şemstir. Husûsî âlemin merkezi ise, şahıstır. Her husûsî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup, letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü, kubhu, ziyâsı ve zulmeti, merkezleri olan eşhâsa tâbi‘dir. Evet, aynada irtisâm eden bir bahçe hareket, tagayyür ve sâir ahvâlinde aynaya tâbi‘ olduğu gibi; her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbi‘dir. Gölge ve misâl gibi. Binâenaleyh cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünki kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsûfa uğrattırır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Otuz seneden beri iki tâğūt ile mücâdelem var. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri enedir, diğeri tabiattır. Birinci tâğūtu kasdî olmayarak gölge-vârî bir ayna gördüm. Fakat o tâğūtu kasden veya bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrûd ve Firavun olurlar.

113

İkinci tâğūt ise, onu İlâhî bir san‘at ve Rahmânî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat denilen, maddiyyûnlarca bir ilâh olur. Maahâzâ, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san‘attır. Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle mezkûr mücâdelem her iki tâğūtun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.

Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Habâb Risâlelerimde isbat ve îzâh edildiği gibi, mevhûm olan tabiat perdesi parçalanarak altından şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san‘at-ı şuûriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve kezâ, firavunluğa delâlet eden eneden, Sâni‘-i Zülcelâl’e râci‘ olan Hüve tebârüz etmiştir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Dünyada sana âit çok emirler vardır. Ama ne mâhiyetlerinden ve ne de âkıbetlerinden haberdâr değilsin. Bunlardan biri ceseddir. Evet, cesedin genç iken latîf, zarîf ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyârlığında tahavvül eder. Kurumuş ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer. Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevâldir. Biri de insaniyettir. Bu ise zevâl ve bekā arasında mütereddiddir. Dâim-i Bâkî’nin zikriyle muhâfazası lâzımdır. Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hudûdu ta‘yîn edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzûn olma. Tahammülünden âciz ve tâkatinden hâriç olduğun tûl-ü emel yükünü yükleme. Biri de vücûddur. Vücûd zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülk’dür. Ve senden daha ziyâde senin vücûduna şefkatlidir. Binâenaleyh Mâlik-i Hakîkî’nin dâire-i emrinden hâriç o vücûda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. Ümidsizliği intâc eden hırs gibi. Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir. Devamları yoktur. Zevâlleri düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir. Biri de, sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, beraberce götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın.

Ve kezâ, bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise azîz olarak çıkmaya çalış. Vücûdunu Mûcidine fedâ et. Mukābilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünki fedâ etmediğin takdîrde, ya bâd-ı hevâ zâil olur gider, veya onun malı olduğundan yine ona rücû‘ eder. Eğer vücûduna i‘timâd edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücûdun terkiyle vücûd bulunabilir.

114

Ve kezâ, vücûduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücûddan ancak senin elinde bir nokta kalabilir. Bütün vücûdun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Ama o noktayı da elinden atarsan, vücûdun tam ma‘nâsıyla nûrlar içinde kalır.

Biri de dünya lezzetleridir. Bu ise kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşersin. Ve sür‘at-i zevâli i‘tibâriyle aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez. Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünki âkıbetin ya saâdettir, ya şekāvettir. Saâdet ise şu fânî lezâizin terkiyle olur. Şekāvet ise, ölüm ve i‘dâm, nazarında bulunan bir adam sehpânın tezyîninden ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alamaz.

Dünyasının âkıbetinin küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünki o lezâizin zevâliyle vukū‘a gelen husûsî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakîka hissedilir. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mer‘âyı tecâvüz eden koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlarla musâb olan bir koyun, lisân-ı hâliyle der ki: Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim der. Kendisi döner, sürü de döner.

Ey nefis Sen o koyundan fazla âsî değilsin. Dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma‘rûz kaldığın zaman اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ de. Ve Merci‘-i Hakîkî’ye dön. Îmâna gel. Mükedder olma. Allah da çoban gibi, seni senden daha ziyâde düşünür.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kalbin kasden umûr-u dünyeviye ile iştigāl etmek için yaratılmadığı, şöyle îzâh edilebilir: Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle ve bütün şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimâm ile eline alır, kucaklar ve ona sarılır. Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak ister. Ve onun hakkında tam ma‘nâsıyla fenâ olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşinde olur, talebinde bulunur. Hâlbuki umûr-u dünyeviyeden hangi bir emir olursa olsun, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccihen açılmış bir penceredir. Bu fânî dünyaya râzı değildir.

