
SAYFA 233
[Kırk beş sene evvel te’lîf edilmiş olan bir risâlenin bir kısmıdır]
[Nokta Risâlesi]
(مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ)
İfâde-i merâm: Bir bahçeye girsem, iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem, hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem خُذْ مَا صَفَا derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim. Bir kısım muhâtablarım derler: ”Sözlerin iyi anlaşılmıyor.“ Bilirim ki, kâh minâre başında, kâh minâre dibinde konuşuyorum. Zuhûrât öyle oluyor. Şuâât ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi‘, müteharrî-i hakîkat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.
Gāyâtü’l-gāyât olan ma‘rifetullâhın bir burhânı olan ma‘rifetü’n-Nebîyi Şuâât’ta bir nebze beyân ettik. Şu risâlede maksûd-u bizzât olan tevhîdin lâyuhad berâhîninden yalnız dört muazzam burhânına işâret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbî ile birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek, îmânın altı rüknünden dördünün birer lem‘asını fehm-i kāsırımla göstermek isterim.
(اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَیْرِهٖ وَشَرِّهٖ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰی وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِیٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ
Maksûdumuz ve matlûbumuz olan şu hakîkatin gayr-i mütenâhî berâhîninden yalnız dört burhân-ı küllîsini îrâd ediyoruz. Birinci Burhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu burhân-ı neyyirimiz Şuâât’da tenevvür ettiğinden, tenvîr-i müddeâmızda münevver bir mir’âttır. İkinci Burhân: Kitâb-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinâttır. Üçüncü Burhân: Kitâb-ı Mu‘cizü’l-Beyân olan Kelâm-ı Akdes’dir. Dördüncü Burhân: Âlem-i gayb ve şehâdetin nokta-i iltisâkı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekāsı, vicdân denilen fıtrat-ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat, vicdân, akla bir penceredir. Tevhîdin şuâ‘ını neşreder.
SAYFA 234
Birinci Burhân: Risâlet ve İslâmiyet’le mücehhez olan hakîkat-i Muhammediyedir ki Aleyhissalâtü Vesselâm, risâlet noktasında en muazzam icmâ‘ ve en vâsi‘ tevâtür sırrını ihtivâ eden mecmû‘-u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân-ı semâviyenin ruhunu ve tasdîklerini taşır.
İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle, edyânın tasdîkiyle ve bütün mu‘cizâtının te’yîdiyle ve musaddak olan bütün akvâliyle vücûd ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek, şu da‘vâda ittihâd etmiş olan bütün efâdıl-ı beşer nâmına o nûru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdîklere mazhar, büyük ve derin bir dürbünün ve sâfî, keskin, hakāik-âşinâ bir gözün gördüğü hakîkatin hakîkat olmaması hiç bir cihetle mümkün müdür?
İkinci Burhân: Kâinât kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, efraden ve terkîben Zât-ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini elsine-i mahsûsaları ile وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ âyet-i kerîmesini tilâvet ediyorlar. Cemî‘ zerrât-ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâir vücûh ile hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken, birdenbire bir ciheti ta‘kîb, muayyen bir sıfatla ittisâf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret-bahşâ hikmetleri intâc ettiklerinden, Sâni‘in vücûb-u vücûduna şehâdetle avâlim-i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe-i Rabbâniye içinde i‘lân-ı Sâni‘ eden misbâh-ı îmânı ışıklandırıyorlar.
Evet, bir nefer nefsinde ve takımında ve bölüğünde ve taburunda ve ordusundaki gibi; her bir zerre de, kendi başıyla, zât ve sıfât ve keyfiyetteki imkânât cihetiyle Sâni‘i i‘lân ettiği gibi, tesâvîr-i mütedâhileye benzeyen mürekkebât-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dâiresinde, her bir zerre, muvâzene-i cereyân-ı umûmîyi muhâfaza ve her bir nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazîfeyi îfâ ve hikmeti intâc ettiklerinden, Sâni‘in kasıd ve hikmetini ızhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni‘-i Zülcelâl’in berâhîni kat kat ziyâde olur. Demek اَلطُّرُقُ اِلَی اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ hakîkattir, mübâlağa değildir. Belki de nâkıstır.
SAYFA 235
Suâl: Neden herkes aklıyla göremiyor?
Elcevab: Kemâl-i zuhûrundan ve zıddın ademinden. تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰٓی اِلَیْكَ رَسَٓائِلُ Yani Sahîfe-i âlemin eb‘âd-ı vâsiasında Nakkāş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakîkatle sarıl Tâ ki, mele-i a‘lâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni a‘lâ-yı illiyyîn-i tevhîde çıkarsın.
Şu kitabın hey’et-i mecmûasında öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her bir harfi birer mu‘cize-i kudret olan bu kitâb-ı kâinâtın te’lîfinde öyle bir i‘câz var ki, bütün esbâb-ı tabîiye farz-ı muhâl olarak muktedir birer fâil-i muhtâr olsalar, yine kemâl-i acz ile o i‘câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdâr ve her bir harfinin, bâhusûs zîhayat her bir harfinin bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk-i tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde îcâd etmek için, bütün kâinâtı îcâd edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır.
Demek, sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi halketmiştir. Pirenin midesini tanzîm eden, manzûme-i şemsiyeyi de o tanzîm etmiştir. Sünûhât’ın dokuzuncu sahîfesinde مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrına mürâcaat et.
Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd-i şehâdet, yani nasıl bal, arıya şehâdet ediyor. Ve bal, o mu‘cize-i kudret olan arının lisânından akıyor. Veyâhûd şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok def‘a büyültüldükten sonra görünür. Dikkat et, nasıl mu‘ciznümâ, hayret-efzâ bir misâl-i musaggar-ı kâinâttır. Sûre-i Yâsîn, sûret-i lafz-ı Yâsînde yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta-i câmiâdır. Onu yazan, bütün kâinâtı da o yazmıştır.
Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynâtın sûreti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiyenin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdîd olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden
SAYFA 236
husûlünü, muhâl-ender muhâl göreceksin. Eğer her bir zerrede hukemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyâseti bulunduğunu ve her bir zerrenin sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i‘tikād edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i‘tikād edebilirsin. Hâlbuki o zîhayat makinede öyle bir mu‘cize-i kudret ve öyle bir hârika-i hikmet var ki, ancak bütün kâinâtı ve bütün şuûnâtını îcâd eden ve tanzîm eden bir Sâni‘in sun‘u olabilir. Yoksa kör, az, basît imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbâb-ı tabîiyeden olamaz.
Bâhusûs o esbâb-ı tabîiyenin üssü’l-esâsı hükmünde olan cüz’-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâ‘larının hortumu üzerinde bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, her şeyin esası zannettikleri cezb, def‘, hareket, kuvâ gibi emirler, âdetullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin, kanun kaidelikten tabîîliğe; ve zihnîlikten hâricîliğe; ve i‘tibârîlikden hakîkîliğe; ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.
Suâl: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ‘ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimâl veriliyor?
Elcevab: Sırf başka şey ile nefsini iknâ‘ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî bir nazarla derk etmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini iknâ‘ etmek sûretinde kasden ve bizzât ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma‘kūl olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, tegāfül-ü ani’s-Sâni‘ sebebiyle olan ızdırâr ile kabûl edebilir.
İşte dalâlet ne kadar acîbdir Zât-ı Zülcelâl’in lâzım-ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan îcâdı aklına sığıştıramayan, nasıl oluyor ki, gayr-i mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor?
Evet, meşhurdur ki, bir zaman hilâl-i iyde bakıyorlardı. Kimse bir şey görmemişti. İhtiyâr bir zât yemîn etti. ”Hilâl-i iydi gördüm“ dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât-ı zerrât nerede, sebeb-i teşkîl-i envâ‘ nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakîkati kazarken ihtiyârsız dalâlet başına düşer. Hakîkat zannederek başına giydirir.
SAYFA 237
Suâl: Şu tabiat dedikleri kavânîn ve kuvâ nedir ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
Elcevab: Tabiat, âlem-i şehâdet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a‘zâsının ef‘âlini intizâm ve rabt altına alan bir şerîat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şerîat-ı fıtriyedir ki, sünnetullâh ve tabiat ile müsemmâdır. Ve hilkat-i kâinâtta cârî olan kavânîn-i i‘tibâriyesinin mecmû‘ ve muhassalasından ibârettir.
Kuvâ dedikleri şey ise, her biri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey ise, her birisi şu şerîatın birer mes’elesidir. Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrârına istinâden vehim ve hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabîat-ı hevâiye tevazzuh ve tecessüm edip mevcûd-u hâricî ve hayâlden hakîkat sûretine girmiştir. Hayâli hakîkat sûretinde gören ve gösteren nüfûsun isti‘dâd-ı şûresinden, fâil ve müessir tavrı takılmıştır.
Hâlbuki kör ve şuûrsuz tabiatta, kat‘iyen kalbi iknâ‘ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakîkat ona ünsiyet edecek hiç bir mülâyemet ve münâsebet yokken ve masdar olmaya kābiliyeti mefkūd iken, sırf nefy-i Sâni‘ farazından çıkan bir ızdırâr ile veleh-resân bir efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresi tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.
Hâlbuki tabiat, misâlî bir matbaadır, tâbi‘ değil. Nakıştır, nakkāş değil. Kābildir, fâil değil. Mistardır, masdar değil. Nizâmdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şerîat-ı irâdiyedir, hakîkat-i hâriciye değildir.
Meselâ, yirmi yaşındaki bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde, muhteşem ve sanâyi‘-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse: Bu saray kat‘iyen hâriçten gelme hiç bir fâilin eseri değildir. Sonra içindeki eşyâ-yı muntazamaya bir sebeb ararken, tanzîminin kavânînini câmi‘ bir kitap bulsa, onu ma‘kes-i şuûr olduğundan, ızdırârî olarak bir fâil, bir illet kabûl eder.
İşte Sâni‘-i Zülcelâl’den tegāfül sebebiyle böyle gayr-i ma‘kūl ve gayr-i mülâyim bir illet-i ızdırârî olan tabiatla kendilerini aldatmışlardır.
SAYFA 238
Şerîat-ı İlâhiye ikidir: Birisi Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef‘âl-i ihtiyâriyesini tanzîm eder.
İkincisi: Sıfât-ı irâdeden gelen ve evâmir-i tekvîniye tesmiye edilen şerîat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinâtta cârî olan kavânîn-i âdetullâhın muhassalasından ibârettir. Evvelki şerîat, nasıl kavânîn-i akliyeden ibârettir. Tabiat denilen ikinci şerîat dahi, mecmû‘-u kavânîn-i i‘tibâriyeden ibârettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan te’sîr ve îcâda mâlik değillerdir.
Sâbıkan sırr-ı tevhîd beyânında demiştik: Her şey her şey ile bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarûrîdir.
Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbâb-ı tabîiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok, hem kör iki elinde iki kör olan tesâdüf-ü a‘mâ ve ittifâkiyet-i avrânın eline verilmiştir. قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖی خَوْضِهِمْ یَلْعَبُونَ
Elhâsıl: İkinci burhânımız olan kitâb-ı kebîr-i kâinâttaki nazım ve nizâm ve intizâm ve te’lîfindeki i‘câz, güneş gibi bir kudret-i gayr-i mütenâhînin ve bir ilm-i lâ-yetenâhânın ve bir irâde-i ezeliyenin eserleridir.
Suâl: Nazım ve nizâm-ı tâmme ne ile sâbittir?
Elcevab: Nev‘-i beşerin havâs ve cevâsîsi hükmünde olan fünûn-u ekvân ve istikrâ-yı tâmme ile, o nizâmı keşfetmişler. Çünki her bir nev‘e dâir bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kābildir. Her bir fen, külliyet-i kāide hasebiyle, kendi nev‘indeki nizâm ve intizâmı gösteriyor. Zîrâ her bir fen, kavâid-i külliye desâtîrinden ibârettir.
Demek şahsın nazarı nizâmı ihâta etmezse, cevâsîs-i fünûn vâsıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey hikmet üzere vaz‘ edilmiştir. Fâidesiz ve abes hiç bir şey yoktur.
Şu burhânımız Hâşiye, değil yalnız erkânı ve a‘zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân-ı zâkir-i tevhîd olarak büyük burhânın sadâ-yı bülendine iştirâk ederek لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye zikrediyorlar.
SAYFA 239
Üçüncü Burhân: Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. Şu burhân-ı nâtıkın sînesine kulağını yapıştırsan, kalbinde derinden derine gāyet ulvî ve nihâyet derecede ciddî, hem gāyet samîmî ve nihâyet derecede mûnis ve mukni‘, hem burhân ile mücehhez bir sadâ-yı semâvî işiteceksin ki اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyor ve tekrar ediyor.
Hem gāyet mükemmel semerâtıyla meyvedâr bir ağacın menba‘-ı hayatı olan cürsûmesi olmazsa veya cürsûmesi, yani kökü bozuksa, elbette semere vermeyecektir. Şu burhânımızın dallarında meyve-i hak ve hakîkat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mes’ele-i tevhîd, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli ve doğru hak ve hakîkati tazammun ediyor.
Hem şu burhânın âlem-i şehâdet tarafına tedellî etmiş olan ahkâma dâir dalı, bütün sıdk ve hak ve hakîkat olduğu gibi, bizzarûre âlem-i gayb tarafına uzanan tevhîde ve gaybe dâir gusn-u a‘zamı, yine sâbit hakāik ile meyvedârdır.
Hem derince şu burhân tersîm edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, netîcesi olan mes’ele-i tevhîdde o kadar emîndir ki, hiç bir şâibe-i tereddüd hiç bir tarafında ihsâs edilmiyor.
Hem o netîceyi bütün hakāike esas addederek, müselleme ve zarûriye olduğunu bütün kuvvet-i beyânıyla ve ısrârıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ‘ ediyor. Temel taşı olan o şedîd kuvvet, elbette sun‘î olamaz. Hem de üstündeki sikke-i i‘câz her ihbârını tasdîk eder. Tezkiyeden müstağnî kılar. Âdetâ ihbârâtı binefsihâ sâbit umûrlardandır.
Evet, şu burhân-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i‘câz, altında mantık ve delîl, sağında aklı istintâk, solunda vicdânı istişhâd, önünde ve hedefinde hayır ve saâdet-i dâreyn, nokta-i istinâdı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki içine girebilsin.
SAYFA 240
Ma‘rifet-i Sâni‘ denilen kemâlât arşına uzanan mi‘râcların usûlü dörttür:
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhâcıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa binâ edilen mütekellimînin tarîkidir.
Bu iki asıl, çendân Kur’ân’dan teşa‘ub etmişler. Lâkin fikr-i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için uzunlaşmış, müşkilleşmiş, evhâmdan masûn kalmamışlar.
Üçüncüsü: Şübühât-âlûd hukemâ mesleğidir.
Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-i Kur’âniyenin ulvî mertebesini i‘lân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı; ve istikāmet cihetiyle en kısası; ve vuzûh cihetiyle beşerin umûmuna en eşmeli olan mi‘râc-ı Kur’ândır.
Hem o arşa çıkmak için dört vesîle vardır: İlhâm, ta‘lîm, tasfiye, nazar-ı fikrîdir.
Hem tarîk-i Kur’ânî iki nev‘dir. Birincisi Delîl-i inâyet ve gayettir ki, menâfi‘-i eşyâyı ta‘dâd eden bütün âyât-ı Kur’âniye bu delîli nesc ve şu burhânı tanzîm ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm-ı ekmelindeki ittikān-ı san‘at ve riâyet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâni‘in kasıd ve hikmetini isbat ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor. Zîrâ itkān ihtiyârsız olmaz. Evet, nizâmın şâhidleri olan bütün fünûn-u ekvân-ı mevcûdâtın silsilelerindeki halkalarda asılmış olan mesâlih ve semerât, inkılâbât-ı ahvâlin katmerleşen düğümleri içinde saklanamaz. Evet, o mesâlih ve semerât hikem ve fevâidi göstermek ile Sâni‘in kasıd ve hikmetine kat‘î şehâdet ediyorlar.
Ezcümle: Fenn-i hayvânât ve fenn-i nebâtât, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük pederleri ve adamları hükmünde olan mebde’lerinin her birinin hudûsuna şehâdet ettikleri gibi; mevhûm ve i‘tibârî olan kavânîn ve kör, şuûrsuz olan esbâb-ı tabîiye ise, bu kadar hayret-efzâ silsileleri ve bu silsileleri teşkîl eden ve efrâd denilen dehşet-engîz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin îcâd ve inşâsına adem-i kābiliyetleri cihetiyle her bir ferd ve her bir nevi‘, müstakillen Sâni‘-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıktıklarını i‘lân ve ızhâr ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰی مِنْ فُطُورٍ der.
SAYFA 241
Kur’ân’da delîl-i inâyet, vücûh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur’ân kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni‘metleri ta‘dâd eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde gāliben akla havâle ve vicdânla müşâverete sevk etmek için اَوَلَا یَعْلَمُونَ اَفَلَا یَعْقِلُونَ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ فَاعْتَبِرُوا gibi o burhân-ı inâyeti ezhânda tesbît ediyor.
İkinci delîl-i Kur’ânî: : Delîl-i ihtirâ‘dır. Hulâsası: Mahlûkātın her nev‘ine ve her ferdine; ve o nev‘e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsûsasını müntic ve isti‘dâd ve kemâline münâsib bir vücûd verilmesidir. Hiç bir nev‘-i müteselsil, ezelî değildir. Ve ezelî olmasına imkân bırakmaz. İnkılab-ı hakîkat olmaz. Mütevassıt nev‘in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnâf, inkılâb-ı hakāikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, sûret-i müteğayyire, hem hareket-i mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve sûretler araziyetleri cihetiyle, envâ‘daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkîl edemez. Araz, cevher olamaz. Demek envâının fasılları ve umûm a‘râzının havâss-ı mümeyyizeleri, bizzarûre adem-i sırftan muhteri‘dirler. Silsilede tenâsül, şerâit-i âdiye-i i‘tibâriyedendir.
Feyâ acaba Vâcibü’l-Vücûd’un lâzıme-i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayanlar, nasıl oluyor da her bir cihette ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-ı kudrete karşı mukāvemet edemeyen koca kâinât, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerrâtları öyle dehşetli salâbet bulmuş ki, kudret-i ezeliyenin yed-i i‘dâmına karşı dayanıyorlar? Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hâssası olan ibdâ‘ ve îcâd, hiç bir münâsebet-i ma‘kūle olmadan en âciz ve en bîçâre esbâba isnâd ediliyor?
İşte Kur’ân-ı Kerîm, şu delîli, halk ve îcâddan bahseden âyâtıyla ezhânda tanzîm ediyor. Müessir-i hakîkî yalnız Allah’dır. Te’sîr-i hakîkî esbâbda yoktur.
Esbâb, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki aklın nazar-ı zâhirîsinde dest-i kudret, umûr-u hasîse ile mübâşir görünmesin.
SAYFA 242
Bir şeyde iki cihet var: Biri mülk cihetidir ki, aynanın mülevven vechi gibi, ezdâd ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur ilh; Esbâb bu cihette vardır. Izhâr-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.
İkinci cihet, melekûtiyet cihetidir. Aynanın şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir. Hatta hayat ve rûh ve nûr ve vücûdun iki vecihleri de şeffaf ve güzel olduğundan, mülken ve melekûten vâsıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
Dördüncü Burhân: Vicdân-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuûrdur. Şu burhânda dört nükteyi nazar-ı dikkate al.
Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Meselâ bir çekirdekteki meyelân-ı nümüvv, Sünbülleneceğim, meyve vereceğim der. Doğru söyler. Meselâ yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: Piliç olacağım. Biiznillâh piliç olur, doğru söyler. Meselâ bir avuç su incimâd ile meyelân-ı inbisâtı der ki: Fazla yer tutacağım. Metîn demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelânlar irâde-i İlâhiyeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridirler.
İkincisi: Beşerin havâssü’l-hams-i zâhire ve bâtınasından başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-i meş‘ûr pek çok hisleri var. Beşerde hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sâdıka olan sâika var. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve o sevk hisleri yalan söylemez, yanlış gitmez.
Üçüncüsü: Mevhûm bir şey hakîkat-i hâriciyeye mebde’ olamaz. Fıtrat ve vicdânda nokta-i istinâd ile nokta-i istimdâd, iki hakîkat-i zarûriye vardır. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan rûh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbâd bir mahlûk olur. Hâlbuki kâinâttaki hikmet ve nizâm ve kemâl bu ihtimâli reddeder.
SAYFA 243
Dördüncüsü: Akıl ta‘tîl-i eşgāl etse de, nazarını ihmâl etse, vicdân Sâni‘i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür‘at-i intikāldir, dâimâ onu tahrîk eder. Hadsin muzâafı olan ilhâm, onu dâimâ tenvîr eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyâk ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhî, onu dâimâ ma‘rifet-i Zülcelâle sevk eder. Şu fıtrattaki incizâb ve cezbe, bir hakîkat-i câzibedârın cezbiyledir.
Bu nükteleri bildikten sonra, şu burhân-ı enfüsî olan vicdâna mürâcaat et. Göreceksin ki, kalb, bedenin aktârına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayat olan ma‘rifet-i Sâni‘ de, isti‘dâdât-ı gayr-i mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl-ü müteşa‘ibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar, kıymet verir. Bast ve temdîd eder.
İşte nokta-i istimdâd ve kavga ve mezâhimin meydanı olan ve dağdağa-i hayata hücûm gösteren âlemin binlerce musîbet ve mezâhimlerine karşı yegâne nokta-i istinâd, yine ma‘rifet-i Sâni‘dir.
Evet, her şeyi hikmet ve intizâm ile işleyen bir Sâni‘-i Hakîm’e i‘tikād etmezse ve ale’l-amyâ kör tesâdüflere havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifâyetini düşünse, ister istemez tevahhuş edecek, dehşet ve telâş ve havftan mürekkeb bir hâlet-i cehennem-nümûna ve ciğer-şikâfe düşecektir. Bu hâl ise, eşref ve ahsen-i mahlûkāt olan rûh-u insanînin her şeyden ziyâde perişan olduğunu istilzâm eder. Bu hâl ise, intizâm-ı kâmile ve kâinâttaki nizâm-ı ekmele zıd oluyor.
Şu nokta-i istimdâd ve nokta-i istinâd ile, bu derece nizâm-ı âlemde hükümfermâlık, hakîkat-i nefsü’l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdânda iki pencere olan iki noktadan Sâni‘-i Zülcelâl ma‘rifetini kalb-i beşere tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdânın gözü dâimâ açıktır.
Sâni‘-i Zülcelâl bu dört burhân-ı azîmin kat‘î şehâdetleriyle Vâcibü’l-Vücûd, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semî‘, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyûm olduğu gibi, evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile de muttasıftır.
SAYFA 244
Zîrâ mukarrerdir ki, masnû‘daki feyz-i kemâl, Sâni‘in zıll-i tecellîsinden muktebestir. Demek kâinâtta ne kadar hüsn-ü cemâl ve kemâl varsa, umûmundan lâyuhad derecede yüksek tabakada evsâf-ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni‘-i Zülcelâl muttasıftır.
Zîrâ ihsân servetin, îcâd vücûdun, îcâb vücûbun, tahsîn hüsnün, tenvîr nûrun fer‘î ve delîli olduğu gibi; bütün kâinâttaki bütün kemâl ve cemâl, Sâni‘-i Zülcelâl’in kemâl ve cemâline bir zıll-i zalîldir ve bir burhânıdır. Hem de Sâni‘-i Zülcelâl cemî‘-i nekāisten münezzehtir. Zîrâ nevâkıs, mâhiyet-i maddiyâtın isti‘dâdsızlığından neş’et eder.
Zât-ı Zülcelâl maddiyâttan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinâtın mâhiyât-ı mümkinesinden neş’et eden evsâf ve levâzımâtından mukaddestir. لَیْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰی لِشِدَّةِ ظُهُورِهٖ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ بِعَدَمِ ضِدِّهٖ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِالْاَسْبَابِ بِعِزَّتِهٖ
Suâl: Vahdetü’l-vücûdu nasıl görüyorsun?
Elcevab: Tevhîdde istiğrâktır. Ve nazara sığışmayan bir tevhîd-i zevkîdir. Esâsen tevhîd-i rubûbiyet ve tevhîd-i ulûhiyetten sonra tevhîdde zevken şiddet-i istiğrâk ve vahdet-i kudret, yani لَا مُؤَثِّرَ فِی الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ dan sonra vahdet-i irâde, sonra vahdetü’ş-şuhûd, sonra vahdetü’l-vücûd, sonra yalnız bir vücûdu, sonra yalnız bir mevcûdu görünceye müncer olur.
Muhakkikîn-i sofiyenin müteşâbihât hükmünde olan şatahâtıyla istidlâl edilmez. Dâire-i esbâbı yırtıp çıkmayan ve te’sîrinden kurtulmayan bir rûh, vahdetü’l-vücûddan dem vursa, haddinden tecâvüz eder. Vahdetü’l-vücûddan dem vuranlar, Vâcibü’l-Vücûd’a o kadar hasr-ı nazar etmişler ki, mümkinâttan tecerrüd ederek yalnız bir vücûdu, belki bir mevcûdu görmüşler.
Evet, delîl içinde netîceyi görmek, âlemde Sâni‘i müşâhede etmek, tarîk-i istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil-i ekvânda cereyân-ı tecelliyât-ı İlâhiyeyi ve melekûtiyet-i eşyâda sereyân-ı füyûzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâtta tecellî-i esmâ ve sıfâtı
SAYFA 245
yalnız zevken anlaşılır birer hakîkat iken, dıyk-ı elfâz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye ta‘bîr ettiler. Ehl-i fikir, o hakāik-i zevkiyeyi nazarın mukāyesesine sıkıştırdığından, çok evhâm-ı bâtılaya sebeb oldu.
Madde-perver hukemânın ve zaîfü’l-i‘tikād ehl-i nazarın vahdetü’l-vücûdu ile evliyânın vahdetü’l-vücûdu tamâmen birbirinin zıddıdır. Beş cihette fark vardır.
Birincisi Muhakkikîn-i sofiye, Vâcibü’l-Vücûd’a o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ve ehemmiyet vermişler ki, Vâcibü’l-Vücûd’un hesabına kâinâtın vücûdunu inkâr etmişler. Hukemâ ve zaîfü’l-i‘tikād olanlar maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve maddede o kadar müstağrak olmuşlar ki, fehm-i ulûhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, her şeyi maddede görmek, hatta ulûhiyeti maddede mezc etmek, hatta kâinât hesabına ulûhiyetten istiğnâ etmek derecede tarîk-i meslek-i müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi Muhakkikîn-i sofiyenin vahdetü’l-vücûdu, vahdetü’ş-şühûdu tazammun eder. İkincilerin, vahdetü’l-mevcûdu tazammun eder.
Üçüncüsü Birincilerin mesleği zevkîdir, ikincilerin nazarîdir.
Dördüncüsü Birinciler, evvelen ve bizzât hakka nazar ederler. Ve tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzât halka bakarlar.
Beşincisi Evvelkiler Hudâperesttirler. İkinciler hodperesttirler.
(اَیْنَ الثَّرٰی مِنَ الثُّرَیَّا وَاَیْنَ الضِّیَٓاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ)
Tenvîr Meselâ küre-i arz, rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farz olunursa, her biri başka haysiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbetle şemsden bir feyiz alacaktır. Şu hayâlî feyiz ise, ne güneşin zâtıdır ve ne de ziyâsının aynıdır. Hem de ziyânın temâsili ve elvân-ı seb‘asının tesâvîri ve güneşin tecellîsi olan şu gûnâ-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı farazâ lisâna gelse, her biri, ”Güneş benim gibidir veyâhûd güneş benim“ diyeceklerdir. آنْ خَیَالَاتٖی كِە دَامِ اَوْلِیَاسْتْ عَكْسِ مَهْرُیَانِ بُسْتَانِ خُدَاسْتْ
SAYFA 246
Fakat ehl-i vahdetü’ş-şühûdun meşrebi, fark ve sahivdir. Ehl-i vahdetü’l-vücûdun meşrebi, mahv ve sekirdir. Sâfî meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahivdir.
تَفَكَّرُوا فٖٓی اٰلَٓاءِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا فٖی ذَاتِهٖ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْدِرُوا: حَقٖیقَةُ الْمَرْءِ لَیْسَ الْمَرْءُ یُدْرِكُهَا فَكَیْفَ كَیْفِیَّةُ الْجَبَّارِ ذِی الْقِدَمِهُوَ الَّذٖٓی اَبْدَعَ الْاَشْیَٓاءَ وَاَنْشَاَهَا فَكَیْفَ یُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
Nokta’nın ikinci kısmı, haşir ve melâike ve bekā-yı rûha âit olduğundan ve bu hakîkatleri kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz ile Onuncu Söz gāyet parlak bir sûrette îzâh ettiklerinden, onlara havâle edilerek buraya derc edilmedi. Üçüncü Kısım ise On Dört Ders’ten ibâret olup ”Nûrun İlk Kapısı“ nâmıyla ayrıca neşredilmiştir.