115

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân semâdan nâzil olmuştur. Ve onun nüzûlüyle, semâvî bir mâide ve bir sofra-i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakāt-ı beşerin iştihâ ve istifâdelerine göre ayrılmış safhaları hâvîdir. O mâidenin sathında, yani yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma âittir.

Meselâاَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyet-i kerîmesi, beşerin birinci tabakasına şu ma‘nâyı ifhâm ve ifade ediyor. Semâvât, bulutsuz yağmuru yağdıracak bir kābiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru nebâtâtı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de رَتْقًا lafzı yapışıklıklarını izâle ve فَتْقْ ettik, yani ayırdık. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebâtât çıkmaya başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu ma‘nâya delâlet eden وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیٍّ âyet-i kerîmesidir. Çünki hayvânî ve nebâtî olan hayatları koruyan gıdalar, ancak arz ile semâvâtın izdivâcından tevellüd edebilir.

Mezkûr âyetin tabaka-i avâma âit safhasının arkasında şöyle bir safha daha vardır ki, nûr-u Muhammedîden asm yaratılan madde-i acîneden seyyârât ile şemsin, o nûrun ma‘cun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işârettir. Bu safhayı delâletiyle te’yîd eden اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُورٖی hadîs-i şerîfidir.

İkinci misâl: اَفَعَیٖینَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ فٖی لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدٖیدٍ olan âyet-i kerîmenin tabaka-i avâma âit safhasında şu ma‘nâ vardır:

Onlar daha acîb olan birinci yaratılışlarını müşâhedâtla ikrâr ettikleri hâlde, daha ehven, daha kolay olan ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar” . Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu aydınlatan büyük bir burhân vardır.

Ey haşir ve neşri inkâr eden insan Ömründe kaç def‘a cismini tebdîl ediyorsun, biliyor musun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi, her yedi senede bir def‘a tamamıyla cismini tebdîl ve tecdîd ediyorsun, haberin var mı? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsâlleri gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Eğer düşünebilsen, her vakit âlemde binlerle numûneleri vukū‘a gelen haşir ve neşirleri inkâr edemezsin.

116

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, nefis, bir Rabb-i Muhtâr ve Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm’in memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine; ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrâd ve envâ‘ ve ecnâsta cârî olmakla bir kāide-i külliye şeklini aldığına; ve bu feyzin şumûllü olmasıyla bir nevi‘ icmâ‘ ve fiilî bir tasdîke mazhar olduğuna nazaran, kanun ve düstûr şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kāideye bakarak kanâat ve itmi’nân etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren esmânın tecelliyâtını, kendisi de o cilvelere hissedâr olduğu hâlde vâsıta-i tesettür ve alâmet-i ihmâl sanıyor. Güyâ o nefsin fevkınde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yokmuş gibi, kendisini yaptığı fiilleri içinde fiil içinde müstetir hüve gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa ve büyüklüğünü ademe haml etmekle, şeytânı bile yaptığı muğālatadan utandırıyor.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefis dâimâ ızdırâblar, gönül darlığı, sabırsızlıklar içinde evhâmdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Hâlbuki şemsin tulû‘ ve gurûbu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû‘ ve gurûbu ve sâir mukadderâtı kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun, o yazıları silebilirse silsin. Fakat başı kırılır, o yazılara bir şey olmaz. Bunu muhakkak olarak bilsin ki, semâvât ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlik-ı Küll-i Şey’in rubûbiyetine muhabbetle rızâ göstermelidir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir şeyin sâni‘i o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münâsebet lâzımdır. Ve masnûâtın adedince sâni‘lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhâldir. Öyle ise sâni‘ içinde değildir ve olamaz. Meselâ matbaa ile teksîr edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılır. O kitabın nakışları ve harfleri kendiliğinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san‘atı içinde değildir. Ve illâ intizâm bozulur. Öyle ise masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak kudret kalemiyle kaderin takdîri üzerine yazılıyor.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Aklın pek garîb bir hâli vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sâhibidir ki, bazen kâinâtı ihâta eder, kucağına alır. Bazen dâire-i imkândan çıkar, en yüksek dâirelere müdâhaleye çalışır. Bazen de bir katre suda boğulur,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç